haftalık rapor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haftalık rapor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2024 Pazartesi

Sınav Döneminin Başlangıcında Bir Haftalık Rapor

Merhaba.

Siz bu satırları okurken ben -muhtemelen- bir amfide sınav nöbetinde olacağım (klişe açılışlara bayılıyorum). Üç hafta sürecek maraton, öğrencilerin bir kısmı için tatille müjdelenmişken bütünlemeye kalan diğerleriyle birlikte biz, temmuzun sonuna kadar koşturacağız. Okulun en karışık, en yorucu, en yoğun ve kimilerine göre en eğlenceli zamanları. 

Bu yüzden sınav dönemi boyunca yeni bir rapor gelmeyecek. Belki yeni yazı gelebilir. Sınav nöbetleri esnasında insanın düşünmeye bol bol vakti oluyor. Rapor ise temelde o hafta izlediğim, okuduğum, dinlediğim şeylere dayandığından ve sınav haftasında -ne yazık ki- bütün bu eylemler çok azaldığından tekrara düşme tehlikesi içeriyor. Ben de tekrara düşmeyi hiç istemiyorum.

Bir süre nefes alayım. Döndüğümde Gibi bitmiş olacak, konuşuruz. Ben nihayet Terra Nostra'yı bitirmiş olacağım, konuşuruz. Yeni kitaplar ve müzikler keşfedeceğiz, konuşuruz. O zamana kadar kendinize iyi bakın.




20 Mayıs 2024 Pazartesi

Kafası Karışık Bir Haftalık Rapor

 Merhaba.

Dün akşam bir süredir izlemeyi planladığım "American Fiction'ı nihayet izleyebildim. Biraz dağınık bir film, ancak çıkış noktası ve oyunculuklarıyla seyirciyi içine alıyor. Ayrıca -belki bir kısmınız katılmayacak ama- çok hoş bir finali var. Müthiş karizmatik bir isme sahip olan Thelonius "Monk" Ellison'ın edebiyat dünyasına bıraktığı "çılgınlığın" beklemediği sonuçlarıyla mücadele ettiği filme şans verirseniz, pişman olmayacaksınız. Üstelik Jeffrey Wright bütün karizmasıyla ekranı dolduruyor.

Filmin beni düşündürdüğü nokta, seçme ya da seçememe ikilemi. Filmde bir yerde, üç yüz bin (300.000) adet basılan kitabın, peynir ekmek gibi satıldığını ve bir o kadar daha basılacağını duyuyoruz. Yayınevlerinin reklam politikalarının etkisi elbette çok büyük. Kitabın tam olarak piyasaya hitap etmesi ve okura istediğini vermesi de onu, satış konusunda peynir ekmekle yarışır konuma getiriyor. Elbette coğrafya yine durumları etkiliyor. Bizde işler pek böyle ilerlemiyor. En son hangi kurgu üç yüz bin adet basıldı, hatırlamıyorum bile. Ama yine de kitap seçimlerimizi etkileyen bir basım dünyası ve okur çevresinin varlığı aşikar. 

Reklamlara bakarsanız yeni basılan kitapların büyük bir kısmını muhakkak okumamız gerekiyor. Okur tavsiyelerine güveniyorsanız yeni basılan kitapların büyük bir kısmını muhakkak okumamız gerekiyor. Blog yazılarına güveniyorsanız yeni basılan kitapların büyük bir kısmını muhakkak okumamız gerekiyor. Yani kısacası, pek çok kitabı muhakkak okumamız gerekiyor. Peki gerçekten okumamız gerekiyor mu?

Bu blogun çıkış noktası aslında bu soruyla çok ilişkiliydi. Zamanımız dar ve okunacak kitap fazla. "Ne okuyalım? Binlerce kitap arasından okumak için tercih ettiğimiz kitap bizi teselli eder mi?" Bu iki sorudan hareketle kendi okuduklarımı -ama daha çok hakkında konuşmak istediklerimi- yazmaya başladım. Birkaç istisna dışında yeni çıkmış kitaplara pek el atmadım. Bunun ilk sebebi yeni çıkan kitaplar hakkında zaten yazılmasıydı ve inanın, çok iyi yazılar görünce yazmak istemiyordum. İkinci sebebi ise, zaten övülmüş/önerilmiş olan kitabın bir kez daha övülmesine ihtiyaç olmadığını düşünmemdi. Kitleler halinde övülmesi gerektiğini düşündüğüm kitaplar yok mu? Elbette var (öhöm, Terra Nostra). Ama bir süredir her kitabın, özellikle de yeni çıkan her kitabın kitle övgüsüne mazhar olmasının kitap seçim algımı bozmaya başladığını hissediyorum. 

Okumak, nihayetinde kişisel bir eylem. Bir okuma kulubüne dahil olmanız kitap seçimi gibi okuma öncesi ve değerlendirme gibi okuma sonrası eylemlerinizi etkiliyor. Grubun kendisinin, şahsi beğenilerinizi etkilemesini bir kenara bırakırsak aslında yaptığımız son derece yalnızlaştırıcı bir eylem. Belirli bir vaktinizi ayırıp hoşunuza gideceğini düşündüğünüz bir kitaba ayırıyorsunuz. Bu süreç, okumaya başlamadan önce okuyacağınız kitabı bulmaya çalışmanızla başlıyor. Belki yalnızca isminden dolayı iki saniyede kasaya varıyorsunuz. Belki önceden belirlediğiniz kitaplara, hedefine kilitlenmiş bir roketin kararlılığıyla gidiyorsunuz. elki saatlerce geziniyorsunuz, yine de karar veremiyorsunuz. Neticede önemli bir karar vermek üzere olduğunuzu düşünüyorsunuz. Birazdan yeni bir dünyaya adım atacaksınız. Bu açıdan kitap okumayı keşif gibi düşünebilirsiniz. Egzotik canlılarla, topografik garabetlerle karşılaşacağınız, ancak bunlardan memnun olup olmayacağınızı bilmediğiniz yepyeni bir kara parçası. Nelerle karşılacağınızı, karşılaştıklarınızı sevip sevmeyeceğinizi bilemezsiniz. Hatta bazen, adanın diğer ucundan gelen dumanı merak edersiniz de bu nedenle devam edersiniz. Neresinden bakarsanız bakın, bir yandan korkutucu. 

Elbette, sınırlı bir vaktinizi ayırdığınız için hoşunuza gideceğiniz kitapların seçiminde güvendiğiniz insanlara danışmakta fayda var. Herkes bunu yapıyor. Okurluğuna hayran olduğunuz birinin yazdıkları, arkadaş sohbetleri, sosyal medya yorumları vs. faydalanıp iyi kitaplar bulmak hiç de zor değil. Keşfetmek yerine daha önce oralarda bulunmuş bir rehberden tavsiye almak belki daha iyi bir fikir. Ancak şunu düşünün; yepyeni bir kıtaya ayak bastınız. Üstelik kıyıdan biraz uzaklaşınca sizden önce buraya gelmiş olanların izlerini de fark ediyorsunuz. Silinmeye yüz tutmuş, ancak hala orada olan izler. Bir maceranın yaşandığının kanıtı. İnsan heyecanlanıyor.

Tabii bütün okumalar böyle olacak diye bir şey yok. Bazen sadece engin bir denizde yolculuk etmek istersiniz. Bildiğiniz, güvendiğiniz yazar yepyeni eseriyle sizi alsın, yolculuğa çıkarsın, yeni keşfettiği yerleri o alıştığınız diliyle size anlatsın ve sonra sizi tekrar evinize bıraksın. Sadece bunu düşünmek bile insanı rahatlatıyor.

Okumanın güzel yanı da burada yatıyor. Beyaz balinanın peşinde de koşabilirsiniz, Godot'yu beklemeye devam da edebilirsiniz. Üstelik istediğiniz an, tercihinizden vazgeçip yepyeni bir tercihte bulunabilirsiniz. Neticede her zaman bir risk var: Hayal kırıklığına uğrama riski.

Zachary Kanin, New Yorker

13 Mayıs 2024 Pazartesi

Yeni Bir Haftalık Rapor, Son Kez Terra Nostra (Liste İlavesiyle)

Yeni bir haftadan selamlar. Bu aralar bildirileri yetiştirmeye çalıştığım için haftamın ve enerjimin çok büyük bir kısmını yazmaya ayırıyorum. Bu nedenle okuma, izleme, dinleme işleri geri planda kalıyor. Bildiğiniz üzere birkaç haftadır "Terra Nostra " okuyorum, hem de büyük bir keyifle (Korkmayın, bu sefer kitabı çok az öveceğim). Geçen hafta kitabın ilk bölümünü bitirirken "İkinci Ahit" isimli müthiş bölümünü okudum. Feodalizmin çöküş zamanlarında bir senyör, bir saray çalışanı, bir de tüccar arasındaki tartışmayı işleyen bölüm beni net bir şekilde ikna etti. Kitabı, bir zamanlar adı "Genel Kamu Hukuku Dersinde Önerilebilecek Kitaplar" olan, ancak sonradan adını kaybeden listeme eklemeye karar verdim. Hem bu vesileyle, bir süredir yapmak istediğim, listeyi güncelleme işini de halledebilirim. Listenin ilk hali şu şekildeydi:

Listenin tamamlandığı gafletine düştükten sonra zamanla birkaç eser daha burada yer alma konusunda beni ikna etti. Robert Graves'ten "Ben, Claudius"; Monika Maron'dan "Uçucu Kül", Şevket Süreyya Aydemir'den "Suyu Arayan Adam", Dag Solstad'tan "Lise Öğretmeni Pedersen'in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasi Uyanışa Dair Anlatısı", Sophie Mackintosh'tan "Mavi Bilet", Hilary Jordan'dan "Uyandığında", Marlen Haushofer'dan "Duvar" ve Ursula K. Le Guin'den "Karanlığın Sol Eli", listeye Terra Nostra'dan önce giren diğer kitaplar oldu. Şimdilik son eser olan Terra Nostra ile listeyi kapatırken birtakım uyarılarda bulunmam gerektiğini fark ediyorum.
Liste, her liste gibi sübjektif. Tamamen benim okurken büyük keyif aldığım ve hukuk öğrencilerinin okumaları gerektiğini düşündüğüm kitaplardan oluşuyor. Elbette akla ilk gelen kitapları (Dava, öhöm) almak istemedim. Hukukla ilişkisi biraz daha silik olabilen, belki bu ilişkiyi aratacak kadar silik birkaç  kitap varken geleceğin hukukçularına belirli bir bakış kazandıracağını düşündüğüm kitaplar da var. Örneğin, "Biçem Alıştırmaları" gibi deneysel bir metin "şimdi hukukla ne alaka?" diye düşündürebilir. Ancak bir hukukçu metinlerle haşır neşir olacaksa -ki olacak-, bu kitabı da okuması gerekli, diye düşünüyorum.

Listede bolca bilimkurgu ve distopya var. Eğer bu tarz kitaplardan hoşlanmıyorsanız, üzülmeyin. Listede farklı kitaplar yine de ilginizi çekebilir. Bu tarz kitapları seviyorsanız, sizin için hoş bir seçki olacak. Özellikle feminist distopyalar, daha önce üzerine eğilmediğiniz konularda sizi, çok önemli tartışmalara çekebilir. Katherine Burdekin, Ursula K. Le Guin, Sophie Mackintosh, Hilary Jordan ve Marlen Haushofer'ın liste içinde bir liste olarak düşünebilir, ayrıca okuyabilirsiniz.

Kitapların mekan ve zaman aralığı da hoşuma gitmedi değil. Ortaçağ'dan itibaren hemen hemen her döneme ilişkin bir kitap var. Bununla beraber, Milli Mücadele dönemi Anadolusu'na Nazi Almanyası'na, Sovyetler Birliği'ne, İskandinav ülkelerine gitme şansına sahipsiniz. Çok uzak bir gelecekte, çok başka dünyalarda geçen müthiş bir seri dahi var. Listeyi oluştururken buna pek dikkat etmemiştim ancak çeşitlilik, iyi olmuş. 

İki öykü, bir tiyatro metni, bir OuLiPo metni, bir de kurgu-kurgu dışı birlikteliği içeren metin dışında kitaplar, görebileceğiniz üzere hep roman. Kimisi kolay okunur, kimisi ise biraz dikkat ve uğrş gerektirebilir. Hepsini okumak size kalmış, listeden birkaç kitap bile yeni okurlarla tanışsa benim hedeflerim gerçekleşmiş demektir.

