değerlendirme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
değerlendirme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2026 Çarşamba

Kontrol Kalemi: Adalet Ağaoğlu - Sessizliğin İlk Sesi



Yayıncı: Everest Yayınları

Yayına Hazırlayan: Didem Ünal Biçicioğlu

Kapak Tasarımı: Beste Doğan

Sayfa Sayısı: 190

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Sessizliğin İlk Sesi" isimli öykü kitabında arıyoruz.

Adalet Ağaoğlu'yla sonradan "Dar Zamanlar" olarak isimlendirildiğini öğrendiğim üçlemesinin ilk kitabı olan, hala da çok güzel bir isme sahip olduğunu düşündüğüm "Ölmeye Yatmak" romanıyla tanışmıştım. "Bir Düğün Gecesi"ni ilk kitapla arasını fazla açmadan okumuş, ardından "Hayır" ile de üçlemeyi tamamlamıştım. Sonradan üçleme sandığımın dörtleme olduğunu ve serinin "Dert Dinleme Uzmanı" isimli sonuncu bir kitabı da olduğunu öğrenmiş, ancak herhalde seriyi zihnimde bitirdiğim için bu kitaba hiç bakmamıştım. Adalet Ağaoğlu okurluğum buraya kadardı.

"Sessizliğin İlk Sesi"ni ise ilk defa ne zaman ve nerede gördüğümü ise hatırlamıyorum. Hayal meyal isminden etkilendiğimi ve Adalet Ağaoğlu tarafından yazılmış bir öykü kitabı olduğunu görünce heyecanlandığımı hatırlıyorum. Bir türle akla gelen yazarların farklı türlerdeki eserlerini okumayı severim. Romanlarıyla tanıdığımız, "romancı" olarak bildiğimiz yazarların, farklı türlerdeki eserlerini görünce ise meraklanırım. Üstelik bir de bir "romancı"nın, en azından kafamdaki kalıplara romancı olarak yerleştirdiğim bir yazarın öykülerini görünce o eseri, okuma listemin en üst sırasına dahil etmekten çekinmem. 

"Sessizliğin İlk Sesi", toplumu anlatan, toplumsal sorunlara karşı duyarsız kalmayan, bununla beraber toplum içerisindeki bireyin problemlerini de aynı öykü içerisinde işleyebilen bir eser. Kitabın ikinci bölümünde yer alan "H" isimli öykü, bu söylediğimin en net örneği. Bir yandan 1969'daki meşhur Ay yolculuğu ve insanların heyecanını izlerken diğer yandan öykünün baş karakterinin bir otel odasında, o anda kendisinden çok uzakta olan tanıdıklarıyla ilişkilerini, bu ilişkilere dair değerlendirmelerini okuyoruz. Bu iki hat, son derece doğal bir şekilde yan yana ilerliyor ve aslında birbirleriyle iç içe olduğunu görüyoruz. Keza yine ikinci bölümdeki "Kulak Tıkaçları" isimli öykü, oldukça kişisel bir sorunu toplumsal bir sorunla birleştirerek formülü tersine çeviriyor. Ancak her iki formül de başarılı bir şekilde işliyor.

Öyküler hakkında, özellikle de modern Türk öykücülüğü hakkında ne düşünürsünüz, bilmem. Bir zamanlar yeni çıkan öykü kitaplarını takip ederdim. Yeni yazarları keşfetmek hoşuma giderdi. Zamanla benzer öykülerin farklı yazarlar tarafından yazılıp durduğunu hissetmeye başladım. Modern Türk öykücülüğüyle aramdaki mesafe, bu hissiyattan sonra arttı. Modern insanın, çoğunlukla birinci tekil şahısla yazılmış hayatını okumak, okur olarak sayfalarımı çevirme, bir sonraki öyküye geçme isteği uyandırmamaya başladı. Aynı şeyleri, aynı duyguları hissettiren şeyleri okumaktan sıkıldım. Adalet Ağaoğlu'nun 1970'lerde yazdığı bu öyküler ise bambaşka hissettirdi. Kimi zaman okura doğrudan seslenen, kimi zaman aynı öykü içerisinde birinci ve üçüncü tekil kişi anlatımları arasında geçiş yapan, kimi zaman doğrudan bir kahramanı olmayan bu öyküler, günümüz öykülerinin kalıplaşmış anlatım tarzlarından daha ilk öyküsüyle ayrılıyor.

Öncelikle ilk hikaye "Sen Ey Kutsal Işık", bir öykü kitabının ihtiyacı olan bir ilk öykü. Yazarın tarzını, dilini ve anlatımı taşıyan öykü, Adalet Ağaoğlu'nun toplumsal sorunlara dokundurmalarıyla ince mizahını çok iyi birleştiriyor. Bitecek sanılan yerde bir başka katmana geçerek okuru şaşırtıyor. Alışık olunmayan bir anlatım tercihiyle tek bir kahramanı olmayan bir öykü okuyoruz.

"Muz" ve "Eskiden, Bir Sabah" öyküleri de yine aynı ince mizah ile toplumu ve toplum içindeki bireyi birleştiren başarılı öyküler. Özellikle "Eskiden, Bir Sabah"ın okuru direkt muhatap alan anlatıcısı, çok kısa sürede kendisiyle empati kurdurmayı başarıyor. Birinci bölüm, toplumsal sorunlar ile bireysel sorunların ironik bir şekilde bir araya geldiği, okuru keyiflendiren öykülerden oluşmuş şekilde ilerlerken bölümü, "Bi Sevmekten... Bi Ölümden..." isimli öyküyle kapatıyoruz. İki bölüm arasında köprü vazifesi gören öykü, bir cenaze evinde geçiyor. Yine bireyi ve toplumla olan ilişkisini sorgularken yazarın toplumsal sorun olarak tespit ettiği şeylere ufak dokundurmalarda bulunuyor.

İkinci bölüm, "romancı" Adalet Ağaoğlu'nun aynı zamanda "şair" Adalet Ağaoğlu olarak yazdığı öykülerden oluşuyor. Bu bölümden "en kısa öykü / Hüzzam Mavisi" ve kitaba da adını veren "Sessizliğin İlk Sesi" isimli öyküleri okuyun, demek istediğimi anlayacaksınız. Bu bölümdeki öykülerde mizah, yerini hüzne bırakırken toplumsal sorunlar da arka plana geçerek daha çok toplum-birey çatışması olarak şekilleniyor; ölüm gibi daha ağır temalar işleniyor. 

"Sessizliğin İlk Sesi", neredeyse elli senelik bir kitap. Ancak modern Türk öykücülüğünün mihenk taşlarından biri olması gereken bir eser. Öykü seven, öykü yazmak isteyen herkesin okuması gerekiyor. Öykü seven okurların keyif alacaklarına, öykü yazmak isteyenlerin öykü türüne dair bir şeyler öğreneceklerine kefilim. Aksi olursa beni nerede bulacağınızı biliyorsunuz.


Teselli Puanı: 5/5

15 Mayıs 2026 Cuma

Latife Tekin ve Son Kitabı "Para Gürültüsü" Üzerine

Latife Tekin ile ilk defa fakültenin üçüncü sınıfında bir grup çalışmasında tanıştım. Bir dönem boyunca yoksulluk konusunu Latife Tekin'in romanları üzerinden konuştuk. Türk edebiyatının -bence- mihenk taşlarından biri olan Sevgili Arsız Ölüm ile başladık ve o dönem yayınlanmış kitaplarının büyük bir kısmını okuduk. Kalemi ve anlattıklarıyla edebiyatımızda kendine has bir yeri olduğunu görmemek mümkün değildi. Latife Tekin yoksulluğu, yukarıdan veya araya mesafe koyarak, bir gözlemci nesnelliği ve diliyle anlatmıyordu. Bir rehber gibiydi. Bildiği, deneyimlediği şeyleri bildiği, içine doğduğu özel diliyle anlatıyordu. Bu özel dil, metni büyülü hale getiren, Latife Tekin'in de üzerine özellikle titrediği bir unsurdu. Eserlerindeki büyülü gerçekçi tat, onun dille kurduğu ilişkiden kaynaklanıyordu ve bu özel dile, dilin kurduğu özel atmosfere hayran kalmamak elde değildi. 

Latife Tekin ile ikinci defa fakültenin üçüncü sınıfında onu karşılamak için gittiğimiz havaalanında tanıştım. Önce e-posta aracılığıyla iletişime geçtiğim Latife Hanım, kongre davetimizi çok sıcak karşıladı ve telefonda görüşebileceğimizi söyledi. Programını ayarlayıp kongreye katılmayı kabul etti ve bir arkadaşımla beraber havaalanına, onu karşılamaya gittik.

Hoş sohbet, eğlenceli ve çok tatlı bir insandı. Ve çoğu zaman bizden geçti. Bitmek bilmeyen bir enerjisi var gibiydi. Onunla konuşmaktan aldığımız keyfe rağmen onu yormaktan çekiniyorduk; o ise sohbet ettikçe yenileniyordu. Bir cadıydı, sözlerle oynuyordu. 