Peki bu kitapları okuyunca ne olacak? Daha iyi bir hukukçu mu olacaksınız? Elbette, tek başına bu kitaplar sizi daha iyi bir hukukçu yapmayacak. Ancak şunu temin edebilirim, bu kitapları okuduktan sonra, okumadan önceki halinizden daha kötü bir hukukçu olmayacaksınız, olamayacaksınız. Zaten önemli olan da bu değil mi?

6 Mayıs 2024 Pazartesi

Terra Nostra'yla Devam Eden Bir Haftalık Rapor

Biliyorsunuz, bu aralar Terra Nostra'yı büyük bir keyifle okuyorum. Bu satırları yazmaya başlamadan önce de "Vakanüvis" isimli bölümünü okudum. Yazarların farklı eserleri satır aralarına yerleştirmelerini, özellikle de ufak bir sürprizle bunu yapmalarını seviyorum. Bu bölüm de belki kitabın en iyi bölümü değil, ancak okuru iz peşinde koşturan iyi bir bölüm. Vakanüvisin kimliği konusunda takip etmenizi istediği ipuçlarını bırakıp bir yandan hikayesini anlatıp, bölüm sonunda artık bir kimliğe sahip olduğunu düşündüğünüz vakanüvisin kim olduğuyla (ya da olmadığıyla) sizi uğurluyor. Kitabın alametifarikalarından biri olan şaşırtıcılık, bu bölümde zirve noktalarından birini görüyor.

Bu epik anlatı, okurdan bütün dikkatini yalnızca ona ayırmasını istiyor. Yorgunluk, dikkat dağınıklığı, kafa sesleri vs. dinlemiyor. Okur, bir anlığına dalıp zihnindeki o kısa yolculuktan dönünce ne okumakta olduğunu karıştırabiliyor. Kim kimdi, neredeydik, ne oluyordu? Hepsi, bir pamuk ipliğine bağlıymışçasına ilerliyor. Üstelik bu pamuk ipliği yalnız değil, bir yumak halinde önünüzde duruyor. Okuduğunuz bölüm hangisiyse bu yumaktan farklı bir iplik çekiyorsunuz. Kulağa biraz zor geliyor değil mi? Özellikle birkaç hafta önce artık dikkatini eskisi kadar toplayamayan bu dostunuzu düşündüğünüzde...

Başta çok zorlandım. Kitabın içine girebilmek, takip edebilmek, ipliklerin ucundan tutabilmek için ciddi çaba sarf ettim. Karakterlerin kim olduğunun yazılı olduğu ilk sayfalara döndüm. Yorgunken, dikkatim dağınıkken, telefonla uğraşmak istediğim ayan beyan ortadayken kitaba hiç bakmadım. Yalnızca hazır olunca başına oturdum. Bunca çabanın ardından biraz olsun kapıyı aralayabildiğimi umuyorum, daha iyimser bir tabirle "düşünüyorum." Hala, kitabın nereye varacağına dair bir tahminim yok, hala bazı karakterleri okurken ufak bir kafa karışıklığı yaşıyorum. Ama biliyor musunuz? İnanılmaz keyif alıyorum.

O yüzden bu haftayı pek bir şey yapmayarak geçirirken çok da canım sıkılmadı. Bir bildiri sunacaktım, ona hazırlandım. Bir tam metin hazırlığına giriştim. Gelen birkaç idari işi hallettim. Bunları böyle anlatmak bana da size de sıkıcı gelebilir. Ancak farklı bir şey oldu, bu işleri yaparken arka planda "Terra Nostra"yı düşündüm. Tuhaf tuhaf rüyalar görmemin bir numaralı sebebi, okuma iştahımı kabartan o sert lokma, bir an önce okumak istediğim birkaç kitap sırada beklemesine rağmen, acele etmeden, belki bir-iki bölüm okuduğum, doyunca bıraktığım nefis eser.

Birkaç hafta daha sadece "Terra Nostra"dan bahsetsem sıkılmam, eminim. Ama şimdilik sizi kitabın İspanyolca baskısındaki kapağıyla bırakıp diğer kısma geçiyorum.

Hala takip ediyorsanız burada her hafta "Gibi"nin beşinci sezonunu ne kadar övdüğümü biliyorsunuzdur. Dizinin en iyi sezonu olmaya her geçen bölümüyle daha çok yaklaşıyor. "İrade" ile bir adım daha attı. Sezon bitip yeniden izleme zamanı gelince, bölümler arasındaki ufak göndermelere biraz daha dikkatli bakıp ne kadar tamam bir sezon olduğunu bir kez daha göreceğimizi düşünüyorum. O zamana kadar, online (ama aslında genel olarak) toplantıların zararları üzerine düşünün. Çünkü bir ara toplantılar üzerine yazacağım.

Bitirirken iyi bir şarkıyla veda edeyim. Görüşürüz.
https://www.youtube.com/watch?v=ugWtuTmiGLM

28 Nisan 2024 Pazar

Terra Nostra'yla Başlayan Bir Haftalık Rapor

Geçtiğimiz hafta bir deli cesaretiyle Carlos Fuentes'in anıtsal eseri "Terra Nostra"sına başladım. Açıkçası uzun bir süredir gözüm kesmiyordu. Ancak yerine başka bir kitap seçmekte zorlanınca "artık zamanı geldi" diyerek başladım. 


Gerçi birkaç sayfa okuduktan sonra kararımın doğru olup olmadığını sorgulamaya başladım. Görece daha kısa kitaplar okuduğum bu dönemde, üstelik kitap fuarı da yaklaşmışken (siz bu yazıyı okurken başlamış olacak) gerçekten bu maceraya girişmek istediğimden emin olamadım. Yine de kitabın lehine yapılmış yorumlar çok büyük bir sevgi selini gösterdiğinden şans vermeye devam ettim. İkinci bölüme geçmem yetti. Bir boşluğum olsun da kitaba döneyim diye bekler hale geldim. 

Kitabın henüz hala çok başındayım. O yüzden karakterlere, olaylara, ileride neler olacağına tahmin yürütmek için çok erken. Yalnızca, müstesna bir eserle karşılaşınca hissettiğiniz o duyguyu yaşıyorum. Bir anda karşınıza çıkan bir cümle, ana hikayenin gerisinde kalan ufak bir hikayecik, karakterin tasvirinde kullanılan bir sıfat... "Ben şu an iyi bir eser okuyorum" dedirtiyor. 

Daha önce uzun romanlar okumak üzerine kısaca yazmıştım (tık tık). Bir yıl önceki o yazıda uzun romanlar okuyamamamın nedenlerinden birinin odaklanamamak olduğunu yazmışım. Geçen hafta da odaklanamamak üzerine yazdım. Bu hafta da bu sorundan bahsediyorum. Gördüğünüz üzere problemlerimi çözme kabiliyetine sahibim. Ama konumuz bu değil. İleride bu sevgim devam eder mi bilinmez, ancak kitabı sonuna kadar okuyacağım. Keyif almaya devam edeceğimi düşünüyorum. 

Bu aralar ağzımda ekşi bir tat bırakan eserlerle pek karşılaşmadım. Çok ufak bir çevrede, az bir zaman aralığında sınırlı sayıda esere vakit ayırabilmem bunun en büyük sebepleri. Rahatsız olduğumu söyleyemeyeceğim, her hafta beklediğim Gibi'nin "Şadan" bölümünden de keyif almaktan memnunum. Shogun'un sessiz sedasız final yapmasından da memnunum. Her ne kadar bıraktığı boşluğu dolduracak bir eser bulmak zor olsa da birkaç aday var. İkinci sezonu gelen ancak henüz başlamadığımız Prens, en büyük aday. 

Bu hafta bir video, bir de kanal tavsiyesiyle geliyorum. Öncelikle videoya şuradan ulaşabilirsiniz. Outdoor Boys kanalının bu çok izlenen videosunda dört saatte bir kar sığınağı yapılıyor. Karda kalmayı sevmem, kışdan da pek haz etmem ancak insan, böyle yetenekli insanları görünce özeniyor. Ne yaparlarsa yapsınlar, ilham veriyorlar. Yeterli ekipmana sahip olmasam da teoride bir kar sığınağını nasıl yapabileceğimi biliyorum. Pratikte bunun işe yaramayacak olması ve muhtemelen ya sığınağı yapmaya çalışırken yorgunluktan ve soğuktan ya da hasbelkader sığınağı tamamlarsam sığınağım üzerime çökmesi nedeniyle öleceğimi biliyorum. Ama yine de teoride bunu yapabileceğimi düşünmek, çok da sağlıklı olmasa da bir özgüven veriyor. 

Önereceğim kanal ise bir yemek kanalı. Ben kendilerini helva videosuyla tanıdım. Tarihin farklı dönemlerine ait yemek tariflerini denerken bir yandan da o yemeğe ve döneme ilişkin sohbet ediliyor. Mizah da fena değil.

Rapor bu şekildeydi, haftaya görüşürüz. 

22 Nisan 2024 Pazartesi

Odaklanma Üzerine Bir Haftalık Rapor

Günaydın.

Bir Youtube kanalından bahsederek başlamak istiyorum: Acepe. Bu kanala ilk olarak canım eşimle çalışırken ne dinleyeceğimize karar veremediğimiz o klasik anların birinde denk geldik. "Stoacı Ambiyans Müziği" adı verdiği, her başlığında ayrı bir motivasyon cümlesinin yer aldığı birer saatlik parçalarında, esasında çok da numara yok. Tekrar eden temposuyla odaklanmanıza yardımcı olduğunu iddia ediyor. Yalnız videoların isimleri gerçekten insanı motive ediyor: "Yağmurda dövüşeceksen fırtınada antrenman yap" gibi bir başlıkla karşılaşınca insan önce şaşırıyor, sonra ister istemez merak ediyorsunuz. Bu merak ve biraz da şakayla tıkladığımız videodan sonra kanalda bolca vakit geçirdim. Hatta birkaç haftası sürekli olmak üzere, şu anda aralıklarla çalışırken arka plana açıyorum. Dikkatim, artık eskisi kadar olmadığı için, en azından diyorum, şarkı bitene kadar dikkatimi vererek çalışayım. İlginç bir şekilde işe yarıyor.

Ah, ah! Eskiden böyle miydim? Üniversitede bir oturdum mu, ufak molalar dışında, saatlerce çalışabilirdim. Şimdi bırakın saatlerce çalışmayı, yalnızca bir (1) (BİR!) saat verimli çalışabildiğimde mutlu oluyorum. Bir saat odaklanabilmem için de arkada müzik çalıyor olması gerekiyor, halbuki eskiden kütüphaneleri bile gürültülü bulduğum olmuştu (Kütüphanelerde verimli çalışmak isteyenlere hızlı bir tavsiye: Bir tıp öğrencisinin yanına oturun. Ben hayatımda bu kadar moral bozucu bir durum deneyimlememiştim. Özellikle kendinizi iyi çalışan biri olarak görüyorsanız bir tıp öğrencisinin yanına oturun ve o mola verene kadar mola vermemeye çalışın).

O odaklanma gücünün nerede koptuğunu düşünüyorum. Mezun olur olmaz kaybetmedim o gücü, çünkü yüksek lisansa hazırlanırken veya yüksek lisans sırasında da odaklanabildiğimi anımsıyorum. Dilimden düşürmediğim, hatta yaptığım süreden daha uzun süre hakkında konuştuğum kısa avukatlık maceramdan şüpheleniyorum. Telefonlar, müvekkil adaylarıyla görüşmeler, toplantılar, duruşmalar, icra dairesinde bekleyen işler vs. bir dilekçeye odaklanmamı engelliyordu. İşte burada yavaş yavaş kaybetmiş olmalıyım. Çünkü yüksek lisans tezini yazmak için işi bırakınca, tezin başına oturmak o kadar zor olmuştu ki gün içinde salon-yatak odasını arasını defalarca değiştirmem gerekmişti. Gerekçem de şu çok basit, ancak kendimi kandırmaktan başka işe yaramayan şu gerekçeydi: Tebdil-i mekan da ferahlık vardır. Böyle böyle kandırdım işte kendimi. Koltuktan, yemek masasına, oradan yatağa, en son tekrar çalışma masasına... Heba oldum.