Yıllar geçti, Latife Tekin'le iletişimimiz kesildi, ancak o hala sözlerle oynamaya devam ediyor. Gümüşlük'teki tatlı cadı, daha önceki kitaplarında da gösterdiği üzere, yeni anlatım tarzları denemekten, dil üzerine kafa yormaktan ve dilin üzerine titremekten vazgeçmiyor. "Para Gürültüsü" isimli son romanında Kikobaki rumuzlu bir YouTube kullanıcını anlatıyor. Borsa ve para üzerine konuşan Kikobaki'nin video kayıtlarını ve bu kayıtlara gelen yorumları "okuyoruz". Ülkemizde çok popüler olan bu kayıtların bir kurmacaya dahil edilmesi yenilikçi bir fikir. Yenilikçi olduğu kadar iyi uygulanmış bir fikir. Kikobaki'nin videolarında finans dünyasına ilişkin kavramları tıpkı bir videoda görebileceğimiz gibi videonun doğal akışı içerisinde görüyoruz. Bu videoların jargonu üzerinde belli ki iyi çalışılmış. 

Bu beni düşündürüyor. Latife Tekin'in edebiyat dünyamızda kendisine edindiği yer, herhangi bir başka yazarı tembelliğe, kendisini tekrar etmeye itebilecek bir yer. Kendisine ayrıksı bir yer edindiği, hatta bu yeri yazdıklarıyla kendisi inşa ettiği için, bu yerden son derece güvenli metinler yazabilirdi. Bunu yapan, sürekli aynı kitabı biraz farklı şekillerde yazan yazarlarımız var. Latife Tekin ise son kitabında bambaşka bir şey deneyerek iyi bildiği yoksulluğu, yoksulların dünyasını, günümüzün popüler sosyal medya araçlarından birini romana eklemek gibi bir fikirle anlatmak istemiş. Kendine has dilini, günümüz jargonuyla yoğurmuş; ancak kendi dilini kaybetmeden, yine bir Latife Tekin kitabı yazmış. Orijinal, bir o kadar da tanıdık bir eser var karşımızda. Bu, her genç yazar adayının örnek alması gereken bir yaklaşım.

Elbette romanı sadece diliyle veya yenilikçi tarzıyla ele almamak gerekir. Bir roman, neticede bir anlatı aracıdır. Anlatmak istediği bir hikayesi vardır; dil ve yenilikçi tarz, bu anlatıyı destekleyen parçalardır. Para Gürültüsü, dili ve yenilikçiliğiyle öne çıkıyor, evet. Ancak bir bütün olarak romanı incelediğimizde hikayenin bir anda kesildiğini ve kitabın sonunun vaktinden önce geldiğini düşünüyorum. Kikobaki'nin hikayesi, yarım kalmış hissettiriyor. Kitapta gerçekleşmesini beklediğimiz olay, belki Latife Tekin'in bir sonraki romanının konusu olabilir ancak Kikobaki'nin hayatımızdan bir çırpıda ayrılması, yarım kalmışlık hissini destekliyor. Kitabın sonu, bir son gibi değil; tıpkı ikinci bölümün geçtiği mekan için söylendiği gibi bir "geçiş" gibi hissettiriyor. Elbette her kitap anlattığı her konuyu, her ilişkiyi, her karakteri paketleyip kaldıracak diye bir şey yok. Ancak yine de okuyup ısındığımız, değişimini takip ettiğimiz karakterle vedalaşmak için biraz daha zamanımız olmalıydı. Onu yeni yolculuğuna, bir anda ortaya çıkmış bir gerekçe nedeniyle değil, kitap boyunca yaşadığı dönüşümün onu yola çıkmaya teşvik etmesiyle uğurlayabilseydik.

"Para Gürültüsü", yaşlı ama yaşlanmayan cadımız Latife Tekin'in -şimdilik- son romanı. Diğer Latife Tekin romanları gibi özel, lezzetli; diğer Latife Tekin romanları gibi diğer kitaplardan farklı. Okurun deneyimlemesi gereken, okuru alıp götürecek ve yeni ufukları gösterebilecek bir kitap. Okuru bol olsun.

3 Mayıs 2026 Pazar

Kontrol Kalemi: Tuğba Doğan - Nefaset Lokantası


Yayıncı: Yapı Kredi Yayınları

Kitap Editörü: Fahri Güllüoğlu

Kapak Tasarımı: Nahide Dikel

Sayfa Sayısı: 127

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Nefaset Lokantası" isimli romanda arıyoruz.

Bir kitabı okumaya neden devam edersiniz? Bu sorunun pek çok cevabı olabilir. Kitap hakkında övgüler duymuş, okumuşsunuzdur. Çok sevdiğiniz bir kişi kitabı çok seveceğinizi söylemiş, adeta size beğenme garantisi sunmuştur. Kitabın arka kapak yazısı hoşunuza gitmiştir. Belki de yazar maharetini konuşturmuş ve ilk cümleleriyle sizi avucunun içine almıştır. Yakın zamanlarda okuduğum "Baharda Ölmek" isimli romanda Ralf Rothmann tam olarak bunu yapıyor mesela. Öyle güçlü, öyle lezzetli bir dille öyle bir hikaye başlangıcı yapıyor ki kitabın geri kalanından apayrı bir yerde duran başlangıç sayfaları, sizi hikayenin devamına rahatlıkla götürürken kitabı bitirdikten sonra tekrar dönüp okunmak üzere orada duruyor. 

Bir ihtimal daha var. Başlangıç canınızı sıkar. Yazarın bir başka incelikli oyunudur bu. Kendinizi, okur olarak öyle bir durumda bulursunuz ki hikayenin başladığınız noktadan daha kötüye gidemeyeceğini düşünerek okumaya devam edersiniz. Üstelik hikaye, Türkiye'den gitmek gibi bir konu olunca can sıkıntınız bir kat daha artar; bu gidişin nasıl gerçekleşeceğini, gidenin ve kalanların hayatlarında ne gibi sonuçlar doğuracağını merak edersiniz. Tuğba Doğan'ın Nefaset Lokantası, henüz açılış sayfalarında bir cenaze merasimi ile Türkiye'den gitmek fikrini birleştirerek yukarıda bahsettiğim anlamda bir can sıkıcı açılışla karşılıyor okuru.

Kahramanımız Salih, bir gazeteci. Yıllardır çalıştığı gazeteden kovulunca Türkiye'yi terk etmeye ve Brezilya'ya taşınmaya karar veriyor. Veda yemeği, müdavimi olduğu -kitaba da adını veren- Nefaset Lokantası'nda yapılıyor ve okur olarak bizler de bu yemeğe katılıyoruz. Salih'in kararı üzerine bocalamaları, kararsızlıkları, bir yandan iç sesi tarafından dile getirilirken kalabalık masanın gündelik sohbetleriyle hoş bir tezat oluşturuyor. Kitap, en azından birinci bölüm, Salih ve masadakilerin hayatlarını kesitler halinde gördüğümüz bir yapıda planlanmış. Her kesit, Salih'e ve gitme kararına bir şekilde bağlanıyor. Romanın en keyifli bölümünün bu bölüm olduğunu söyleyebilirim. Salih'in sessizliği ile çevrenin gürültüsü arasındaki denge, Salih'in bocalamalarını okurken diğer karakterlerin hayatlarına da bakış atmak, anlatıyı rahatlatmış. Üstelik ülkede çokça konuşulan ülkeyi terk etmek konusunda farklı görüşleri görüyor olmak, kimilerimizin içinde bulunduğu duruma bir kez de dışarıdan bakmamıza yardımcı olarak önemli bir iş yapıyor.

İkinci bölümle beraber kitap başka bir rotaya yelken açıyor. Artık Salih ve Salih'in hayatıyla baş başayız. Ne yazık ki bu bölümle beraber anlatı ağırlaşıyor. Bir önceki bölümün çok sesliliği, Salih'in kitaba kattığı boğuculuğu ferahlatırken ikinci bölümle beraber Salih'in hikayesine dahil olan eski sevgili anlatısı, boğuculuğu biraz daha artırıyor. Salih'in bocalamasının altında ayrıca bir sebep daha olmalı mıydı? Emin değilim. İlk bölüm Salih'i, günümüz Türkiye'sinde rahatlıkla empati kurulabilir bir karakter olarak inşa ederken ikinci bölüm, onu alıp farklı bir yere, trajik bir kahramana dönüştürmeye çalışıyor. Ancak Salih, trajik bir karakter olarak sevilebilecek bir karakter değil. Onun güzelliği, bizden biri olmasında. Geçmişinde, okulunda, iş hayatında, yaşamda yaptığı hatalarda, bocalamalarda, kararsızlıklarında. İkinci bölümle bu karaktere bir derinlik eklemeye çalışmak, gereksiz bir çaba gibi hissettiriyor. 

Hatırlayacaksınız, bu kitap üzerinde bir süredir düşündüğümü söylemiştim. Kitabın beni düşündüren ilk yanı Salih'in bu dönüşümüydü. Daha doğrusu, yazar tarafından ikinci bölümden itibaren dönüştürülüşüydü. Üzerinde düşündüğüm diğer nokta ise kimi zaman kitaptan uzaklaşmama neden olan anlatım tercihleriydi. İlk bölümün anlatımı, farklı karakterlerin kattığı çok seslilik ve canlılık ile daha yaşayan bir anlatım iken ikinci bölümle beraber biraz daha kasvetli, biraz daha aforizma ağırlıklı bir anlatım görüyoruz. Bölümün büyük bir kısmının bu şekilde kurulması, üzerinde durup düşüneceğimiz cümlelerin etkisini kaybetmesine neden oluyor. Hal böyle iken birinci bölümün sonunda kitabın sonuna bırakılan oltadaki yemi yutmak istiyorsunuz, ancak takip etmek zorlaşıyor.