İşin tuhafı o zamanlar henüz bu gücün kırıntıları duruyordu. Tükenmeye yakındı ancak oradaydı. Ben de belki gücümü toplayabilirim diye uğraşıyordum. Kimi güzel kitaplar, romanlar, diziler, filmler ve benzer işlerle odaklanma problemi yaşamadan ilgilenebiliyordum. "Her Yerden Çok Uzakta"yı ilk okuduğum zamanı hatırlıyorum. Elimden bırakamamış ve bir günde bitirmiştim. Bulunduğum mekandan soyutlandığımı, soluksuz kaldığımı ve kitabın beni hoş bir baş ağrısıyla uğurladığını hatırlıyorum. Geçen hafta tekrar okudum. Yine mekandan soyutlandım, soluksuz kaldım, bitirince tatlı bir baş ağrım oldu. Ancak bu sefer kitabı bitirmem üç gün sürdü.

Bir önceki paragraftan sonra kolaya kaçıp "canım, demek ki kitap o kadar da iyi değilmiş, abartmışım" diyebilirim. Aradan geçen yıllarla beraber değiştiğimi söyleyebilirim. Değiştim, o kısım doğru. Ancak bu kitaptan aldığım zevki azaltmadı. Hala Le Guin'in en iyi işlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Her okumamda ayrı noktalarına hayran kalıyorum. Değiştim, çünkü artık o odaklanma gücüm yok. En iyi eserlerde bile -ki haftalık raporlara bakarsanız, yakın zamana kadar hoşuma giden pek çok kitap okudum- birkaç sayfa okuduktan sonra dikkatim dağılıyor. "Gibi"nin muhteşem devam eden sezonunun ilk "eh işte"lik bölümü "Leopar Ve"yi izlerken de on dakika sonra dikkatim dağıldı, birkaç dakikalık kısmı geri almak zorunda kaldım. Hatta "Shogun"un müthiş dokuzuncu bölümünde bile bir gidip geldim. Bazen çalışırken kendimi satırları takip ederken yakalıyorum, halbuki zihnimde bambaşka bir gündem var.

Sağlıklı değil, hiç sağlıklı değil. Bir şeye tamamen kendimi vermek, bütün dikkatimi o an neyle uğraşıyorsam ona hasrederek saatlerin gelip geçtiğini bilmemek, tükenmiş bir halde masadan kalkmak istiyorum. Bunu herhangi bir dış yardım almadan yapmak için öncelikle uzun bir çalma listesi deneyeceğim. Hafta sonu biraz bu konu üzerinde düşündüm. Eğer durumumda kayda değer bir iyileşme varsa önümüzdeki hafta okursunuz. Eğer okumazsanız, lütfen, bana da konu hakkında soru sormayın.

Şimdi gitmem lazım, bir sunum ve ders notu hazırlamam lazım. 

Satır aralarında haftamın nasıl geçtiğini görebiliyorsanız, o yüzden rapor yazma rutinine devam ettiğim konusunda kendimi iyi hissedeceğim.

(Bitirirken not: İlk paragrafın neden "İki Yana Yasla" komutuna uymadığını bilmiyorum. Yazının herhangi bir başka yerine yapıştırılınca sorun olmuyor, ancak ilk paragrafta katiyen düzelmiyor. Kendimi iyi hissetmeye devam edeceğim, ancak bu ufak sorun ufak bir çizik attı.)

14 Nisan 2024 Pazar

Badem'in Dönüşü (Rutin Üzerine Bir Haftalık Rapor)

 6 Ocak'taki yazımda (tık tık) evdeki misafirimizden, Badem'den bahsetmiştim. On beş ayın ardından bir kez daha bizimle. Rutinini koruyor, yine erken uyanıp ve uyandırıp ihtiyaçlarını gideriyor. Suyunu ve mamasını verdikten sonra teşekkür etmek için bacaklarıma sürtünüyor ve göbeğini sevmeme müsaade ediyor. Ardından odaya, benim bıraktığım boşluğa dönüyor. Acıkana kadar uyuyor, doyunca tekrar uyuyor. Akşamları çok az oynamak istiyor, ama çok az. Çünkü birazcık formundan düşmüş.

Formdan düşmesinin yegane sebebi yaş mamaya olan düşkünlüğü. Ama bizim evi onun için bir rehabilitasyon merkezi olarak düşünebiliriz. Bütün şirinliklerine, şaklabanlıklarına, sinirlenmelerine ve protestolarına (mutfaktaki IKEA poşetini küçük patisiyle yumrukluyor) rağmen yalnızca alması gerektiği zaman, alması gerektiği miktarda yaş mama alıyor. Bu durum da onun için yaş mamayı daha da değerli hale getiriyor. Mamayı koyduğumuz çay tabağının tezgaha koyduğumuzda çıkan sesi duyup, o an her neredeyse koşup mutfağa geliyor. Biraz koşmuş olması bir avantaj, çok kısa süren bir spor diyebiliriz.

Evdeki varlığı ortamı gerçekten değiştiriyor. Bu aralar Marlen Haushofer'in "Duvar" isimli romanını okuyorum. Baş karakterimiz ormanda, bir köpek, bir kedi ve bir inekle kalıyor. Hayvanların varlığı, onun da yaşantısını değiştiriyor. Bir rutine bağlanmasını kolaylaştırıyor. Her gün onlarla ilgilenmek zorunda, onları düşünmek, iyi olmalarını sağlamak zorunda. Kedi, bu açıdan biraz daha ilgiden bağımsız. Akşamları çıkıp ormana gidiyor, sabaha karşı uyumak için dönüyor. Ancak istediği zaman kendisini sevdiriyor. İstemediği zamanlarda huysuzlanıyor. Badem pek öyle değil. O daha çok kayıtsız kalıyor. Öpüyorsunuz, seviyorsunuz, kucaklıyorsunuz. Bitmesini bekliyor. Çok rahatsız olursa kalkıp iki adım ileriye yatıyor. 

Bu bağımsızlık hoşuma gidiyor. Onun da kendince bir rutinin olması, evdeki diğer canlıya hiç bulaşmadan (ya da olabildiğince az bulaşarak çünkü hala sabahları alarmdan önce uyandırıyor) bu rutinini sürdürmesi beni mutlu ediyor. Kendi rutinim veya diğer insanların rutinleri üzerine düşünürken Badem'in ve aslında diğer hayvanların rutinlerine şahit oluyorum. Duvar'da köpek Vaşak, her gün yürüyüşe gitmek istiyor, oynamak istiyor. İnek Bella'nın o karanlık ahırda tek başına geçirdiği saatlere karşılık her sabah aynı saatte sevilmesi, sağılması ve ilgilenilmesi gerekiyor. Hava güzelse dışarıda vakit geçirmek istiyor.

Robinson Crusoe'nun böyle olduğunu hatırlamıyorum. Orada her şey mekanik. Bir rutin elbette var, ancak bu sadece Crusoe'nun rutini. Mahsur kaldığı adayı dönüştürmek amaçlı, çevrenin rutinini ele geçiren bir rutin bu. Daha duygusuz, hedef odaklı. Halbuki Badem'in bir amacı varmış gibi durmuyor. Son derece ciddi bir ifadeyle patisini yalayıp yüzünü temizlerken bir anda yatağın üstündeki tokaya gidiyor. Onu yataktan atıp peşine düşüyor. Sonra pencerenin önüne yerleşip kuşları izliyor. Her gün temizleniyor, oynuyor, kuşları izliyor. Keyif alıyor gibi görünüyor.

Duvar'ı bir robinsonat olarak düşünemiyorum. Farklı gerekçelerim var, ama rutin üzerine, Robinson ile Duvar'ın baş karakterinin rutini üzerine düşününce, bir benzerlik göremiyorum. İki karakter de tecritte, iki karakter de doğaya karşı mücadele ediyor, iki karakter de bir düzen kuruyor, kendi rutinlerini inşa ediyor. Ancak Robinson her zaman kurtulacağı umuduna sahip. O yüzden kurtuluşuna kadar geçen zamanı modern bir insan olarak bir amaç peşinde değerlendiriyor; adayı dönüştürmek. Duvar'da ise baş karakterimiz bu umuttan yoksun. Ancak bu umudun eksik bıraktığını sevgiyle dolduruyor. Rutini, hayatta kalmak üzerine, evet ama hayatta kalma isteğinin sebebi kurtuluş umudu değil. Başına gelen olaydan sonra, henüz ilk haftada, kurtulamayacağını düşünmeye başlıyor. Devam edebilmesinin sebebi, hayvanlara olan sevgisi. Yataktan çıkmakta dahi zorlanacak kadar yoğun depresyonda olduğu zamanlarda bile rutinine döndüren, ona ihtiyacı olanlara duyduğu sevgi.

Robinson modern bir insan, daha amaç odaklı. Duvar'daki baş karakterimiz ise modern bir dönemde yaşıyor olmasına rağmen Robinson kadar modern değil. Doğada, bir modern insan olarak bulunmuyor. Orayı dönüştürüp "modernleştirmiyor." Doğanın rutinine uyum sağlamaya çalışıyor. Kaçış yolu aramıyor, kurtuluş umudunu geride bırakıyor, mevsimlerin döngüsüyle hayatını ve ona bağlı olan hayatları idame ettirmeye çalışıyor. 

(Bu paragraftan sonra sizin asla fark edemeyeceğiniz bir beş dakika geçti. Badem'e bakmaya gittim. Uyuyor.) 

Rutin peşinde koşarken yazmaya başladığım bu rapora da farklı bir gözle bakıyorum artık. Yine Gibi izledim, Shogun izledim. Jean-Louis Fournier'in "Otopsim"  isimli eğlenceli romanını bitirdim. Şimdi hala "Duvar"ı okuyorum. Bir de size harika bir kanal tanıtmak istiyorum: Ultravclet. Harika dinleme listelerine sahip bu kanal yakında yeni listeler yapmaya son verecek, çünkü kanal sahibinin bir çocuğu olmuş ve vaktini çocuğuyla geçirmek istiyormuş. Ultravclet'in çalma listeleri, o artık bambaşka bir rutine geçerken, rutininize keyifli bir ekleme. Kaçırmayın. (Son çalma listesinden başlayabilirsiniz.)

Bu hafta böyleydi. Farklı oldu. Çünkü içimden böyle geldi. 

Rutininize dikkat edin.

8 Nisan 2024 Pazartesi

Haftalık Rapor 12

Merhaba.

Yaklaşan bayramınızı içtenlikle kutlarım. Umarım sevdiklerinizle güzel, mutlu, keyifli bir bayram geçirirsiniz. Bu satırları yazarken kötü bir baş ağrısından muzdaribim. O yüzden biraz dağınık, çokça özensiz ve karışık yazmamak için uğraşmam gerekiyor, mazur görün. Daha uygun bir zaman bulamadım.
Neyse efendim, geçen haftanın raporu için buyurun.

Ne Okudun?
J. J. Rousseau dersi için hazırlıkla geçen bir haftaydı. Ders notlarını düzenlemek için farklı kaynaklara başvurdum. Gerçi ben olsam, bayram tatilinden önceki son derse gelmezdim. Ama sonuçta verimli ve -bence- keyifli bir dersi geride bıraktık. 
Hazırlıklar dışında ne okuyacağıma karar vermekte zorlandığım bir haftaydı. Birkaç arka kapak incelemesinden sonra ise Carlos Fonseca'nın "Cenup" isimli romanına başladım. "Ekolojik roman" olarak tanımlanan eser, izler hakkında. Kültürlerin, dillerin, insanların bıraktığı; silinen, silinemeyen; geri döndürülen, geri döndürülemeyen izler; farklı izlekler etrafında okuyucuya sunuluyor. Özellikle kaybolacak bir kültürün son temsilcisi olmak üzerine söylediği sözler, kitabın farklı üslubuyla daha da güzelleşiyor. Baş karakterimiz Julio'yla beraber siz de izleri takip edebilir, bir dilin ne zaman kaybolacağı üzerine düşünebilirsiniz.