Nefaset Lokantası, ilginç bir kitap. İlk bölümü, kesinlikle okunmalı. İçinizi sıkacak, bazı düşüncelerinizi çat diye yüzünüze vuracak ve belki de karnınızı acıktıracak. İkinci bölüme geçmek için sizi heyecanlandıracak da. Bu nedenle şans verilmesi gerekiyor. Ancak dikkatli olmanızı öneririm. Her yemek, her damağa göre olmayabilir. İkinci bölümden memnun olmayabilirsiniz. Elbette her okurun kendi damak tadı vardır. Ben beğenmedim diye siz de beğenmeyeceksiniz diye bir kural yok. Beni yalnızca yemeği sizden önce tatmış, biraz tuzlu olduğunu söyleyen bir dostunuz olarak düşünün. Ben de daha fazla yemek göndermesi yaparak canınızı sıkmadan buradan sessizce uzaklaşayım.


Teselli Puanı: 3.5/5

20 Şubat 2026 Cuma

Anlatılmayanın Gücü

Yayıncı: İthaki Yayınları

Çeviren: Sevin Okyay

Yayıma Hazırlayan: Alican Saygı Ortanca, Selçuk Aylar

Kapak Uygulama: Hamdi Akçay

Sayfa Sayısı: 200

Hayır, "Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az." cümlesiyle başlayan klişeleşmiş açılışla başlamayacağız. 
Klişeler iyidir, özellikle de gerçekten iyi bir amaca hizmet ediyorlarsa. Tekrarlar da iyidir. Ama konumuz bu değil.
Konumuz, Cormac Mccarthy'nin Yol isimli romanı. Kitabı dün öğle molamda bitirdim. Üzerine düşündüm, fikirlerimin üstüne uyudum ve şimdi karşınızdayım. 
Bir baba ve oğlu, bir felaket yaşamış Amerika topraklarında hayatta kalmak için yolculuğa çıkarlar. Amerika'ya ne olduğunu, Dünya'nın geri kalanının aynı felaketten etkilenip etkilenmediğini, kahramanlarımızın ne kadar süredir yolda olduklarını, yaşanan felakette hayatta kalmayı nasıl becerdiklerini bilmiyoruz. Kahramanlarımızın adını bile bilmiyoruz, yalnızca baba ve oğul. Hatta aralarında gerçek bir akrabalık var mı, onu da bilmiyoruz.
Çünkü yazar, bunların hiçbirini anlatmıyor. Felaketten öncesine dair babanın yaşamından kesitler aktarıyor, bir annenin varlığını öğreniyoruz mesela. Ama kahramanlarımızı sayfalar boyunca izlerken onlara dair kayda değer bir şey öğrenemiyoruz. Çocuk, yalnızca masum bir çocuk olduğu için mi önemli? Babanın varmak istediği yer, yolculuğun nihai hedefi neresi? Bilmiyoruz.
Çünkü yazar, bunların hiçbirini anlatmıyor. Yol'u mutlaka okunması gereken bir kitap haline getiren de bu. Bilemiyorum, siz de aynısını hissediyor musunuz ama yaşanan büyük felaketlerin ardından sessizliğe gömülmek bana çok insani geliyor. Romandaki ölçeğiyle büyük bir felaket yaşamadık ama yaşadığımız küçük toplumsal felaketleri düşünün. Boğazınızın düğümlenir doğru sözcükleri bulamazsınız, bulsanız da konuşmak istemezsiniz. Bir anlamı yoktur.
Şimdi bir de Amerika'nın tamamını -belki de bütün Dünya'yı- etkileyen bir felaketi düşünün. Sessizlik, her yere hakim olmuş. Belli ki medeniyet çökmüş ve insanlar, hayatta kalmak için birbirlerini avlar hale gelmiş. O halde ses, en ufak bir gürültü dahi, tehlike demek. Sizi bulabilir, peşinize düşebilir ve elinizde kalanları, hayatınızla beraber alabilirler.
Yazar, bütün bunları anlatıyor. Babanın ve oğlunun temkinli adımlarında, güvenliği elden bırakmayan hareketlerinde ve birbirleriyle olan kısıtlı iletişimleriyle felaket sonrası dünyanın tekinsizliğini çok iyi anlatıyor. Sessizliği, anlatının bir gücü olarak kullanıyor. Bununla da yetinmiyor. Sorularımıza karşı sessiz kalıyor, anlatmamayı tercih ediyor. Anlatılmayanın gücü, burada ortaya çıkıyor. Dünyaya ne oldu? İnsanlar neden böylesine vahşileşti? Sahile varınca ne olacak?
Sessizlik.
Okurun sorduğu soruların cevaplarını satır aralarına saklayan kitaplar vardır. Cevapları altın bir tepside sunmayıp okuru oyuna davet eden kitaplar vardır. Bazı kitaplar ise sorulara cevap vermez. Her sorunun ardında bir umut vardır, cevabın olduğuna dair bir umuttur bu.
"Yol" umudun sönmekte olduğu bir kitap. Sessizliğin, cevapsızlığın sebebi belki de budur.
Ancak umutsuzluğa kapılmayın. Baba ve oğul, kitap boyunca ateşi taşıdıklarından bahseder. Belki bu ateş, o cılız umuttur. Kurtuluşun, yeniden doğuşun, cevabın ve sesin ateşidir.

Teselli Puanı: ...-5

31 Ocak 2026 Cumartesi

Yokuşu Tırmanmadan Önce

 


Geçenlerde Arkadi ve Boris Strugatski'nin "Yokuştaki Salyangoz" kitabını bitirdim. Kitabın sonunda Boris Strugatski tarafından yazıya kadar da niyetim, kitap hakkında bir Kontrol Kalemi bölümü hazırlamaktı. Ancak yazıdan sonra fikrim değişti. Yazının içeriği kadar kitaptaki yeriydi kararımı değiştiren.
Yazının neden kitabın sonuna konulduğunu anlayabiliyorum. Romanın yazılış öyküsünü, romandaki olaylardan da bahsederek anlatması, karakterlerini ve mekanını ele alması gibi makul nedenlerle bir önsöz olarak yayınlanması tercih edilmemiş. Sebeplerden bir tanesi, belki de okurun okuma keyfini baltalamamak. Önce romanı deneyimlemesini isteyip ardından romana ilişkin açıklamaları yayınlamak, bir yayıncı için en sorunsuz yol. Ama Yokuştaki Salyangoz özelinde öyle mi? Yoksa, bu yazıyı önsöz olarak yayınlamak daha doğru bir tercih olabilir miydi?
Açıkçası kafam karışık. 
Kitaptaki sürprizleri bilmeden okumaya girişmenin alınacak hazzı artıracağını kabul ediyorum. Bazı kitaplar için bu sürpriz olayının çok daha önemli olduğunu da biliyorum. Polisiye romanları ele alalım mesela. Okura sundukları en büyük vaat, suçun faili ve nasıl işlendiğine ilişkin tatmin edici bir cevap. Bu cevap, çoğunlukla okurun düşünmediği ya da düşünüp zayıf bulduğu ihtimalin doğru cevap olduğunu gösteren kanıtların önüne konulmasıyla veriliyor. Faili bilerek okumaya başlayacağımız bir polisiye, ister istemez etkisini kaybedecektir. Bu konuda hiçbir itirazım yok.
Kimi bilimkurgular için de bu durum geçerli. Hikayenin düğümünün nasıl çözüldüğünü bildiğinizde sanki yazarın elindeki kuvvetli silahlarından birini elinden almış oluyorsunuz. Empire Strikes Back'in o meşhur sahnesini düşünün. Sahneyi ilk defa izlediğiniz andaki heyecanınızı, zaten biliyor olsaydınız yaşayamayacağınızı kabul edersiniz. 
Bu açıdan sürpriz elementi, okurları avuçlarına almak için yazarların kullanışlı araçlarından bir tanesi. Ancak tek araç değil. Elbette ki tek başına da yeterli değil. Yetseydi, sürekli şaşırtmacalarla dolu hikayeler okur dururduk. Ancak buna o kadar da prim vermiyoruz. 
Düşünün bir, bu dediğimize hak vereceksiniz. Daha okurken Frodo'nun yolculuğuna dair aklımızda bir son oluyor. Raskolnikov'un eylemlerini bilmemize rağmen ikinci defa Suç ve Ceza'yı okuyabiliriz. Bir adım daha atıyorum. Bazen hikayeyi bilmek, emin olmadığımız bir kitabı okumaya ikna edebilir.
Spotify'da "Fularsız Entellik"i dinliyorum. Bu aralar Isaac Asimov'un "Vakıf" serisi üzerine konuşuyor ve seriden hikayeye yönelik bol bol spoiler veriyor. (Lafı geçmişken sitem etmeden geçmeyeyim: Yeni bölüm nerede insafsız? Ocak da bitti.) Ben Vakıf serisini okumadım. Ancak bu seriyi dinledikten sonra kesinlikle okumaya karar verdim. Dinlediğim hikaye çok hoşuma gitti, şimdi de bu hikayeyi okumak için büyük bir heyecan duyuyorum.
Peki neydi beni ikna eden? Hikayeyi dinlemeye devam edip hiçbir zaman okumayabilirim. Neticede hikayenin ana temasını, temel izleklerini dinlemiş olacağım. Zaten unutacağım karakter isimleri gibi detayları dinleyip unutmamla okuyup unutmam arasında bir fark yok. O zaman neden, okumaya ikna oldum?
Hikayenin nasıl yazıldığını, nasıl işlendiğini ve nasıl devam ettiğini merak ediyorum. Temposunun yavaşladığı, hızlandığı, dört nala koşmaya başladığı yerleri görmek istiyorum. İlgi çekici bir evren olduğunu bir incelemeyle ikna oldum, hikayenin temeline ilişkin yine aynı incelemeden bilgi aldım. Yani hazırlığımı yaptım.
Yolculuğa çıkmak için bazen hazırlık yapmanız gerekir. Kimi zaman bu hazırlıktır gözümüzü korkutan, bizi hareketsiz bırakan. Kimi zaman hareketsiz durmak istemediğimiz için hazırlıksız düşeriz maceranın peşine. Kervanı yolda düzeriz deriz ama ne kadar başarırız, meçhul. Bir okur olarak kimi kitaplar için böyle hazırlıkların gerekli olduğuna kaniyim. Bu arada hazırlıktan kastım, okumaya başlamadan önce sayfalarca araştırmak, saatlerce video-makale izlemek değil. Ancak gerekirse hikayeden sürpriz bozacak detaylar almaktan korkmadan, kitaptan alınacak hazzı -okuma hazzını- artıracak hazırlıkları kastediyorum.
Başladığımız noktaya dönersek "Yokuştaki Salyangoz", karışık bir kitap. Benim tavsiyem, kitabın sonundaki yazıyı bir önsöz niyetine en başta okumanız. Okurken karşılaşacaklarınızla yokuşu tırmanmadan önce karşılaşmanız daha iyi olur. Merak etmeyin, bir şey kaybetmeyeceksiniz, aksine önünüzde yeni "patikalar" açılacak. 