Ne İzledin?
Bu hafta daha çok ders notu düzenlemek için okumakla geçtiği için hikaye ihtiyacımı daha çok izleyerek gidermeye çalıştım. Undone, yavaş temposu ve kısa süresiyle yemeklerime eşlikçi olurken canım eşimle Shogun'da güncele yetişmemize az kaldı. Hem hikayesi hem de Hiroyuki Sanada başta olmak üzere oyunculuklarıyla (ilk bölümlerde çok bağırsan da sen de iyisin Cosmo Jarvis) bittiğinde üzüleceğimiz bir seri olarak devam ediyor.
Bittiğine (ara verdiğine demek daha doğru) üzüldüğüm diğer bir dizi, sezon finali olduğunu bölümü izledikten çok sonra fark ettiğim Invincible'dı. Açıkçası, genel kanının aksine ikinci sezonu beğendim. Elbette ilk sezonun yanına yaklaşamaz. Nitekim hikaye açısından ilk sezon, hayatımızda birkaç defa karşılaşacağımız bir deneyim yaşatıyordu. İlk bölümün o meşhur bitişiyle başlayan ve bunun üzerine inşa ettiği sezonu, acımasız sezon finaliyle farklı bir noktaya taşıyordu. İkinci sezonun ilk sezonun şaşırtıcılığını taşıyamacağı açıktı. Sezona bu beklentiyle başlamak daha iyi olabilirdi. Ama işte hem dördüncü bölümde saçma bir şekilde verilen sezon arası hem de sezon boyunca devam eden ağır tempo ikinci sezona dair algıları olumsuza yöneltti. Mark'ın sezon boyunca yaşadığı bocalamaları izlemeyi sevdim. Ancak belli ki çok daha büyük olan hikaye, sezon boyunca yalnızca 1-2 adım ilerleyebildi. Dizinin devam etmesinin istendiği belli, ancak böyle devam ederse gelecek sezonları bekleyecek çok az kişi kalacak.
Eleştirilerin yöneldiği bir dizinin ardından övgülere sahip olması gereken diziye geçelim. Tahmin ediyorsunuz, belki de övgüleri okumaktan sıkıldınız. Hatta biraz abarttığımı da düşünmeye başladınız. Ama Gibi, beşinci sezonuyla bambaşka bir seviyede ilerlemeye devam ediyor. Beş haftadır bu minvaldeki yorumlara devam edebiliyor olmak, dizinin şu anki çıtasını gösteriyor. Bu haftanın bölümü "Böbrek Taşı" da sezonun -şimdilik- en uzun ve -yine şimdilik- en komik bölümü.

Ne Dinledin?
Queens of the Stone Age dinlemeye hız kesmeden devam ettiğim bir haftaydı. Grubun müthiş albümü "Songs for the Deaf" ve albümün hitlerinden "Go With The Flow"u (tık tık) defalarca dinledim. Bir kere dinleyin, sonra zaten istemsizce mırıldandığınızı fark edeceksiniz.

Rapor bu şekildeydi, haftaya görüşürüz.

31 Mart 2024 Pazar

Haftalık Rapor 11

Merhaba.

Bu hafta şikayet etmek yok. Bir süre de şikayet etmem gibi duruyor. Yepyeni bir ay, yepyeni bir dönem. Mutluyuz. Sizler de mutlusunuzdur umarım. 
Neyse efendim, geçen haftanın raporu için buyrun.

Ne Okudun?
Tamamlanmış bir bildiri ve hazırlanmış bir ders notuyla haftayı tamamlamanın mutluluğunu yaşıyorum. Bu hafta yeni bir bildiri metni yazılacak, ders için hazırlanmaya devam edilecek ve bambaşka bir konuda farklı bir hazırlığa girilecek. Enerjimiz yerinde, havalar güzel, ağzımızın tadı var (Akademik metinlerde kullanmaktan imtina ettiğim "biz" diline daha fazla direnemedim. Affedin.)
Luis Sepulveda'nın "Aşk Romanları Okuyan İhtiyar"ı, geçen haftanın ilk kitabıydı. Dupduru bir roman. İnsan-doğa ilişkisini, bir ormanda doğallıkla yolunu bulan bir gezgin gibi rahatlıkla anlatıyor. İnsanın mücadelesini, doğayı değiştirme çabasını ve doğanın buna cevabını kısa sayılabilecek bir metinde böyle başarıyla anlatabilmek önemli bir meziyettir.
Bu haftanın diğer eseri B. S. Johnson'ın "Christy Malry'nin Dünyayla Hesabı" romanıydı. Konusuyla, yazım tekniğiyle, hoş ve zeki mizahıyla kitaba hayran kaldım. 50 sene öncesinde böyle modern bir roman yazılmış olması, şu an bile bu kitaba yaklaşabilen tuhaflık ve yetkinlikte roman okuyamadığımız düşünüldüğünde insanın tadını kaçırıyor. Hani bir kitap okursunuz, kitap o kadar iyidir ki tadınız kaçar. Bilirsiniz ki bir daha buna yakın bir kitap zor yazılır. Hele siz de biraz yazıyla ilgileniyorsanız ve kendi yazdıklarınızla okuduğunuz bu kitabı karşılaştırıyorsanız, iyice umutsuzluğa saplanırsınız. İşte Johnson'ın eseri, insanın moralini bozacak kadar iyi bir kitap.
Bu satırları yazdığım anda ise elimde yeni bir kitap yok. Haftanın ne getireceğini göreceğiz.

Ne İzledin?
Bir hafta daha, "Üç Cisim Problemi"ne başlamadan bitti. Bu hafta kararlıydım ama diziyi izlemeye başlamadan dizi hakkındaki incelemelere daldım ve tadım kaçtı. Yani, yine bir ara izleyeceğim ama o ara, ne zaman gelir, işte bu çok zor. Çünkü hala Shogun ve Blue Eye Samurai gibi daha çok beğendiğim diziler, kendilerini izleyeceğim aralığın gelmesini bekliyor.
Bütün bu vakit bulamama problemime karşın yeni bir diziye başladım: Undone. BoJack Horseman gibi özel bir eserin yaratıcısı Raphael Bob-Waksberg'in 2022'de final (?) yapmış eseri. Baş karakterimiz Alma, bir trafik kazasından sonra zamanla farklı bir ilişki kurabildiğini fark ediyor. Konsept ilgi çekici; animasyon tekniği ve kalitesi, başta biraz yadırgatıcı olsa da alışınca göze çok hoş geliyor. BoJack Horseman benim için çok özel bir işti. O yüzden biraz da gecikmeli olarak başladığım bu işten umutluyum. Bob-Waksberg, özellikle yas, acı, üzüntü gibi duyguları çok farklı yerlerden anlatabiliyor. Undone da iki bölümüyle bana farklı bir yerden yaklaştığını gösterdi.
Bununla beraber Invincible ve Gibi kaldıkları yerden -hala- devam ediyorlar. Invincible, sezon finaline keyifli bir aksiyon vaadiyle gidiyor. Hem Mark'ın hem de Allen the Alien'ın bölüm sonunda bulundukları yerler, sezon finalini ilginç bir noktaya taşıyacak gibi duruyor. 
"Gibi ise müthiş devam ediyor." diye yazmışım geçen hafta. Beşinci sezon, dizinin en iyi sezonu olacak gibi duruyor. Şaşırtıcı, çünkü hala, diğer sezonlarda daha komik bölümler var. Ancak yine de farklı, özel bir sezon izlediğim hissinden kendimi alamıyorum. Kahır ve Yokluk gibi izleyenlerin büyük bir kısmına rahatlıkla dokunabilecek bölümlerin varlığı bu hissi yaratıyor olabilir. Hala, sezonun lekesi olabilecek bölümü bekliyorum. Gel iki gözümün çiçeği, sana da razıyım.

Ne Dinledin?
Bir kez daha haftalık keşiften gelen yeni bir şarkı olmadan geçen bir hafta. Ancak çok da mutsuz değilim. Çünkü iyi müzik ihtiyacımı konser kayıtlarından giderdim. Önce Queens of the Stone Age'in Glastonbury 2023'ten müthiş "No One Knows" kaydına denk geldim (tık tık). Bu muhteşem performansın ardından grubun diğer konser kayıtlarını hafta boyunca çevirdim. Herhalde "No One Knows"un stüdyo olsun, konser olsun grup tarafından çalınmış bütün kayıtlarını dinledim. Müthiş şarkı.
Elbette bir de Gibi'nin harika bölümünden kalan güzellik, Yağmurun Elleri var (bir tık tık da buraya). Gibi beşinci sezonuyla başka bir seviyede ilerliyor. Bu şarkı da bunun göstergelerinden biri.

Rapor bu şekildeydi, haftaya görüşürüz.

25 Mart 2024 Pazartesi

Haftalık Rapor 10

Merhaba.
Geçen hafta, iyi eserler sayesinde hayattan kaçmayı başarabildiğimden bahsetmişim. Ne büyük bir yanılgıymış. Hayatın kaçılabilecek bir şey olmadığını bu hafta -bir kez daha- öğrendim. Her günü ayrı bir hafta uzunluğunda geçen bir haftaydı. Sinir, stres, üzüntü, kaygı, öfke, çok az da mutluluk hafta boyunca ziyaret ettiler, sağ olsunlar. Bütün bu duyguları yoğun bir takvimde misafir etmeye çalışmak, günün sessiz saatlerini değerlendirmek için erken uyanmak, bünyemde biraz hasar bıraktı. Bir sis gibi çöken baş ağrısı, bedenimi ele geçirdi; sürekli romantik benzetmeler yapıyor; uzun cümleler kurmaktan kendimi alamıyor; noktalı virgülleri hunharca kullanıyorum. Yardım edin!
Hayat devam ediyor, edecek. O yüzden kendimi tekrar etmeme izin verin: Neyse efendim, geçen haftanın raporu için buyrun.

Ne Okudun?
Tamamlanmamış bir bildiriden daha kötü ne vardır? 
Tamamlanmamış iki bildiri. Geçen hafta yazmam gereken bildiriyi tamamlayamadığım gibi haftanın sonuna doğru bir başka özetimin daha kabul edildiği bilgisini aldım. Kenarda hazırlanmayı bekleyen bir de J. J. Rousseau dersi olduğu için bu hafta da akademik metinler arasında çok gittim geldim. Yine de tam anlamıyla bir akademik metin olmasa da burada yer vermek istediğim bir eser var. Philipp Blom'dan "Cadı Kazanı" isimli kitap, Avrupa Aydınlanması'nı, daha spesifik olarak Baron D'Holbach'ın yemek davetlerine, bu davetin konukları olan ünlü simalarının hayatlarıyla beraber anlatıyor. Diderot, d'Alembert, Rousseau, hatta David Hume gibi ünlü konuklarıyla bu davetler, dönemin Paris'inin entelektüel açıdan merakla izlenen -biraz da korkulan- bir mekanı olmuş. Aydınlanmanın ne olduğunu, biraz da magazine değerek okumak isteyenler için iyi bir kitap.
"Karanlığın Sol Eli" bitti. Hakkında daha fazla ne söyleyebilirim, emin değilim. (Daha önce ne söylediğimi merak ediyorsanız, tık tık) Ardından büyük bir boşluğa düştüm. Haftayı kitapsız geçirmeyi dahi düşündüm. Ancak baş etmem gereken durumlardan dolayı dayanamadım. Edouard Louis'in "Şiddetin Tarihi" romanına başladım ve insanın boğazına bir yumru gibi oturan bu hikayeyi birkaç günde bitirdim. Louis, dümdüz anlatılsa okuru boğabilecek oldukça sert bir meseleyi, son derece başarılı bir anlatım tercihiyle sunmuş. Hikayeyi yalnızca bu anlamsız şiddetin mağduru olan baş karakterimizin ağzından dinlemiyoruz. Baş karakterimiz de bizimle beraber, daha önce anlattığı hikayenin bir başkasına aktarılışını dinliyor. Yine sert, yine insanı geriyor. Ancak iyi bir fikir, şiddetten bunalıp kitabı bırakmanızı engelliyor. 
Haftanın son günü elimde bir başka kitap var, Luis Sepulveda'nın "Aşk Romanları Okuyan İhtiyar"ı. Ne kadar güzel bir kitap ismi!

Ne İzledin?
Aslında bu hafta, "Üç Cisim Problemi"ne başlayacaktık. Ancak canım eşim rahatsızlandı, hafta boyunca iyileşemedi. Ben de bir bölüm izleyip bir sonraki bölüme geçmekte isteksiz birisi olduğum için ona beni beklememesini söyledim. Sağ olsun, bütün sezonu bitirdi. Üzerine biraz konuşunca diziye artık o ilk heyecanımla bakamıyorum. Yine izleyeceğim elbette, ama ne zaman olur, bilemiyorum.
Bununla beraber Invincible ve Gibi kaldıkları yerden devam ediyorlar. Invincible, saçmasapan bir sezon planlamasından döndü, bence iyi de döndü. Mark'ın kişisel hayatında bocalamasını, süper güçlerinin bu problemlerinde hiçbir işe yaramamasını, hatta problemlerin esas sebebi olmasını izlemek bana keyif veriyor. 
Gibi ise müthiş devam ediyor. Beşinci sezon, benim için şu ana kadar firesiz devam ediyor. Her bölümünü heyecanla ve bir noktada gelecek olan "sezonun o sıradan bölümünü şimdi izleyeceğim" tedirginliğiyle bekliyorum. Tek bir bölüm, bu sezona leke sürmez, mis gibi sezon.