Görüşürüz.

24 Ocak 2026 Cumartesi

Kontrol Kalemi: Iain M. Banks - Cebirci


Yayıncı: İthaki Yayınları

Çeviren: Kemal Baran Özbek

Yayına Hazırlayan: Burcu Arman

Sayfa Sayısı: 736

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Cebirci" isimli romanda arıyoruz.

İyi bir bilimkurgu eserinden beklentiniz nedir? Bu soruyu derinlemesine düşünün. Çünkü bu kitaptan alacağınız (veya alamayacağınız) zevk, bu soruya vereceğiniz cevaba bağlı. Çünkü "Cebirci", tarif etmesi zor bir bilimkurgu eseri.

Işık hızına erişmenin henüz mümkün olmadığı gelecekte insanlık, yine de gayret etmiş ve evrenin büyük bir kısmına hakim olmayı başarmış. Üstelik bu evrende yalnız olmadığını da öğrenmiş ve evrendeki diğer canlılarla birlikte yaşamaya başlamış. Işık hızının geçilememiş olması önemli bir detay, çünkü evrenin büyük bir kısmına yayılmış olan Mercatoria yönetimi, evrenin eşsiz uzunlukları arasındaki ulaşım, iletişim ve yönetim meselelerinde hep bu sınıra takılıyor. Aylar, yıllar hatta yüz yıllarla ölçülen mesafeleri yönetmek, başlı başına bir problem. Üstelik yönetime karşı çıkan ve düzenli aralıklarla farklı sistemlere saldıran farklı insan topluluklarına karşı da tetikte olurken devasa sistemin herhangi bir yerine savunma amaçlı gemi göndermenin aylar sürebileceğini hesaplamak da dikkate alınması gereken bir sorun. Neyse ki bilinen birkaç solucan deliği var ve bu solucan delikleri sayesinde uzaktaki birkaç sistemi, merkeze bağlamak mümkün. Ancak solucan delikleri de kendi tehlikelerini barındırıyor, çünkü bu deliklerin yakınlarına kurulmuş olan tesisler, doğal olarak açık hedef ve bir tesisin yok edilmesi, sistemin merkeziyle periferi arasındaki bağlantının, yeni bir tesis inşa edilene kadar geçecek yüzlerce yıl boyunca kopması demek.

Anlayacağınız, kurulan düzen esasında çok da sağlam değil. Buna bir de kendi içinde bürokrasinin demir kafesine hapsolmuş bir insanlık ekleyin. Farklı amaçları takip eden farklı oluşumlar, yetki paylaşımı konusunda belirsizlikler, buna rağmen yönetilmesi gereken bir evren. İyi bir bilimkurgu için yeterli mi?

Belki başka bir kitapta evet. Ancak burada hayır. Buna bir de merkezin dışından gelen büyük bir istila filosunu ekleyin. Rahip Luciferious önderliğinde gelen bu filoya karşı savunma oluşturmak kolay değil, çünkü merkezden istilanın gerçekleşeceği yere varmak çok uzun. Savunma donanması gelene kadar işgalin bitmiş, işgale gelenlerin savunmak amacıyla gelenleri savunmaya rahat rahat hazırlanmaları ihtimali yüksek. Ancak bir ihtimal var; bir söylenti, bir efsane. "Ahali Listesi" ve "Dönüşüm". Her şeyi değiştirebilecek bir bilgi.

Bu noktada biraz Ahali'den bahsetmek gerekiyor. Merak etmeyin, kitapta uzun uzun onları okuyacaksınız. Neredeyse evrenin kendisiyle yaşıt olan bu uzaylı ırkı, evrenin geri kalan mensuplarına karşı son derece kayıtsız. Artık unlarını eleyip eleklerini asmış bir kafa yapısındalar. Evrenin farklı yerlerindeki gaz gezegenlerinde, rahat bir şekilde yaşayıp gidiyor; onlarla muhatap olunmadığı sürece kendilerinden küçük gördükleri diğerleriyle pek muhatap olmuyorlar. Buna rağmen oldukça ilgi çekiciler.

Bir kere konsept, şahane düşünülmüş. Evrenin güçlü, atik ve hırslı canlıları karşısında milyarlarca yıl yaşayabilen bir ırk. Kısa vadeli anlaşmazlık olarak gördükleri pek çok soruna karşı kayıtsız, her şeyi hor görmeye hazır, kendi içlerine kapanmış bir topluluk olarak Ahali, kendi geleneklerinin araştırılmasına ise açık. Kendilerini çok beğendikleri için dışarıdan gelen araştırmacılarla belirli seviyede bilgi alışverişi yapmaya oldukça istekliler. Baş karakterimiz Fassin Taak da işte bu araştırmacılardan bir tanesi.

Ahali hakkında araştırma yapan Fassin, tıpkı diğer araştırmacılar gibi Ahali hakkında elde edilen bilgilerin ne kadarının doğru olduğundan sürekli şüphe etmektedir. Ahali mensupları kendileri hakkında sürekli hikayeler anlatmakta, teknolojik olarak çok ileride olduklarını, gerekirse evrendeki diğer ırklar için çok can sıkıcı olabileceklerini gülerek anlatmaktadır. Ancak onlarla birlikte yaşayan araştırmacılar, Ahali mensuplarının teknoloji konusunda çocuklar gibi beceriksiz göründüğünü raporlamaktadırlar. Bunun gibi başka belirsizlikler de vardır. Sanki Ahali, kendisini bir sisin ardında tutmak istemekte; pek çok konu hakkında konuşarak gerçeği bulandırmaktadır. Ahali'ye karşı duyulan kafa karışıklığının sebebi, Ahali'nin de yayılmasında payının olduğu söylentilerdir.

Bu söylentilerden bir tanesi de "Ahali Listesi" adı verilen ve evrendeki bütün solucan deliklerinin yer aldığı liste veya o listeyi elde etmeyi sağlayacak cebirsel formüldür. Fassin, bir araştırması sırasında elinden çıkardığı belgenin, bu liste için önemli bir ipucu olduğunu öğrenince asıl maceramız başlar. Mercatoria yönetimi, yaklaşan işgale karşı bu listenin önemini fark eder ve Fassin'den bu listeyi bulmasını ister. Fassin, işgal tehdidi altındaki sistemini kurtarmak için bu listenin peşine düşecektir.

Fark ettiğiniz üzere özetlemesi dahi oldukça zor bir kitap Cebirci. Üstelik daha size bahsetmediğim farklı anlatılar da var: Bir intikam hikayesi, evrenin geçmişine yönelik anlatılar, yönetimden uzağa gitmek zorunda kalanların neden bunu seçtikleri, rahip Luciferious'un sadist zevkleri ve bolca bilgi. Evrendeki ırklara, yerlere, oluşumlara dair sayfalarca bilgi.

Kabul etmeliyim ki Ahali hakkında okumak çok keyifli. Çünkü yazarın inşa ettiği dünya, üzerine düşünülmüş ve okuru da üzerine düşünmeye davet eden bir dünya. Ahali de konsept olarak çok iyi düşünülmüş bir fikir. Ancak iş bu fikri uygulamaya gelince işler biraz sarpa sarmış.

Ursula K. Le Guin, Asimov, Douglas Adams. Bilimkurgunun üç farklı ismini burada anmamın sebebi, kitapta bu üç ismi hatırlatacak bölümler bulacak olmanız. Bir toplumun yaşayışı üzerine Le Guin'in eserlerindeki titizliğini anımsatan pasajlar, Asimov'un orijinal fikirlerini anımsatacak kadar orijinal fikirler ve Douglas Adams'ın mizahını anımsatan diyaloglar. Son derece uzun olan Cebirci, farklı bölümlerinde sizi farklı kitaplar okuyormuşsun hissine götürecek. Hızlı ve ilgi çekici bir girişle sizi içine alacak. Hikayede ilerledikçe yolunuzu kaybettiğinizi düşünecek, bir noktada ise işlerin rayına girdiğini sanacaksınız. Bu nokta kritik, çünkü kitap son sürat finale giderken her şeyin nasıl bağlanacağını merak edeceksiniz. O anda ne hissedeceğiniz, iyi bir bilimkurgu eserinden beklentinizin ne olduğuna yönelik başta sorduğum soruyla alakalı olacak, yine. Bu dağınık roman, sizi tatmin edebileceği gibi hayal kırıklığına da uğratabilir. Çünkü vazgeçilmesi gereken bazı hikaye akışlarından vazgeçilmediği, bunun da esas anlatıyı ağırlaştırdığı açık. Bu ağırlıklardan kurtulmak için atılan adımların bir kısmına ikna oluyorsunuz, ancak bazı adımlar, okuru -en azından beni- ikna etmedi.