Ne Dinledin?
Haftalık keşiften elim yine boş dönünce kendi listemle geçirdiğim bir hafta. 

Rapor bu şekildeydi, haftaya görüşürüz.

18 Mart 2024 Pazartesi

Haftalık Rapor 9

 Merhaba.

İyi eserler sayesinde az hasarla atlattığım bir haftanın son gününden yazıyorum. Kaçış edebiyatı tabirini hiç sevmem; ancak bu hafta, gerçekten iyi eserler sayesinde kaçtığım bir hafta oldu. Can sıkıcılıkla çevrelenmişken dünyaya farklı bir pencereden bakmak, pencereyi açıp taze havayı içinize çekmek, içerideki boğucu karanlıktan kaçmam gerekiyordu. Neyse ki bu hafta, bu kaçışı başarabildim. Kimi haftalar, öylesine dibe batıyor, öylesine boğulabiliyorsunuz ki yüzeye çıkmak birkaç hafta sürebiliyor.

Ancak geçen hafta, iyi bir haftaydı. Önümüzdeki haftalar için de umutluyum. Zaten gelip geçen haftalar boyunca bize eşlik eden umudumuz da olmasa yolculuk çok sıkıcı olurdu. Neyse efendim, geçen haftanın raporu için buyrun.

Ne Okudun?

Bu hafta notları bir araya getirip yazmaya başlama haftasıydı. O yüzden parça parça pek çok akademik metne göz attım. Başına oturup okuyabildiğim yeni bir akademik metin yoktu.

Geçen hafta başladığım "Uyandığında" bitti. Zaman bulamadığım için geçen hafta gelmesini umduğum Kontrol Kalemi bölümünü bitiremedim. Notlarımı toparlayıp biraz daha kapsamlı bir yazı hazırlamayı istiyorum. Belki "Mavi Bilet", "Damızlık Kızın Öyküsü" ve "Karanlığın Sol Eli"ni de içeren bir yazı olmalı, ancak bunun önünde iki engel var. Öncelikle "Damızlık Kızın Öyküsü"nü okumam gerekiyor. Daha büyük engel ise "Karanlığın Sol Eli"nin etkisinden kurtulmak ki bu engeli aşmak oldukça zor. Birazdan geleceğiz. "Uyandığında" ise ilgi çekici bir distopik dünyada geçen bir "bildungsroman". Oldukça kuvvetli son sayfalarında biraz daha ikna oluyorsunuz ve son cümleleri okurken Hannah'nın yolculuğunun o aşamasının sonuna geldiğini biliyorsunuz. Bambaşka biri olarak onu selamlıyorsunuz.

"Uyandığında" bittikten sonra önümde iki seçenek vardı: Ya "Damızlık Kızın Öyküsü" okuyacaktım ya da "Karanlığın Sol Eli". İlk seçeneğe daha yakındım. Distopyadan devam etmek istiyordum. Ancak öte tarafta Ursula Le Guin vardı. Uzun süredir okumamıştım, ne okursam iyi bir kitap olacağını biliyordum ve belki de kaybolup yolumu Le Guin'le bulmak istiyordum. Bu yüzden ikinci seçeneği tercih ettim. 

MUHTEŞEM. Kitap hakkında söylenmesi gereken ilk şey bu. Harika bir fikir, müthiş bir anlatım. Bazı alıntılara, kitap bitmeden tekrar tekrar döndüm. Anlatılan katmanlı hikaye, bu hikayenin satır aralarında ve anlatılmayan taraflarında yatan diğer hikayeler, ustanın her zamanki duru anlatımı. Büyük olmaya çalışmadan büyük olmayı başarabilen bir kitap. Bitirmemek içn uğraşıyorum, çünkü bitirdiğimde bittiği için üzüleceğim. Bitirmek istiyorum, çünkü okurken mest oluyorum.

Ne İzledin?

Israrlara daha fazla dayanamayıp Shogun'a başladım. Hatta bu satırları yazmaya başlamadan üç saat önce ikinci bölümünü de izledik. Dizilerin sezon sezon önümüze sunulmasına hala alışamadım. Bu nedenle haftada bir bölüm izlemek, bölüm üzerine düşünmek ve bölümü sindirmek açısından iyi oluyor. Tabii benim gibi hafızası oldukça kötü kişiler için bir hafta bile uzun bir süre; ancak iyi işlerin hafızaya tutunma yeteneği yüksek oluyor. Shogun da iyi bir iş. 

Diğer iyi bir iş ise beşinci sezonuyla dönen Gibi. Sezonun ikinci bölümü "Kahır"ı cumartesi sabah izledim. İnternette gördüğüm ilk yorumlar, bölümün harikalığı üzerineydi. Gerçekten iyi bir bölüm olduğuna ilk birkaç dakikasında, harika bir bölüm olduğuna ise bölümün sonlarına doğru hak veriyorsunuz. Bölümdeki esprileri günlük hayatta kullanmak için sabırsızlanıyorum -buraya yazmamak için kendimi zor tutuyorum, o yüzden hızlıca devam etmek zorundayım-.

Ne Dinledin?

Haftayı yeni bir keşif yapamadan tamamlıyorum. Franz Ferdinand hafta boyunca döndü. Özellikle "Do You Want To", grubun eski ancak eskimeyen o bu güzel parçası, güne iyi bir başlangıç yapmanızı sağlayacak.

Rapor bu şekildeydi, haftaya görüşürüz.

11 Mart 2024 Pazartesi

Haftalık Rapor 8

Merhaba.

Kaldığımız yerden, birtakım değişikliklerle devam ediyoruz. Pazartesi günü için çok ciddi kararlar aldım. O yüzden bu satırları geçmişten yazıyorum. Normalde hafta boyunca ufak tefek notlar alır, pazartesi telefondan ekran saatiyle alakalı bildirim gelince oturup yazardım. Ancak artık farklı işlerle uğraşacağım için notlarımı hafta bitmeden temize çekmem gerekiyor. Siz yine, alışkanlığınızdan kopmayın diye, bu metni pazartesi okuyacaksınız. 

Geçtiğimiz hafta, yurtdışından dönenlerin tutulduğu "karşılaştırma" illetiyle geçti. Perşembeye kadar yoğun ateş, gece terlemesi, sürekli karşılaştırma ve kuru öksürük devam etti. Neyse ki cuma gününün yoğunluğuyla iyileşip kendime geldim. Raporu, sağlığına kavuşmuş birinin taze mutluluğuyla yazıyorum.

Ne Okudun?

Haftaya Zeki Hafızoğulları'nın "Hukuk Öğreniminde Test Mümkün Müdür? Ceza Hukukunda Bir Sınav Denemesi" makalesiyle başladım. Hukuk eğitimi, daha özelde Genel Kamu Hukuku eğitimi, hakkında bir süredir düşünüyorum. Sınav teknikleri de düşündüğüm konular arasında. Makaleyi okumadan önce teste karşı son derece katıydım. Ancak Zeki hoca, testten faydalanılabileceğimizi ve bu faydanın yalnızca artan öğrenci sayısına karşı bir önlem niteliğinde değil, öğrencileri değerlendirme açısından da geçerli olabileceğini savunuyor. Makalenin sonunda  verilen sınav örnekleri, test sınavının tek başına ya da klasik sınavla beraber öğrencinin farklı meziyetlerini ölçebileceğini ortaya koyuyor. Elbette, soruların buna uygun hazırlanması şart. Aksi halde, kolay olsun veya kolayca olsun diye hazırlanan sorularla elbette istediğiniz ölçme niteliğine sahip olmayacaktır. Tabii, amacınız öğrencinin niteliklerini gerçekten ölçmek değilse, boşverin. Test güzel.

Haftanın devamında Rukiye Akkaya Kia'nın "Bir Ders Konusu Olarak Devlet ya da Genel Kamu Hukuku Dersinin Kökenleri" kitabına geçtim. Genel Kamu Hukuku dersinin nasıl anlatılacağı son sınav döneminin büyük etkisiyle temel ilgi alanıma dönüştü. Mevcut yaklaşımımızı sorgulamaya, dersi daha farklı nasıl anlatabileceğimizi araştırmaya başladım. Bir araştırmaya konunun kökeninden başlamak, en doğru yol olarak göründüğü için Rukiye hocanın kitabına başvurdum. Kitap, dersin tarihçesini, farklı ülkelerdeki geçmişini ve dersin önemli hocalarının çalışmalarını ele alıyor. Henüz bizdeki köklerine gelemedim, bu haftanın ödevi de bu.

Haftanın kurgu okumalarında, geçen haftadan kalan "Oscar Wao'nun Tuhaf Kısa Yaşamı"nı bitirdim. Bir fuku'nun (lanet) mahvettiği, eğlenceli, curcunalı bir kitap. Farklı dönemlerden ailenin başına musallat olan lanetin, karakterlerin hayatını nasıl etkilediğini okuyoruz. Lanet kendisini bazen bir politik figür olarak, bazen bir erkek olarak gösteriyor. Oscar da ailesinin diğer bireyleri gibi lanetle tanışıyor, oldukça tuhaf -ve ne yazık ki kısa- yaşamında lanetin neleri etkilediğine tanıklık ediyoruz.

Haftanın sonuna yaklaşırken ise Hilary Jordan'ın "Uyandığında" isimli distopik romanına başladım. Kitap, ABD'nin dini bir rejimle yönetildiği bir gelecekte, suçluların vücutlarının farklı renklere boyanarak cezalandırıldıkları bir infaz sisteminde kürtaj suçu işleyen Hannah'ı anlatıyor. Kitap, hayatına kırmızı olarak devam edecek olan Hannah'ı, pişmanlıklarını, toplumun yeni durumuna bakışını, son derece akıcı bir üslupla işliyor. İkinci yarısından itibaren farklı yollara gireceğinin sinyalini de veriyor. Yazıyı bitirince devam edip hakkında bir "Kontrol Kalemi" bölümü yazacağım. Şimdilik iyi bir distopya olma yolunca ilerlediğini söylemekle yetineyim.

Ne İzledin?

Kararsızlıkla geçen bir haftaydı. Gerçi sonradan bunun kararsızlık değil de, cuma günü gelecek olan "Gibi" için bekleme olduğunu fark ettim. "Shogun" ve "Kuvvetli Bir Alkış" listemdeydi. Hatta Bilge Shogun'un ilk bölümünü izlemeden önce çok ısrar etti ancak içimden gelmedi. Belki pazar akşamına özel bir program yapabiliriz.

Beşinci sezonun ilk bölümü "Sinek", benim Gibi'de sevdiğim her şeyi içeren bir bölümdü. İzleyenler ikiye ayrılmış, ayrılmak için sebep arıyoruz gerçi, ancak ben beğenenler arasındayım. "Sıradan bir olay, beklenmedik bir gelişme ve olayların karışması" şeklindeki formüle tam olarak uyup eczacı muhabbetleriyle güldürüyordu. İyi bir sezon başlangıcıydı.

Ne Dinledin?

İki şarkı arasında dönüp durduğum bir haftaydı. Arctic Monkeys'in "Crying Lighting" şarkısı haftanın tamamında arka planda çaldı. Aslında dile takılacak bir şarkı değil, ancak o kadar güzel ki çok dinleyince ister istemez dilinize takılıyor. Diğer şarkı ise The Killers'ın "Somebody Told Me" isimli teklisi. İşte, ilk dinlemede dile takılıp bir süre nakaratıyla size eşlik edecek bir şarkı.

Rapor böyleydi, haftaya görüşürüz.

Pazartesiden gelen not: Telefonu 56 dakika daha fazla kullanmışım.