Bunu pek sık düşünmem, ancak kitabın uzun olduğunu düşünüyorum. Okurken zaman zaman kaybolmak, bir önceki bölüme dönüp ne olduğunu anlamaya çalışmak, pek canımı sıkan konular değil. Kimi kitapların kolay anlaşılamıyor olması gerekir. Ancak Cebirci, tam olarak o kitaplardan değil. Buradaki dağınıklığın müsebbibi, yazar. Onun tercihleri kitabı uzun, yer yer karışık ve ne yazık ki zaman zaman sıkıcı kılmış.

Cebirci kesinlikle kötü bir kitap değil. Hatta aksine, uğruna belki de en uzun "Kontrol Kalemi" bölümü yazılmayı hak edecek kadar iyi bir kitap. Ancak bir başyapıt değil. Muhakkak okunması gereken bir bilimkurgu eseri mi? Baştan uyarayım, iyi bir bilimkurgu eserinden beklentinizin ne olduğu sorusuyla alakalı olarak değişebilecek bir cevap bu.

Benim cevabım belli. 

Her şeye rağmen muhakkak okunması gereken bir bilimkurgu eseri.


Teselli Puanı: 4/5

30 Aralık 2025 Salı

Liste Güncellemesi

Merhaba.
Daha önce bir süredir uğraştığım kitap listesini paylaşmıştım (tık tık). Bir zamanlar adı "Genel Kamu Hukuku Dersinde Önerilebilecek Kitaplar" olan, ancak sonradan adını kaybeden bir liste bu. Her liste gibi sübjektif. Tamamen benim okurken büyük keyif aldığım ve hukuk öğrencilerinin okumaları gerektiğini düşündüğüm kitaplardan oluşuyor. Elbette akla ilk gelen kitapları (Dava, öhöm) almak istemedim. Hukukla ilişkisi biraz daha silik olabilen, belki bu ilişkiyi aratacak kadar silik birkaç  kitap varken geleceğin hukukçularına belirli bir bakış kazandıracağını düşündüğüm kitaplar da var. Örneğin, "Biçem Alıştırmaları" gibi deneysel bir metin "şimdi hukukla ne alaka?" diye düşündürebilir. Ancak bir hukukçu metinlerle haşır neşir olacaksa -ki olacak-, bu kitabı da okuması gerekli, diye düşünüyorum.
Listeyi en son "Terra Nostra" ile güncellemişim. O zamandan bu zamana Homo Zapiens, Zübük, Şok Dalgası Süvarisi, Sayın Başkan, Hayvan Hükümranlığı, Kurtların Tarihi, İşsizler Okulu, Goethe'nin İnfazı, Işıklar Ülkesi, Kralın Laneti, Şiddetin Tarihi, Tanrı Claudius, Mevki Uygarlığı, Balıkçıl Gözü, Vulcan'ın Çekici ve Tebaa eklendi. Yine farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda geçen farklı türlerde kitaplara yer verdim. Listenin gittiği yer ve çeşitliliği hoşuma gidiyor. Bu nedenle listenin geldiği noktayı aralıklarla sizinle paylaşmayı seviyorum. Umarım sizin de hoşunuza gidiyordur. 

Peki bu kitapları okuyunca ne olacak? Daha iyi bir hukukçu mu olacaksınız? Elbette, tek başına bu kitaplar sizi daha iyi bir hukukçu yapmayacak. Ancak şunu temin edebilirim, bu kitapları okuduktan sonra, okumadan önceki halinizden daha kötü bir hukukçu olmayacaksınız, olamayacaksınız. Zaten önemli olan da bu değil mi?
 

19 Aralık 2025 Cuma

Edebiyat Tarihinin En Sevimsiz Karakteri ya da Siz Bu Adamı Zaten Tanıyorsunuz


Onu gördünüz! Ortalama zekaya sahip vasat bir insan, fırsatlara ve ortama bağımlı, burada durum aleyhine olduğu sürece cesaretsizdi ve ama durum lehine döndüğü andan itibaren de büyük bir özgüven sergiledi.
Karşınızda Diederich Hessling. Kayser Almanyası'nın yılmaz savunucusu, Kayser'inin fikirlerinin destekçisi, düşmanlarının korkulu belası. Gerçek bir vatandaş, yorulmaz bir savaşçı. Aynaya baktığında kendinde bu özellikleri gördüğüne şüphe yok. Biz okurlar ise başka bir Hessling görüyoruz: Korkak, konformist, ikiyüzlü, düzenbaz ve bencil. Belki de edebiyat tarihinin en sevimsiz karakteri. 



Yayınlandığı dönemde büyük bir gürültü koparmış olan "Tebaa", bir bildungsroman. Başkarakterimiz Diedrich Hessling'e çocukluğundan yetişkinliğine, okul yıllarından iş hayatında kazandığı başarılara kadar eşlik ediyoruz. Çocukluğundan gelen itaatkar yapısının Kayser Almanyası'nın istediği vatandaşa dönüşme sürecini okuyoruz. Kayser'ine ve ideallerine tutkuyla bağlı, onun hayallerindeki Almanya için herkesle mücadele etmeye, gerekirse canını vermeye hazır. İç ve dış düşmanlarla mücadele edilmesi gerekiyorsa en ön sırada o koşar, en çok o çaba gösterir ve düşmanlarına diz çöktürene kadar vazgeçmez. Yeter ki değeri bilinsin ve iktidar kazanından birkaç damla da ona düşsün. Kepçeye bile gerek yok, ufak bir tahta kaşık verilsin. Verilsin ki kazana göz dikenlerin kafasına tahta kaşıkla vurulabilsin.

"İnsan mı?" Diederich gözlerini devirdi. "Onlar iç düşman!"
Agnes'in yine ürktüğünü görünce biraz sakinleşti. 
"Eğer ayaktakımı yüzünden bütün caddelerin kapatılması hoşunuza gidiyorsa mesele yok."

Bütün amacı budur aslında: Kendi mikro iktidar alanında, kendisine karşı koyamayacak insanları ezebilmek. Dilinden düşürmediği ülküsü, bir araçtır sadece. İktidar aygıtının bir parçası olmak, elde ettiği güçle kendi hayatını kolaylaştırmak ve kazanç elde etmek için büyük laflar söyler. Özellikle destekleniyorsa, kendisi gibi düşünenler arasındaysa coştukça coşar. Yer yer iktidarın dilini ödünç alır, henüz iktidar konuşmadan iktidarın ne söyleyeceğini bilerek onun yerine konuşur. Bir hadsizliktir bu, farkındadır. Ancak iktidar, ses çıkarmaz. Ses çıkarmayarak onu onaylar. Böyle anlarda, iktidarın sesini almasının cezaya karşılık geleceğini bilmeden geçirdiği korku dolu günleri hatırlamaz; daha da böbürlenir. Veya azınlıkta kaldığında, sesi bastırıldığında, sahip olduğu mikro iktidarın ne kadar ufak bir zerre olduğunu fark ettiğinde bayılmak dahi ister. Bayılmak, bilincini kaybetmek, böylece tepki çekmemek, yenilmemek ister. Geri çekilir, arka planda kalır, planlar yapar, zor durumlardan kurtulur. Daha önce neredeyse kaybettiğini hatırlar ve arsızca saldırır. Korkar Diederich Hessling, kahraman olur.

İş hayatında zirveye yükselirken karakteri tam tersi istikamette ilerler. Kayser'inden başka sevdiği kimse yoktur. Annesi dışında onu seven kimse yoktur. Netzig'in en güçlü adamı olmuştur, istediğini başarmıştır ama iktidar aygıtı karşısında hala ufaktır. Ancak bunu dert etmez, diğerlerinden daha büyük olduğu sürece küçük kalmayı, başkalarını ezebildiği sürece ezilmeyi bir sorun olarak görmez. Olması gerekenin bu olduğunu düşünür. Ezebiliyorsa ezmelidir. İktidar karşısında ise tebaa olduğunu akıldan çıkarmamalıdır.

Bir an vardı. Bir umut ışığı, Diederich'i değiştirecek bir ihtimal vardı. Henüz Berlin'de üniversitede okurken tanıştığı Agnes'in ona olan aşkı, Diederich'in hayatının dönüm noktası olmaya adaydı. Agnes ile birlikte olabilir, onunla taşrada sakin bir hayat yaşayabilirdi. Öğrenci birliğinden ayrılır, gerçekten sevdiği kadınla bambaşka bir yaşam sürebilirdi. Ancak zamanı gelince bu ihtimali elinin tersiyle iter. Agnes'i hayatından çıkarır, kızının durumunu konuşmaya gelen babasını ise önce rezil, ardından kovmaktan beter eder. O noktadan itibaren Hessling için her şeye rağmen içimizde taşıdığımız sempati de kaybolur. Dibe doğru giderken kariyerindeki yükselişini okuruz. Kitabın devamı okur için bir sinir harbine dönüşür. Hessling girdiği işlerde ve politikada başarılı olur. Kurduğu planlar bir şekilde gerçekleşir, rakiplerini alaşağı eder. Zorluklarla karşılaşsa da her zorluktan bir şekilde kurtulur. Yaptıklarının karşılığını görmez, bir şekilde paçayı sıyırır. Roman bir sinir harbine dönüşür. Hessling gibiler yükselir; çünkü zaman Hessling'lerin zamanıdır.