4 Mart 2024 Pazartesi

Haftalık Rapor Özel Bölüm

Zaman akıp gidiyor. Geçen hafta bu zamanlar Berlin'de geziyorduk. Müzeleri ziyaret edemeyeceğimiz tek günü dışarıda geçirmeye karar vermiştik. Yürüdük, yürüdük. Checkpoint Charlie'yi, Kreuzberg'i, East Side Gallery'i gördük. Normalde bu satırlara birkaç fotoğraf eşlik edecekti. Bilge'nin çektiği, buraya koymak için özenle seçtiğim fotoğrafların olduğu telefonumu cumartesi gecesi kırdığım için -birazdan o kısma da geleceğiz- sizi yalnızca bu satırlarla karşılayabiliyorum. Gerçi zaten bu yazının da bir Berlin rehberi olma ihtimali yok. Ancak normal bir hafta da olmadığı için, biraz rutinden çıkarak bu hafta özel bir haftalık rapor yazmak istedim. Karşınızda geçen haftadan birkaç not.

(Bütün rutini terk etmiyoruz tabii. Ekrana bakma sürem muhtemelen uzundu, çünkü Google Maps'te bolca vakit geçirdiğim bir haftaydı.)

Ne Yaptın?

Gezdim. Berlin'deki sınırlı günlerimizin bir dakikasını bile boşa geçirmeden, görebileceğimiz her yere gitmeye çalıştık. Ne yazık ki her yeri gezemedik. Jüdisches Museum, Reichstag, Markisches Museum gibi bazı önerilen yerlere gidemedik. Ancak listede yer almayan farklı yerlerle eksikliklerini doldurduk. Açık hava müzesi gibi bir şehir olan Berlin'de kah yürüyerek kah ulaşım ağından faydalanarak merkez-taşra pek çok yere gittik. Bir yerden bir yere gitmekte hiç zorlanmayacaksınız. Özellikle hava güzelse, şehrin binalarına baka baka, fotoğraf çekmek için sık sık durarak rahatlıkla dolaşırsınız. Biraz uzakta, belirli hedeflere gitmek için ise iki araç çoğunlukla yeterli oluyor. 

Ne Önerirsin?

Genelgeçer, büyük çaplı önerim Berlin'e gitmeniz. İnsanı pek çok açıdan şaşırtan bir şehir. Daha minimal önerilere gelirsek; MuseumPass'e dahil olmasa da Berliner Dom ve Charlottenburg Palace kesinlikle görülmesi gereken yerler. Özellikle Berliner Dom'da kapıyı açıp içeriyi gördüğüm anı hayatım boyunca unutamayacağım. İnsanın nefesini kesecek bir güzellikle karşılacaksınız. Uzun ve dik duvarlarıyla dışarıdan sizi ezen binaların içeride de aynı haşmeti taşıdıklarını görünce bir kez daha ezileceksiniz.

2027(8 belki, hatırlayamadım) yılına kadar kapalı olan Pergamonmuseum'u göremeyeceksiniz. Ancak Das Panaroma adında, Bode'ye yakın ve MuseumPass'e dahil olan harika bir müze var. Biz kapanmasına bir saat kala, Bode'de çalışan bir beyefendinin tavsiyesiyle koşa koşa gittik. Yadegar Asisi'nin 360 derecelik fotorealistik çalışması, harika bir atmosfer sağlıyor. Ortam sesleriyle desteklenen ve kat kat daha yukarıya çıktığınız bu müze kesinlikle boyun ağrılarına değer.

Kaufland, Aldi gibi mağazalar sizin dostunuz, sevin onları.

Neyi Beğenmedin?

Sular kötü. Çeşme suyu içilebilir, ancak tadı kötü. Marketten alınan sular da çeşme suyu gibi. Türkiye'ye dönünce toprağı öpmedik ama yakında bir çeşme bulsam, öpebilirdim.

Başka Başka?

Perşembeyi cumaya bağlayan gece döndüğümüz Ankara'yı esasında özlemiştim. Zihnimde Berlin'e dair imgeler, anılar; önümde Ankara'nın gece ışıkları; hafta sonunda keyfimi kaçıracak bir şey olamayacağına inanarak uyudum. Cumartesi de bu inancı doğrulayacak gibi devam etti. Harika anime Pluto'yu bitirdim. Son derece girift bir öykünün, boğazınızı birkaç kez düğümleyecek kadar duygusal işlenmesine hayran kaldım. Sadece bu bile, hafta sonunu güzelleştirmeye yeterdi. Ancak aynı akşam, Ata Demirer'in Bursa Bülbülü'ne denk geldik. Ata Demirer'in filmlerini keyifli buluyorum, Bursa Bülbülü de son derece keyifliydi. 

Çok kısa bir an için bu kadar keyfin fazla olduğunu, bir yerden bir sorunun patlak vereceğini hissettim. Ancak dışarı çıkmamız gerekiyordu ve bu düşünceye takılacak vaktim yoktu. Yolda giderken Mehmet Güreli'den "Kimse Bilmez"i de dinleyince, "Tamam" dedim. "Keyfimi bu gece hiçbir şey bozamaz."


ÇAT.

Telefon, ekranı zemine bakacak şekilde yere düştü, yatmadan on dakika önce. 


Ne Hesapladın?

Desen ekran kilidine sahip bir telefonun ekran kilidini doğru tahmin edebilme ihtimalimi hesaplamaya çalıştım. Canım eşim Bilge'nin eski telefonunu idareten kullanma planım, deseni hatırlayamamız sebebiyle zora girince, olasılık hesabına giriştim. Ancak başarılı olamadım. Çünkü karmaşık bir desen çizdiğini hatırlayan canım eşim, kaç noktadan geçtiğini hatırlamadığını söyledi. Öyle olunca hesap da karıştı. Başlangıç için 9 noktadan biri olması lazım. Birini seçtik diyelim, gidebileceğim 8 nokta var. 8 cepte. Diyelim ki gideceğimiz üçüncü nokta, son noktamız olsun (Fark ettiğiniz üzere, üzerinden geçtiğimiz noktaları değil, vardığımız noktaları dikkate alıyoruz). O halde 8 seçenek daha var. 576 seçenek olmalı. İşte burada tıkanıyoruz. Çünkü üçüncü nokta son noktamız olmayabilir, telefonun kaç noktayı ziyaret etmemize izin verdiğini de bilmiyoruz.

(Bu hesaplamaya, telefonu alalı henüz iki sene bile dolmadan düşürüp kırdığım için kendimi suçlu hissettiğimden başlamadım, teessüf ederim.)


Ee, Ne Okudun?

Merak etmeyin. Uçakta okuyacak vaktim vardı. Kitap okunacak en uygun ortamda değildim. Çünkü kaderin bir cilvesi olsa gerek, tam önümüzde, tam sağımızda ve tam arkamızda toplamda 4 (dört) bebek vardı. Güzel bir resital dinlediğimizi söylemek isterdim, ancak yorucu bir resital dinlediğimizi söyleyebilirim. Yine de olumsuz koşullardan biraz olsun kopmamı sağlayan bir kitabı okudum. Junot Diaz'ın "Oscar Wao'nun Tuhaf Kısa Yaşamı" isimli romanı, henüz bitirmesem de hoş zamanlar geçirmeme yardımcı oldu. Hakkında daha geniş konuşabiliriz.


Neyse efendim, geçen hafta böyleydi. Biraz karışık, yoğun, yorucu ama keyifli.

ÇAT.

(Rüyamda, idareten kullandığım telefonu da düşürdüm. Hemen uyandım.)

18 Şubat 2024 Pazar

Haftalık Rapor 7

Merhaba.

Ekran verilerine ulaşıp ulaşmamanın iyice bahane olarak kaldığı bir haftayı geride bıraktık. Geçen hafta, yeni eserlerle tanışma açısından güzel, çalışma açısından verimli bir haftaydı. Şikayetçi olabileceğim pek bir şey yok. Elbette, istesem şikayetçi olabileceğim pek çok bulabilirim. Etrafınıza bir bakın, siz de şikayetçi olacağınız şeyler bulmakta zorlanmayacaksın. Zorlanmıyoruz da. Haklı veya haksız -çoğunlukla haklı- olarak şikayet ediyoruz. Bizim için bu milli bir spor gibi. Ancak bugün bir değişiklik yaparak bu haftanın raporunda hiçbir şeyden şikayet etmeyeceğim.

Neyse efendim, haftanın raporuna geçeceğiz. Ancak öncesinde gelecek haftanın raporunun gecikebileceğini, belki gelemeyeceğini söylemeliyim. Hafta sonu canım eşimle bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yolculuğun hazırlıkları ve yolculuğun kendisi oldukça eğlenceli, bir o kadar da yoğun olacak. Bu nedenle gelecek hafta için izin istiyorum. Dönünce bu keyifli yolculuğu da konuşuruz.

Neyse efendim, geçen haftanın raporu şu şekilde.

Ne Okudun?

Bu hafta, Birgün Hocanın geçen hafta başladığım kitabı "Devlet Bilimi" kitabını bitirdim. Metodolojiye ilişkin bölüm ile "göçebe devlet" kavramını tartışmaya açtığı bölümü tekrar okumak üzere kaydettim. Özellikle yeni kaynaklara işaret eden zengin kaynakçasından da faydalandım. Nitekim haftanın ikinci okuması Henri J. M. Claessen ve Peter Skalnik'in "Erken Devlet" kitabı da Birgün hocanın kaynakçasından aldığım bir kitap. Şeflik ile modern devlet arasındaki boşluğu dolduran kurumun, erken devlet olarak adlandırılabileceği hipotezini işleyen kitap esasında eksik bir çeviri. Kitabın çevirmeni Alaeddin Şenel hoca, bu durumun nedenini önsözde açıklamış (biraz da şikayet ederek). Örnek olay incelemeleri, özellikle devlet teorisi alanında kulağa ilginç geliyor; bu yüzden kitabı orijinal dilinden de okuyacağım.

Kurgu alanında geçen haftaya kararsız başlamıştım. Haftanın sonuna doğru ne okuyacağım belli olduğu için, haftanın başında okuduğum kitabı seçmekte biraz zorlandım. Ancak sonuçta Saul Bellow'un "Boşlukta Salınan Adam" kitabını okudum. İkinci Dünya Savaşı esnasında ABD'de askere çağırılmayı bekleyen, çağırılacağı için işinden ayrılıp günlerini günlük yazarak geçiren Joseph'in bu günlüğünü okuduğumuz kitap savaşın arka planda kaldığı bir savaş romanı. Tatar Çölü'yle benzer şekilde bekleyerek geçen bir zaman ve bu beklemenin insana etkilerini okuyoruz. Joseph, entelektüel bir çevrenin simalarından biri iken savaşa gidecek olması, yavaş yavaş ilkel içgüdülerini ortaya çıkarıyor. Sinirleri bozuluyor, herkesten uzaklaşıyor ve tepkileri doğallaşıyor. Kitabın sonunda, savaşa gitmeye tamamen hazır bir hale geliyor. İnsanın psikolojisi ve -çok az da- devletle ilişkisine yönelik iyi bir kitaptı.

Haftanın, önceden okunmak üzere hazırlanmış kitabı Sezen Ünlüönen'in "Cennetteki İlk Günüm Bir Tık Daha İyi Olabilirdi" isimli romanıydı. Bu güzel isimli roman, Sezen hanımın üçüncü romanı. İnce gözlemleriyle ilk iki romanını büyük bir keyifle okuduğum yazar, bu kitabında da bu ince gözlemlerine, hoş mizahını da eklemiş. Hakkında bir Kontrol Kalemi bölümü kesinlikle gelecek, bu yüzden konuşma hakkımı oraya bırakıyorum. Burada sadece kitabı önermekle yetineceğim.

Ne İzledin?

Hafta başında, geçen senenin övülen işlerinden Netflix'in son animelerinden "Pluto"ya başladık. Müthiş. Haftanın devamını diğer bölümlerini izleyeceğim zamanı bekleyerek geçirdim desem abartmış olmam. Ancak canım eşimle bir türlü aynı anda müsait olamadığımız için devam edemedik. Artık çaktırmadan izlemenin zamanı gelmiş olabilir. Aramızda kalsın.

Ne Dinledin?

Bir önceki hafta Oasis'i dinleyince, geçen haftaya kaldığım yerden devam ederek başladım. Ardından Noel Gallagher'ın son albümüne geçtim. "Noel Gallagher's High Flying Birds" albümü harika bir kesmekeş. Hangi şarkıdan nasıl bir şey çıkacağını bilemediğiniz, sürprizlerle dolu bir albüm. Hafta sonuna kadar bu lezzetli albümü dinledim.

Haftayı bitirirken önerilen listelere göz attım ve The Cardigans'ın "My Favorite Game" şarkısıyla tanıştım. Dilime takıldı ve bu yazıyı yazarken zihnimin arka planında çalmaya devam ediyor.