Edebiyat tarihinin en sevimsiz karakteridir Hessling ve ne yazık ki siz bu adamı zaten tanıyorsunuz. "Tebaa" zamansız bir roman; Hessling ise ne yazık ki zamansız bir karakterdir.

10 Aralık 2025 Çarşamba

Kontrol Kalemi: Christopher Isherwood - Mr. Norris Aktarma Yapıyor


Yayıncı: Yapı Kredi Yayınları

Çeviren: Betül Kadıoğlu

Editör: Darmin Hadzibegoviç

Sayfa Sayısı: 184

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Mr. Norris Aktarma Yapıyor" isimli romanda arıyoruz.

Kimi romanlar şölen gibidir. Yalnızca tek bir ögeyi başarıyla işleyerek bu şölen havasını elde etmek mümkündür: Anlatılan olay, hikayenin geçtiği zaman ve mekan ya da hikayedeki tek bir karakter. Diğerleri eksik hissettirse de tek bir nitelik dahi sizi şölene davet eder. Kimi romanlarda ise anlatılan olaylar, hikayenin geçtiği zaman ve mekan ya da unutulmaz karakterleriyle tamamıyla bir şölende hissedersiniz. Üzerine yazarın hikayesine uygun tempolu anlatımı da eklenince okuma zevkiniz katlanarak artar.  "Mr. Norris Aktarma Yapıyor" ikinci kategoriye giren bir roman, her şeyiyle bir şölen.

Hikayemiz iki dünya savaşı arasında Berlin'de geçiyor. (Zaman ve mekan tamam)

Başkarakterimiz William Bradshaw, Berlin'de Alman öğrencilerine İngilizce özel ders veren bir genç. Berlin'e giden trende çok ilginç bulduğu bir beyefendiyle Mr. Norris ile tanışıyor. Trende öylesine başlayan sohbetleri dostluğa dönüşürken Bradshaw ile birlikte biz okurlar da Albert Norris ismindeki bu ufak tefek, ilginç beyefendi hakkında daha fazla şey öğreniyoruz. (Karakterler ve olay da tamam)

Bir yandan Albert Norris'in ne işler peşinde olduğunu öğrenmeye çalışırken diğer yandan bir dönüşümün arifesinde olan Berlin'in o dönemki çılgın yaşantısına göz atıyoruz. Yükselen politik mücadele, bir yabancının gözünden anlatılıyor. Bradshaw, dostu Albert'in maceralarına dahil olurken kendini Almanya'nın politik değişiminin isteksiz gözlemcisi olarak buluyor. Biz okurlar da görece kısa romanda Bradshaw'a eşlik ediyoruz. Norris'in hakkındaki iddiaların aslını merak ediyor; öte yandan zaten sonunu bildiğimiz hikayeyi, hikayenin geçtiği zaman orada olan, ancak ne olduğunu tam olarak anlayamayan birinin gözünden okuyoruz. Finalde Berlin dönüşüyor, Bradshaw dönüşüyor, okuduğumuz karakterlerin büyük bir kısmı dönüşüyor.

Mr. Norris?

Eh, o aktarma yapmaya devam ediyor diyebiliriz.

Sanırım.


Teselli Puanı: 5/5

3 Temmuz 2025 Perşembe

Kontrol Kalemi: Robert Graves - Ben, Claudius


Yayıncı: İş Bankası Kültür Yayınları

Çeviren: Dost Körpe

Editör: Gamze Varım

Sayfa Sayısı: 528

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Ben, Claudius" isimli romanda arıyoruz.

Roma İmparatorluğu hakkında çok sık düşünen biri değildim. Derste imparatorluğun son zamanlarını ve feodal döneme katkılarını anlatmadan önce düşünür, aralıklarla da Roma tarihi üzerine okur, izlerdim. Ancak son birkaç aydır daha sık düşünür oldum. Önce HBO'nun muazzam ötesi Rome'unu izledik (Sen de yargılanacaksın HBO!), ardından dizinin etkisiyle daha geçen sene okuduğum "Ben, Claudius"u bir kez daha okudum. Artık Roma hakkında daha sık düşünen biriyim.

Robert Graves, Roma'nın dördüncü imparatoru Claudius'un kaleminden Augustus, Tiberius ve Caligula dönemlerini anlatırken iktidar hırsı üzerine zamansız bir esere imza atmayı başarmış. Saray oyunları, politik mücadeleler, savaşlar ve arkadan iş çevirmeler. Entrikanın bitmediği, son sayfaya kadar devam ettiği bir anlatı "Ben, Claudius". Graves, tarihsel gerçekleri temel alarak kurduğu anlatısında bütün bu keşmekeşin içinde beceriksiz, düşük zekalı ve işe yaramaz görülerek eğlence konusu haline getirilen tarihçi Claudius'u baş karakter olarak seçmiş ve böylece okuru sıkmadan isim ve olay bombardımanının  nasıl yapılacağı problemine iyi işleyen bir çözüm bulmuş. Kendini yetiştirmiş, çok okuyan, iyi yazan Claudius'un tarafsız bir şekilde kaleme almaya söz verdiği tarih kitabını okuduğumuz söylenince kitabın yapısını tahmin etmek zor olmuyor. Claudius, titizlikle İmparatorluk'ta yaşananları anlatıyor. Arada kendi hayatındaki gelişmelere de yer vermiyor. Tarihçi olduğu için değil, imparatorluk ailesinde yer aldığı ve bir şekilde kendisini olayların içinde bulduğu için yapıyor bunu. Böylelikle kitap, bir tarih çalışması olmadığını her seferinde gösteriyor. 

Hikaye elbette imparatorlar ve imparatorluk üzerinden ilerliyor; ancak anlatıcımız ve ana karakterimiz Claudius'un yanında bahsedilmesi gereken ilk isim, kalan üç imparator değil. Bu üç imparatorun hayatına, iktidarına ve Roma'nın kaderine müdahale etmiş olan Livia. Augustus'un sevgili eşi, Tiberius'un annesi ve Caligula'nın büyük büyük annesi. İktidar hırsının ete kemiğe bürünmüş hali olan Livia, Graves'in kaleminde unutulmayacak bir karaktere dönüşmüş. Sıradan bir kötü karakter değil. İktidar hırsı olan bir insan sadece. Hatta romanda da belirtildiği üzere Tiberius ve Caligula gibi zorbaların eylemlerine karşın İmparatorluğun yıkılmamasının tek nedeni, Livia'nın kurmuş olduğu idari sistem. Bu nedenle Livia'yı salt kötü bir karakter olarak görmek mümkün görünmüyor. Esasında birkaç karakter dışında hiçbir karakter hakkında kesin kanıya varmak mümkün değil. Augustus'un büyük bir imparator olduğu kadar büyük bir çocuk olduğu söyleniyor. Tiberius'un tiranca yönetiminin nedenleri ve Caligula'nın kibrinin nereden kaynaklandığı ele alınıyor. Graves, bu karakterlerle akraba olan Claudius'u kullanarak bu karakterleri anlamak istiyor. Okura da onları bütün yanlarıyla göstererek iktidar için mücadele edenlerin kimler olduğunu göstermeye çalışıyor.

Bu açıdan hala çağdaş bir eser. Roma İmparatorluğu'nu anlatıyor olması, kitabı elbette tarihi bir roman yapıyor. Ancak politika üzerine anlattıklarıyla çağı yakalayan bir roman. Roma İmparatorluğu, popülizmin icat edildiği topraklar değil; ancak popülizmin değerinin anlaşıldığı ve popülist siyasetin etkin olarak kullanıldığı bir coğrafya. Roma İmparatorluğunun siyasi çekişmelerini anlatan bu romanı içinde bulunduğumuz dünyayı düşünerek okumak, farklı bir okuma deneyimi sunacaktır. Roma Senatosu'nun işlevini nasıl yitirdiği, halkın gözünün nasıl boyandığı, politikacıların nasıl karar aldıkları ve kişisel hırsları için ne kadar ileri gidebilecekleri gibi noktaların binlerce yıl öncesinden bu zamana nasıl hiç değişmediklerini görmek, sizi şaşırtabilir. Aslında şaşırtmamalı. İnsan değişmedi ki binlerce yıllık tutkuları, duyguları, nitelikleri ve amaçları değişmiş olsun.

Neyse, ben Claudius'un hikayesine devam etmeye gidiyorum. Livia'ya verdiği bir söz var ve ne olacağını merak ediyorum.

Teselli Puanı: 5/5

10 Nisan 2025 Perşembe

Kontrol Kalemi: İsmail Kadare - Rüyalar Sarayı


Yayıncı: Jaguar Kitap

Çeviren: Finesa Xhibo

Editör: Berk Çetin

Sayfa Sayısı: 183

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Rüyalar Sarayı" isimli romanda arıyoruz.

İmparatorluğun dört bir köşesinde görülen rüyaları toplamak, tasnif etmek, yorumlamak ve her hafta "Ana Rüya" olarak tabir edilen, İmparatorluğun politikalarını belirleyecek esas rüyayı sunmakla görevli bir kurum: Tabir Sarayı, bir bakıma Rüya Bakanlığı. Meşhur Köprülü ailesinin (Qyprilli) genç üyesi Mark-Alem, Tabir Sarayı'nda işe başlar. Mark-Alem, Saray'ın koridorlarında kaybolurken biz okurlar da onu takip eder, onunla birlikte kayboluruz. Tıpkı sisli bir havada ilerler gibi yolumuzu tam tayin edemeden, dışarıdan gelecek yardıma her an muhtaç ilerleriz. Sisin dağılıp önümüzü görebildiğimiz o anı bekleriz.

Ancak "Rüyalar Sarayı"nda sisin dağıldığı bir an yok. Tıpkı rüyalar gibi muğlaklık üzerine inşa edilen roman, bu muğlaklığı aydınlatmak için harekete geçme konusunda bocalayan Mark-Alem gibi bir baş karaktere sahip olduğu için hikayesini sis perdesinin arkasından anlatıyor. Ancak kötü bir şey değil bu. Aksine, rüyaları yorumlayan bir bürokratik yapı fikrine son derece uyan bir tercih. Tabir Sarayı'nın labirenti andıran koridorları, belirsiz çalışma saatleri, karmaşık yapısı ve esasında en başta yaptığı işin muğlaklığı ve kötüye kullanıma açıklığı; tekinsiz bir ortam yaratıyor. Bu ortam yaratıldıktan sonra iki tercih yapılabilir: Ya bu tekinsizlikle mücadele edecek bir kahraman yaratacaksınız ya da kahramanınız bu tekinsizlikte boğulacak. İsmail Kadare tercihini Dava'nın Joseph K.'sını andıran bir karakter yaratmaktan yana kullanmış. Ancak bununla  yetinmemiş.

Meşhur Köprülüler ailesinin bir ferdi olarak aile adının altında bocalayan Mark-Alem, bütün bu bocalamalarına rağmen bürokratik merdivenin basamaklarını tırmanıyor. Rüyalar hakkında belirgin bir yeteneği olmasa da en önemli dairelerde çalışıyor. Öyle ki ailenin felaketine neden olacak rüya birkaç kez karşısına çıkıyor, ancak rüyayı yorumlayamıyor. Buna rağmen, felaket yaşandıktan sonra görevinde yükseliyor. İmparatorluğun üst kademelerinde yer alan dayısı Vezir'in bu işte ne kadar parmağı olduğu bilinmiyor. Bütün kitap boyunca yaptığı işte bocalayan, Tabir Sarayı'nın işleyişini tam anlamıyla çözemeyen ve rüyalar karşısında tedirginliğini atamayan Mark-Alem, ailesinin felaketi olan bir olayın ardından Saray'ın bürokratik merdivenlerini tırmanıveriyor (bürokratik koridorlarını geçiveriyor, demeliyim belki de). 

180 sayfalık bu kısa romanda Mark-Alem'i akıntıya kapılmış bir halde görüyoruz. Tabir Sarayı'nın koridorlarında molaya çıkan memurların akıntısına, rüyaların tekinsizliğinin akıntısına, günlerin akıntısına ve en sonunda bürokratik akıntıya kapılıyor. Akıntıya karşı çıkmıyor, kendisini akıntıya bırakıyor. Bu kabullenişin Mark-Alem'i Saray'ın en önemli mevkilerine getirmesi, kitap boyunca yer yer karşılaştığımız bürokrasi eleştirisinin zirve noktası oluyor. Ailesinin felaketine neden olan rüyanın gerçek anlamını, önüne birkaç kez gelmesine rağmen anlayamayan Mark-Alem, kurumun bir numaralı ismi oluyor. Bunun imparatorluk içindeki güç gruplarının mücadelesinin bir sonucu olup olmadığı ise muallakta kalıyor. 

İlk sayfada Mark-Alem'le beraber girdiğimiz Tabir Sarayı'ndan, son sayfada bu sefer Mark-Alem'i içeride bırakarak ayrılırken yanımızda bu belirsizlik kalıyor. Halbuki bürokrasi bize bunu vaat etmiyordu. Kesinlik, hız, netlik, teknik vs. Max Weber, modern bürokrasinin bu avantajları sayesinde demir bir kafese dönüşeceğini söylüyordu. Kadare, bir demir kafes inşa etmiyor. Belirsizlik ve tekinsizlik karşısında bir akıntı sunuyor. Biz belki kurtuluyoruz bu akıntıdan, neticede kitap bitiyor. Ancak akıntı durmuyor.

Teselli Puanı: .../5

21 Kasım 2024 Perşembe

Kontrol Kalemi: Joachim Zelter - İşsizler Okulu


Yayıncı: İş Bankası Kültür Yayınları

Çeviren: Regaip Minareci

Editör: Başak Güntekin

Sayfa Sayısı: 157

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "İşsizler Okulu" isimli romanda arıyoruz.

Bina yönetmeliğinde ve okul binasının çeşitli noktalarında asılı afişlerde bir cümle yer alır. 

Work is Freedom.

SPHERICON'a hoş geldiniz. O ne bir plan ne de bir programdır, bir tür sistemdir. SPHERICON'da bir okul günü sabah saat 6.15'te başlar, gece 23'te sona erer. Kursiyerlerin hiç boş zamanı yoktur. Çünkü SPHERICON'da boş zaman yoktur. Zaman bölünmüştür: Eylem zamanı, yapma zamanı, iyileştirme zamanı, yeni başlangıçlar zamanı, öğrenme zamanı, düşünme zamanı, düşünce tarzını değiştirme zamanı, kesintisiz başvuru çalışması zamanı...

SPHERICON, kursiyerlere en iyi CV'nin nasıl hazırlanacağını öğreten bir okuldur. İşin değil, iş aramanın öğretildiği bir tesistir. Dikkat çekici CV nasıl hazırlanır, geçmişin hoşa gitmeyen detayları nasıl değiştirilir, potansiyel iş verenlerin beğenisi nasıl kazanılır, hepsini SPHERICON'da öğrenirsiniz. Önemli olan bir işinizin olmasıdır. Bunun için tesisin her yerinde günün her saati, her bölümde ayrı bir karakterin iş arama macerasının gösterildiği "Job Quest" sürekli gösterilir. Arayış önemlidir.

Öyledir. Çünkü devir değişmiştir artık. Yirminci yüzyılın kampları, çalışmanın bireyi özgürleştireceğini ilan ederken yirmi birinci yüzyılda birey artık özgürleşmiştir. Çünkü çalışmak özgürlüktür. Veya özgürlük, çalışmaktır. 

Cümle, tersten de geçerli: Freedom is Work.

Artık dönüşüm tamamlanmıştır. Yeni bir çağa geçilmiştir ve ihtiyaç duyulan artık sadece çalışan insan değildir. İş arayan insana da ihtiyaç vardır. Bunu ne kadar profesyonel yapabilirse o kadar iyi. Çünkü çalışan, ensesinde her zaman iş arayanın soluğunu hissetmelidir ki daha çok çalışsın. İşini kaybetmesin.

Bu oyunda hedef, yalnızca bir iş pozisyonunu ele geçirmek değil, aynı zamanda başkasının elinden almak... Olabilecek en maceralı yollardan işyeri sahiplerini dinliyor ve gözetliyorlar, şifreleri kırıyor, başkalarının e-postalarına bakıyor, küçücük bir dikkatsizlik, bir zayıf nokta arıyorlar... Sonra bir anda can alıcı butona basıyorlar: "Job Attack."


Yakın gelecekte geçen İşsizler Okulu, konusu ve girişiyle okuru heyecanlandırıyor. Umut verici girişle birlikte ilk dikkat çeken, yazarın okurla hikaye arasına mesafe koyan üslubu. Okurla hikaye arasına SPHERICON giriyor. Onun bürokratik duvarlarına çarpıyor, sıkı planlanmış programının arasından hikayeye sızmaya çalışıyorsunuz. SPHERICON'un hikayesini okuduğunuzu düşünüyorsunuz. Kaldı ki yazar, SPHERICON'un hikayesinin nasıl anlatılacağını da açık açık söylüyor:

SPHERICON üzerine bir kitap yazılacak olsa, içinde gerçek insanlar olmazdı, insan figürleri bile olmazdı, olsa olsa değişken özgeçmişlerden parçalar ya da hayali bölümler olurdu... Karakterlerinin çoğunun bir isme bile ihtiyacı olmazdı. Olsa bile bunları mütemadiyen takas etmek ve değiştirmek için olurdu... Dili, SPHERICON dili olurdu: Yönetmen komutu gibi, özlü ve kısa. Yönetmen komutu kısalığına indirgenmiş hareketler ve yorumlar. Sürekli şimdiki zamanda kalan bir dil.

Özlü ve kısa. İşsizler Okulu'nu tarif edecek iki iyi kelime. Gerçekten kitabın yarısına kadar bırakın kahramanı, bir kahraman adayını bile görmüyorsunuz. Göreceğinizi de düşünmüyorsunuz. SPHERICON ve oradaki eğitmenlerden olan Fest tüm sahneyi kaplıyor. Ancak Fest bile bir karakter olarak orada değil, komutu verecek yönetmen olarak bulunuyor. Kursiyerlere nasıl iyi CV hazırlayacaklarını anlatıyor. Sürekli ve ısrarlı sorularla onları zorluyor.