Rapor bu şekildeydi. İki hafta sonra görüşmek üzere.

12 Şubat 2024 Pazartesi

Haftalık Rapor 6

Merhaba.

Ekran saatime ilişkin net bir veri alamadığım bir hafta başlangıcı ancak hislerim, geçen haftanın ekran süresinde kayda değer bir iyileşme olmadığını söylüyor. Yine de çok üzgün değilim. Verimli bir hafta geçirdiğimi düşünüyorum. En azından zihin açan eserler tükettikten sonra gelen o hazla doluyum. Kongrenin ölü zamanını değerlendirebilmeyi başardım. Bu yüzden bu hafta daha az şikayet edip rapor kısmına hızlıca geçmeyi planlıyorum.

Geçen haftaya kötü başlayıp haftayı son derece iyimser, mutlu bitirmiştim. Ülke bir hız treni gibi sürekli farklı duyguların zirveleri ve dipleri arasında dolaştırdığından bu haftaya dair bir öngörüde bulunamıyorum. Üstelik o hız trenlerindeki güvenlik önlemleri gibi, iyice kuşatılıyoruz ki gündeme maruz kalmamayı başaramayalım. 

Neyse efendim, rapor şu şekilde.

Ne Okudun?

Bu hafta, Birgün Ayman Güler'in "Devlet Bilimi" kitabına nihayet başlayabildim. Devleti konu alan disiplinlerdeki ortak paradigmayı eleştiren, göçebe devletler üzerine düşünen ve farklı bir konumdan bakan bir kitap. Yavaş yavaş, bol bol notlar ve ek notlar alarak, kaynakçasındaki eserleri ileride okumak üzere kaydederek okuyorum. Yeni hafta da beraber olacağız. Ancak izleri kalacak.

Kurgu alanında ise iki kitap vardı. Haftaya Kjersti Skomsvold'un "Hızlandıkça Azalıyorum" romanıyla başladım. Eşi Epsilon'un ardından tek kalan yaşlı Mathea'yı okuyoruz. Tuhaf baş karakterimiz Mathea yer yer komik, eğlenceli, haşarı ancak kimi zaman da oldukça kasvetli. Özellikle sonlara yaklaştıkça satır aralarında, o hoş mizahı biraz kazıdığınızda karşılaştıklarınız canınızı sıkabilir. Son derece başarılı bir roman.

Haftanın devamı, belki de ilk romandan daha da hoşuma giden bir kitapla devam etti: Viktor Pelevin'in "Omon Ra" isimli kitabıyla. Üzerinde düşündükçe daha da hoşuma giden kitap hakkında iki gün önceki düşüncelerim için tık tık.

Pazartesiyi yarılamışken henüz elimde bir kitap yok. Ne okumak istediğime dair birkaç düşüncem var ancak kitapçıya gitmeden, evdekileri tekrar karıştırmak istiyorum.

Ne İzledin? 

Bu kısım boş kalabilir, hatta birkaç hafta önceki rapor gibi "Ne Dinledin?" kısmı ile birleştirilebilirdi. Ancak pazar günü "Scavengers Reign" izlemeye başladım. 8. bölümden sonra kendimi zorla durdurabildim. Müthiş bir iş. Bir yandan gerim gerim geriyor, bir yandan merak uyandırıyor ve yetmezmiş gibi insana, insanın doğayla olan ilişkisini düşündürecek şeyler söylüyor. "Body-horror" daha önce izlemediğim bir türdü, bu dizinin de bu türün en başat örneklerinden biri arasına gireceğini sanmıyorum. Ancak beni şaşırtan bu kadar tedirgin olmayı beklememem oldu. Artık bir yerim kaşındığında dahi rahatsız hissediyorum.

Ne Dinledin?

Haftaya harika bir aşk şarkısıyla başladım: Oasis'ten "Songbird". Gözümden kaçtığına şaşırdığım bu kısacık şarkı, iki günümü doldurdu. Haftanın devamında ise tuhaf bir yolculuk gerçekleştirdim, Fikret Kızılok'tan Morrissey'e vardığım bir yolculuk. Arada Selda Bağcan'a da uğradım. İyiydi.

Bu hafta da böyleydi, haftaya görüşürüz.

5 Şubat 2024 Pazartesi

Haftalık Rapor 5

Merhaba, bu yazıyı henüz geçen haftanın ekran verilerini bilmeden, pazar günü yazıyorum. Verileri aldıktan sonra güncelleyeceğim ancak şunu şimdiden söyleyebilirim ki bu haftanın verileri beni üzecek. Çünkü bir önceki haftaya kıyasla geçen hafta telefon sürekli elimdeydi (Gelecekten gelen güncelleme: Geçen haftaya göre 1 saat 58 daha fazla ekran sürem var, haklı çıkmak ne kadar kötü). Ancak bunun tamamen benim suçum olmadığını bilmeniz lazım. Bir etkinlik için çok ciddi toplantılarda buluştuk, gruplar kurduk, işler yaptık (Bir yazı önerisi: Toplantıların Verimsizliği Üzerine). Zaten haftalık değerlendirmeyi pazar günü düşünmeye başlamamın sebebi de bu etkinlik. Siz bu satırları okurken, etkinlik vaktinde başlamış ve tam sürat devam ediyor olacak, izleyen iki günde de bir problem olmadan devam etmesi beklenecek. Ben de arkadaşlarla bu etkinlik için koşturuyor olacağım. Ancak bu konuyu başka bir zamana bırakalım. Ekrana uzun süre bakmamın bir başka sebebi daha var.

Ehliyet sınavını -ikinci denememde- geçtim. İkinci deneme olduğunu özellikle belirtiyorum, çünkü ilk denememde, komisyonun sonradan anlayıp çok üzüleceğimi söylediği bir hata yaptım. Paralel parkta, iki sarı çizginin bir tanesini 1 cm ile kaçırdım ve kaldım. İki sınav arasında geçen sürede bolca gözlem yaptım. Trafikte diğer araçları izledim (canım eşim kullanıyordu), yaya olarak karşıdan karşıya geçmeyi beklerken hızla geçen arabalara, otoparka park etmeye gelen komşulara göz attım. Sonuçta insanların ne kadar kötü araba kullandıklarını gördüm. 1 cm ile kaçırdığım ehliyetimle aramda diğer arabalar, öteki şoförler varmışçasına sinirlendim. Bu kötü ruh halinden çıkmam perşembeyi buldu. Sınavın cumartesi günü yapılacağı belli olunca hemen, öncelikle paralel park olmak üzere sınavda çıkacak konulara tekrar baktım. Hem de tekrar tekrar baktım. İşimi şansa bırakmak istemedim. Sonra iki sınav arasında yapılması gereken eğitimi de direksiyon hocamla tamamladım. Pek umudum yoktu açıkçası. İlk sınava kendimden son derece emin gidip arka koltuğa atılınca moralim bozulmuştu. (Bu konu üzerinde belki durabiliriz. Sınavdan kalacak bir hata yaptığınızda sizi sürücü koltuğundan indirip arka koltuğa alıyorlar. İnsanın zoruna gidiyor. İnsan biraz teselli edilmek isteniyor, ancak eline geçen tek şey hafif aralık bir pencere oluyor.) Sınav esnasında da paralel park alanına gelene kadar diken üstündeydim. Park için gereken hareketlere başlarken, bir anlığına hayatım boyunca sağ ön koltukta oturabilme ihtimali gözümün önüne geldi. Sonra çok fazla kötü şoför olduğunu hatırladım. İyi geldi.

Geçen paragrafın başında dediğim gibi sınavı geçtim. 

Neyse efendim, tatil olmasını umduğum bu hafta fazlasıyla yoğundu. Ancak rapora yazacak birkaç cümlem var. Buyrun.


Ne Okudun?

Bu hafta, bir bildiri özeti için eski okuduklarımı karıştırdım. Akademik okumalar açısından kısır bir haftaydı. 

Ancak kurgu alanında nefis bir kitabı bitirdim. Dag Solstad'ın "Lise Öğretmeni Pedersen'in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasi Uyanışa Dair Anlatısı" ismini bir süredir raporlarda görüyorsunuz. Nefis bir roman. Bölümlere ayrılmamış olması, konuşma çizgilerine yer verilmemesi gibi okumayı biraz uğraştırıcı bir etkinlik haline getiren kararlara rağmen son derece akıcı, oldukça düşündürücü bir roman. "Hukuk fakültelerinde daha fazla okunsa ne güzel olur" diye isimlendirdiğim (?) listeme gönül rahatlığıyla eklediğim kitap, sosyalizm ve komünizm hakkında ilginç bir tartışma açıyor. Kesinlikle okuyun.

Haftanın devamında yeni bir kitaba başlamak istemedim. Solstad'ın tadı damağımda, zihnimde biraz daha kalsın, o lezzeti biraz daha yaşayayım dedim. Haftanın son günü Kjersti Skomsvold'un "Hızlandıkça Azalıyorum" isimli kitabını elime aldım. Bu haftanın kitabı bu olacak. 

Ne İzledin? 

Hafta boyunca azar azar Alef'in ilk sezonunu bitirdik. Cinayetlerin gizeminin çözülüşü biraz hızlı olsa da özellikle tablo gibi sahneleriyle izlemesi oldukça keyifliydi. İstanbul'un kasvetli ve tekinsiz resmedildiği eserler birkaç puan avantajla başlıyor, Alef'in ilk sezonu da bunu çok iyi yapıyor. İkinci sezonda her şey değişiyor olsa da bir şans vermeyi düşünüyorum.

Ne Dinledin?

Haftanın yeni bir keşfi yok, uzun zamandır dinlemediğim Stoned Jesus'a dönüş var. Özellikle I'm the Mountain'i defalarca, sıkılmadan dinledim.

Bu hafta da böyleydi, haftaya görüşürüz.

29 Ocak 2024 Pazartesi

Haftalık Rapor 4

Vizelerden sonraki ilk günden selamlar. Şimşek gibi geçip bünyede dayak yemişcesine bir etki bırakan iki haftanın ardından ilk defa saat 10:00'da sınav nöbetinin olmadığı bir güne uyandım. Sınav haftasının diğer işleri erteletmesi acılarını çıkarıyor. Bir hafta sonra başlayacak ikinci dönemde yapılması gereken çok iş var. Üstelik sınavlarla geçen iki haftanın getirdiği bir hamlama da mevcut. Vücut sınav nöbeti tutmaya, kendini toparlamaya çalışmaya ve sohbete alıştığından tekrar oturup çalışmak biraz zaman alıyor, alacak. Telefonuma geçen haftanın ekran verileri gelmediği için ilerleme durumumu bu hafta paylaşamıyorum, ancak biraz daha dikkat ettiğimi söyleyebilirim. Üzerine bir de bu haftanın temposu eklenince ekran sürem azalmış olmalı. Ancak tempo, ne yazık ki geçen haftayı da etkiledi. Kısır bir haftanın raporu şu şekilde:


Ne Okudun?

Laski'nin Türkçe yayınlanan diğer kitabı "Politikaya Giriş"i okudum. Böylece Türkçe yayınlanan metinleriyle başladığım yolculuğun diğer adımına geçiyorum. Gözüme kestirdiğim bir eseri var, hazırlamam gereken bildirilerin ardından Laski'ye kendi dilinde merhaba diyeceğim. Acelem yok, Laski'yi yavaş yavaş, keyif alarak ve zamanında yazdıklarına şaşırarak okumak, artık konfor alanı diyebileceğim bir etkinliğe dönüştü. Siz de başlamayı düşünürseniz "Politikaya Giriş"in Eric Hobsbawm tarafından yazılan giriş kısmını okuyun. İlginizi biraz olsun çekerse, çekinmeden devam edin.

Bu haftanın romanı geçen hafta başladığım Dag Solstad'ın "Lise Öğretmeni Pedersen'in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasi Uyanışa Dair Anlatısı"ydı. Çok az okuyabildim, okuduğum kısmın büyük bir bölümünü de dün okuyabildim. Hatırladığım Solstad'tan çok daha hoşuma gitti. Kolay okunmayan bir biçimde yazılmış olmasına rağmen elime alabildiğim az zamanda bırakmakta zorlandım. 

Ne İzledin? Ne Dinledin?

O kadar kısır bir haftaydı ki bu iki başlığı bu haftalık -umalım ki sadece bu haftalık- birleştirdim. Doğru düzgün bir şey dinleyemediğim gibi düne kadar kayda değer bir şey izleyemedim de. Yalnızca dün, haftamı kurtaran kutsal pazar günü Prens'in kalan iki bölümünü izledim. Giray Altınok, elbette diziyi sırtlıyor ancak elçi Sangu da izlemesi oldukça keyifli bir karakterdi. İkinci sezona kadar ara ara açıp izlerim.

Bu hafta da böyleydi, haftaya görüşürüz.

21 Ocak 2024 Pazar

Haftalık Rapor 3

Geçen hafta telefonu, bir önceki haftaya göre 1 saat 4 dakika daha az kullanmışım. Bu iyi haberle geçen haftanın raporu şöyle şekillendi, demeden önce şu gerçeği belirtmekte fayda var. İnsan, bir haberi iyi olarak algılamada ve bu haberi başkalarına bir müjde olarak vermede çok tez canlı. Kurnaz bir tez canlılık bu, haberi hemen paketleyip ardını arkasını sormayı, soruşturmayı engelleyen bir tez canlılık. İlk cümleyi ele alalım mesela, telefonu 1 saat 4 dakika daha az kullandığımı söyledim. Bunu iyi bir habermişçesine sundum.

Halbuki siz okurlar, geçen haftanın tamamında sınav görevlisi olduğumu, görev esnasında telefona zaten az bakmam ve bu 1 saat 4 dakikalık sürenin aslında daha az olması gerektiğini bilmiyorsunuz. Belli ki daha az olması gereken ekran süremi, sınav aralarında ekstra çaba sarf ederek yine yukarıya çekmişim. Yani başarısız bir başarı bu. Evet, ekran sürem kısalmış; bütün bu yazı dizisini yazma amacımı gerçekleştirmişim gibi görünüyor. Halbuki, çok daha iyi olabilirdi, olmalıydı. Ortamın uygunluğunu geçtim, ortamın zorunluluğuydu bu.

Yine de haberi, iyi bir haber gibi sundum. Burada bir hayat dersi var, ancak ortaya çıkarmak için yorgunum. Bu haftayı da atlatalım, sonra hep beraber hayat dersleri üzerine düşünürüz. Söz.

Neyse efendim, karşınızda geçen haftanın raporu.

Ne Okudun?

Bu hafta akademik okumalar açısından kısırdı. Günün yorgunluğunu biraz sonra göreceğiniz müthiş romanla atarken yalnızca tek bir eser bana eşlik etti; Harold J. Laski'nin "Düşünce Özgürlüğü" isimli eseri. Laski'nin akıcı, kılçıksız üslubu ve kolay okunurluğu nedeniyle araya aldığım bu eseri, not ala ala okudum. Hem dinlendirdi, hem de farklı yolları gösterdi. Laski okumayı değerli buluyorum. Açık bir zihnin, döneminin güncel örneklerini kullanarak tartışmalara nasıl katkı sağlayabileceğini göstermesi açısından önemli.

Haftanın romanı, Cixin Liu'nun "Üç Cisim Problemi"ydi. Geçen haftanın raporunda başladığımı söylemiştim. Bu hafta, her boş vaktimde elime aldım, elimden bırakamadım. Sıkı bir bilimkurgu okumayalı çok uzun zaman olmuştu. Üç Cisim Problemi, sıkı bilimkurguyu ne kadar özlediğimi ve sıkı bilimkurguya ne kadar aç olduğumu hatırlattı. Seriyi muhakkak bitireceğim, ancak zamana yaymalı mıyım, yoksa hemen devam kitabını sipariş etmeliyim, henüz karar veremedim.

Hafta bitmeden, Dag Solstad'ın "Lise Öğretmeni Pedersen'in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasi Uyanışa Dair Anlatısı"na başladım. Solstad, sevip sevmediğime henüz karar veremediğim bir yazar. Daha önce "On Birinci Roman, On Sekizinci Kitap"ını okumuştum. Kitabı, bir sahnesi dışında hatırlamadığımı fark ettim, sanıyorum beğenmedim diyebilirim. Ancak ikinci kez şans vermek istemişim belli ki yeni kitabını aldım. Haftaya göreceğiz.

Ne İzledin?

İzleme açısından kısır bir haftaydı. O kadar kısırdı ki dün ikişer bölüm izlediğim "Gibi" ve "Prens" olmasa bomboş bir hafta olacaktı. Gibi'yi de çok dahil etmemek lazım, çünkü "Karanlık Güç" ve "Kuki"yi zaten defalarca izlemiştim. Prens ise arada açıp kaldığım yerden devam ettiğim, rahatlamak için izlediğim dizilerden bir diğeri. Henüz ilk sezonunu bile bitirmedim, muhtemelen ikinci sezonu geldiğince anca bitirmiş olurum ancak keyifli bir komedi.

Ne Dinledin?

Yeni bir şarkı yok. Biraz Queen, biraz eski çalma listeleri, çok az da Metallica.

Rapor bu şekilde, haftaya görüşürüz.

14 Ocak 2024 Pazar

Haftalık Rapor 2

Her pazartesi telefonum, geçen haftanın sağlık verilerini içeren raporu gönderiyor. Uyku düzenim, ekrana bakma sıklığım, kullandığım programları kaçar saat kullandığım vs. üzerine can sıkan bir sürü veri. Az uyuyorum, ekrana çok sık bakıyorum. Telefon ekranına bakmadığım zamanların büyük bir kısmını bilgisayar ekranına bakmakla geçirdiğimi bilmeyen telefonuma karşı mahcubum. Üstelik bu haftanın raporunda, telefonumu geçen haftaya göre 1 saat 20 dakika daha fazla kullandığıma ilişkin bir not da vardı. Bu süreyi, tekrar başladığım satrancın aldığını düşünüyorum. Bir yandan iyi, diğer yandan ise kötü. Haftada 80 dakika satranç için çok kısa bir süre olduğu için kötü, paslandığım için eski formuma kavuşana kadar fazlaca vakit ayırırdım diye düşünüyordum. Öte yandan yalnızca bu kadar vakit ayırabilmiş olmam iyi, fazlasını ayıracak vakit bulabilmem -özellikle bu haftadan itibaren- pek mümkün görünmüyor. 

Neyse efendim, karşınızda geçen haftanın raporu.

Ne Okudun?

Haftanın akademik metni Cemal Bali Akal'ın "Yasa ve Kılıç" kitabıydı. Geçen haftaki okumalardan sonra (tık tık) bu metne geri dönmem gerektiğini hissettim. Aradığım şeyi, üzerinde çalıştığım metin gereken çok değerli atıflar ve ek kaynakları buldum. Üstelik Cemal Bali Hoca'nın üslubundaki lezzeti bir kez daha tattım. Hocanın metinleri okumak akademik keyfin yanı sıra edebi bir keyif de veriyor.

Haftanın önemli bir kısmını Ayhan Geçgin'in "Son Adım"ı ile geçirdim. Beklenmedik bir anda gelen sımsıkı bir yumruk gibiydi. Kitabın son otuz-kırk sayfada saptığı yol, bitirdiğiniz yerden geriye bakınca esasında bu yola dair işaretlerin verilmiş olduğunu görmek, tekrar sonu hatırlamak, zor bir deneyimdi. Zor olduğu kadar güzel. İnsan Ayhan Geçgin'in bütün kitaplarını okuyup bitirmek istiyor, ancak bir yandan da her zaman okunacak bir Ayhan Geçgin kitabı kalsın istiyor. Bu yüzden son romanına başlamadım. Onun yerine Liu Cixin'in "Üç Cisim Problemi"ne başladım. Uzun süredir iyi bir bilimkurgu okumak istiyordum, ilk sayfalarıyla iyi bir bilimkurgu okuyacağıma olan inancım kuvvetlendi. 

Ne İzledin?

Canım eşime eşlik ettiğim Death Note maceramızı bitirdik. Malum bölümden sonraki kısımlar, nedense bu sefer o kadar da kötü gelmedi. Artık hafızamdan sildiğim için midir, pek çok kısmı hatırlayamadım bile. Canım eşim ise bütün bu deneyimi 10 üzerinden 8 olarak değerlendirdi. Ancak bütün uyarılarıma rağmen yeni bir anime arayışına girişti, birkaç günün ardından da buldu. Fullmetal Alchemist, ilk bölümüyle pek tatmin etmedi, ancak biraz daha şans verecek. Yine hatırlayamadığım bir bölüme kadar olan hikayeyi az çok biliyorum, en azından o bölüme gelene kadar kendisini itekleyeceğim.

Ne Dinledin?

Death Note'dan kalan soundtrack albümü ve jeneriğini çalan The World grubu oldu. Özellikle canım eşimleyken sürekli dinledik. İkinci sırada ise bu hafta Queen vardı. 

Rapor bu şekilde. Haftaya görüşürüz.

8 Ocak 2024 Pazartesi

Haftalık Rapor

Her pazartesi telefonumdan geçen haftanın sağlık verilerini içeren raporu alıyorum. Uyku düzenim, ekrana bakma sıklığım, kullandığım programları kaçar saat kullandığım vs. üzerine can sıkan bir sürü veri. Az uyuyorum, ekrana sık ve çok bakıyorum. Telefon ekranına bakmadığım zamanların büyük bir kısmını bilgisayar ekranına bakmakla geçirdiğimi bilmeyen telefonuma karşı mahcubum.

Bu haftanın verilerine bakarken "Bunu," dedim, "bir şeye dönüştüremez miyim?". Bu bildirim, hayatımda bir şeyleri değiştirmem gerektiğini söylüyor. Daha fazla uyuyamam, ekrana daha az bakmaya çalışabilirim, bazı sık kullandığım (ama gereksiz) programları silebilirim. Ancak bunun da ötesinde bir şey arıyorum, yazmak için bir vesile arıyorum. O yüzden, her hafta başka bir rapor yazayım. Geçen hafta ne yaptın, ne okudun, ne izledin, ne dinledin tarzında. Klasik bir fikir işte, farklı bir numarası yok. Başlıyoruz.

Ne Okudun?

Bu hafta elimde birkaç akademik metin vardı. Oppenheimer'ın "Devlet"ini tekrar okuyorum. Bir yandan R. Carneiro'nun "The Circumscription Theory:A Clarification, Amplification,and Reformulation" ile "A Theory of the Origin of the State" makaleleri de benimle gezdi. Bu üçü, esasında iki-üç hafta önceki bir okumanın, Lawrence H. Keeley'nin "Uygarlıktan Önce Savaşlar-Barışçıl Vahşi Miti" isimli kitabının yankıları. Bir makale zihnimde oluşmaya başladı. Umarım içime sinen bir çalışma ortaya çıkacak.

Haftanın başında Şevket Süreyya Aydemir'in "Suyu Arayan Adam"ını bitirdim. Bitirdikten sonra bloga yazma isteği, bloga tekrar yazmama vesile oldu. Her ne kadar Aydemir hakkındaki yazma fikri şimdilik -Tek Adam ve İkinci Adam da okunana kadar- ertelenmiş olsa da okurken aldığım keyif ve bloga dönmeye teşvik etmesi açısından minnetle anacağım bir eserdi. Haftanın ortasından sonra Ayhan Geçgin'in "Bir Dava"sına başladım, dün bitirdim. İlk defa okuduğum Ayhan Geçgin için kesinlikle bir Kontrol Kalemi bölümü gelecek. Ancak esas önerilen kitabını bitirdikten sonra (Gelecek haftanın spoiler'ı).

Ne İzledin?

Yeni bir şey yoktu. Canım eşim, iş arkadaşlarından Death Note'u duyup izlemeye karar verince ona eşlik ettim. İlk amacım, ilk defa Death Note izleyen birinin tepkilerini, yorumlarını izlemekti. Özellikle malum bölüm geldiğinde vereceği tepkiyi merak ediyordum. Ancak kendimi diziye kaptırdım. Canım eşim de kaptırınca hızlıca malum bölüme kadar geldik. Sonrasında tempomuz -haliyle- biraz düştü, ancak sanırım bu hafta bitiririz.

Ne Dinledin?

Hafta boyunca (yine) The Smiths en çok çalandı. Ardından The Strokes, Oasis ve Jakuzi vardı.

Ozan Gündoğdu'nun podcasti Trend Topic, Sokrates'in Londra Merkez'i ve Cengiz Çevik'in müthiş Roma içerikleri de hafta boyunca -çoğunlukla ev işi yaparken- benimleydi.


Rapor bu şekilde. Haftaya görüşürüz.

Bir Başka Yılın Dökümü

Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...