İkinci yarıdaysa kitap farklı bir yöne sapıyor. SPHERICON'daki iki kursiyer Karla ve Roland, görmeyi umduğumuz distopyanın sonunu getirecek karakter adayları olarak beliriyor. Ancak sadece aday olarak kalıyorlar. Bir anda hızlanan tempoya ne yazık ki yetişemiyorlar. Öyle ki Roland'ı bir noktadan sonra görmüyoruz dahi. Bunun nedenlerini düşününce aklıma yalnızca kitabın başında hoşuma giden üslup geliyor. Bu farklı üslup, SPHERICON'u anlatmaya çok uygun. Ancak bir karakteri tasvir etmeye o kadar da uygun değil. Karla'yı anlatırken dahi soğuk, mesafeli kalıyor. Bu, belli ki bilinçli bir tercih. Ancak Karla'yla aramıza giren mesafe, kitabın vurucu olması gereken finalini de uzaktan izlememize, Karla'nın gördüğü manzarayı onunla görememize neden oluyor. Çalışma kamplarının modern (ancak elbette çağa uygun olarak değiştirilmiş) halini okuduğumuz romanda yine geçmişi hatırlatan bu finalin çok daha vurucu olması gerekirdi. Bu nedenle kitap, ne yazık ki tat kaçırabilecek bir final yapıyor.

Yine de ilginç bir okuma deneyimi sunması açısından şans verilmesi gereken bir eser.

Teselli Puanı: 3/5 

25 Ekim 2024 Cuma

Kontrol Kalemi: Barış Bıçakçı - Dünyaya Yeni Gelen Okurlar İçin



Yayıncı: İletişim Yayınları

Editör: Tanıl Bora

Kapak: Suat Aksu

Sayfa Sayısı: 131

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Dünyaya Yeni Gelen Okurlar İçin" isimli romanda arıyoruz.

Zaman zaman Barış Bıçakçı uğruyor hayatlarımıza. Bir anda yeni romanının geleceği haberini alıyor, o güne kadar bekliyor, çıktığı gibi okuyor, böylece onu dinlemiş oluyor ve ardından kendisini uğurluyoruz; bir sonraki eserine kadar. O da iki eseri arasındaki süreçte ortadan kayboluyor, hiç görünmüyor, haber vermiyor; sonra bir anda yeni eseriyle karşımıza çıkıyor. Eseri bırakıp bir kez daha ortadan kayboluyor. Aralıklarla bu döngü tekrarlanıyor. Ancak her seferinde ne yapıyorsa daha iyi yapıyor olarak geri dönüyor. Bir dahaki görüşmemize kadar, bilgeliğini ve üslubunu daha ne kadar sadeleştirebilir, sanki onun peşine düşüyor. İlk bakışta oldukça rahat yazıldığı düşünülebilecek, derinliğinin ise ancak sonradan anlaşılabileceği bir tarz bu. Barış Bıçakçı'nın her eserinde bir adım daha ileri taşıdığı bu yeteneği, -şimdilik- son romanında da bizi karşılıyor; bu sefer yanında birtakım sürprizleri de var. 

İyi bir roman insanı önce evcil bir kediye, sonra da ontolojik bir meseleye dönüştürüyormuş, bunu sizden öğrendim.

Evcil bir kedi gibi kuruluyorsunuz kitabın başına. Ama hayır, birkaç sayfa içinde yazarın size hazırladığı sürprizle karşılaşıyorsunuz. Halis Bey ile tanışan Ayşe, onun notlarından yola çıkarak hazırlamak istediği ansiklopedi çalışmasına yardımcı olma teklifini kabul ediyor. Ardından ansiklopediden bir madde okuyorsunuz. İzleyen bölümde ise Halis Bey, sizin de biraz önce okuduğunuz maddeye ilişkin düşüncelerini Ayşe'ye anlatıyor. Aslında hepsi, elbette Barış Bıçakçı tarafından yazılıyor; ancak kendisini bir adım daha geriye çekerek araya ödüllü bir öykücü olan Ayşe'yi yerleştiriyor. Bu adımla okurla arasına bir set koyduğu anlamına gelmiyor ama. Sanki Ayşe aracılığıyla okurla daha iyi iletişim kuruyor. Hatta ansiklopedi maddelerinin Halis Bey'in notlarından yola çıkılarak yazıldığı düşünüldüğünde sanki bu iki karakterin yardımıyla okura çok daha rahat ulaşıyor. Söylemek istediklerini bu iki karakterden süzerek karşımıza çıkarıyor. Bir ortak çalışmanın eseri olan ansiklopedinin neye hizmet ettiğini de böylece ortaya koyuyor.

Oysa Ayşe maddeleri yazdıkça aslında Halis Bey'in ansiklopedisiyle, insanları yargılamadan anlamak mümkün mü, sorusuna cevap aradığına inanmaya başlamıştı.

Çok zor elbette. Nitekim Ayşe de Halis Bey'i anlamak da zorlanıyor. Üstelik gerçekten her şeyi anlamak zorunda olduğumuzdan da emin olamıyor. Ona göre anlamanın bir adım ötesi affetmek, ancak Ayşe bazı şeyleri affetmek istemiyor. Geçmişini, ailesini ve hayatını daha iyi bildiğimiz Ayşe'nin neden böyle düşündüğünü anlayabiliyoruz. Bu nedenle ister istemez Halis Bey'e dönüyoruz. Onun neden anlamak istediğini sorguluyoruz. Hakkında daha az bilgiye sahip olduğumuz Halis Bey'in neden bu ansiklopedi fikrine takıntılı bir şekilde bağlandığını merak ediyoruz, Ayşe de merak ediyor. Onun kendince cevapları var.

Halis Bey'in ansiklopedisi bir avuntular ansiklopedisiydi.  

Ülkenin yakın geçmişindeki olaylara gönderme yapılan yerlerde yalnızca birkaç sayfada şahit olduğumuz haksızlıklara yer veriliyor. Ancak Halis Bey, gerçekten buradan mı yola çıkmış? Ayşe'nin yorumu dışında, bunu söyleyemiyoruz. Ayşe dahi kendi yorumundan emin olamıyor. Ansiklopedinin maddelerine baktığımızda da karar veremiyoruz. Çünkü gündelik hayatın detaylarına ilişkin, üstelik henüz tamamlanmamış bir metin okuyoruz. Halis Bey'in notlarının Ayşe'nin gözünden satırlara dökülmüş hali, Halis Bey'in öğrendiklerini gösteriyor bize. "Anlam"ı, "Mübalağa"yı, "İyilik"i, "Şiir"i, "Roman"ı ve nicelerini farklı bir açıdan Halis Bey ile birlikte öğreniyoruz, ilk defa.

Sakin sakin ilerliyor ve bitmesi gerektiği anda bitiyor kitap. Biraz daha kısa olsa yarım kalmış hissettirebilir, biraz daha uzun olsa boğabilirdi. Ama ne yarım kalmış hissettiriyor, ne de sıkıyor. Sağlam adımlarla yolculuğunu tamamlayıp veda ediyor. Arkasında ansiklopedinin diğer maddelerine duyulan merak ve Barış Bıçakçı'yı anadilimizde okumanın getirdiği büyük bir şükran bırakıyor. 

Dünyayı yeniden mümkün ve okunaklı kılan bir sözcüktür. Anadilinizde duyduğunuz bir sözcük.

 

Teselli Puanı: .../5  

21 Ekim 2024 Pazartesi

Kontrol Kalemi: Machado de Assis - Mezarımdan Yazıyorum



Yayıncı:
 Jaguar Kitap

Çeviren: Ertuğ Altınay

Editör: Ferhat Özgür

Sayfa Sayısı: 270

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Mezarımdan Yazıyorum" isimli romanda arıyoruz.

Geçenlerde Cem Akaş'ın Susan Sontag'la yaptığı eski bir söyleşiyi okurken Sontag'ın kitaplar hakkındaki düşüncelerine gelince duraksadım (Söyleşi için tık tık). Amerikan romanı üzerine sohbet ederken kitapların harika olması gerektiğini düşündüğünü söylüyor. Ardından o can alıcı cümleyi kuruyor: 

İki kez okumaya değmeyen bir kitap, bir kez okumaya da değmez.

Lafı uzatmaya gerek yok, "Mezarımdan Yazıyorum" defalarca okunmaya değecek bir kitap!

Ölü kahramanımız Brás Cubas, okura yattığı yerden sesleniyor. Yapmak istediği, hayat hikayesini anlatmak; ancak çok farklı, okuru heyecanlandıran bir hayat hikayesi yok. Görece iyi durumda bir ailenin el üstünde tutulmuş, şımartılmış oğlu olarak biraz kibir, biraz ihtiras, bolca hata barındıran, belki de benzerine daha önce defalarca okuduğunuz bir hayat hikayesiyle karşı karşıyayız. Zaten Cubas'ı harika bir karakter yapan da hayat hikayesi değil; kendisini ve hikayesini anlatışındaki orijinalliği. Okura doğrudan seslenmesi, okuru aşağılaması, okurun dikkatini vermeyeceğini düşündüğü bölümleri inat ederek kitaptan çıkarmaması ve hatta çok güzel olduğunu düşündüğü bir paragrafı, ne kadar da iyi yazdığını söyleyerek kendisini överek bitirmesi, gelecekteki eleştirmenlerinin kulağını çekmesi ve daha niceleri. 

Hayır, zamanımızın bir karakteri değil Cubas. Machado de Assis de çağdaş bir yazar değil; bütün bunları 1881'de düşünmüş. Klişe bir hayata sahip klasik bir karakteri alarak okuduktan uzun zaman sonra dahi hatırlanacak bir baş karaktere dönüştürmeyi başarmış. Çünkü pek de sevilesi olmayan Cubas'ı, bütün o sinir bozuculuğuna rağmen katlanılabilir, hatta katlanmayı da geçerek sempati duyulabilir bir hale dönüştürebilmiş. Aslında en temel başarısı, esasında uzun bir monolog olabilecek anlatısında Cubas'a, onu tekdüze bir karakterden çıkaran insani özellikler ekleyebilmesi.  Cubas, kendi kaleminden okuduğumuz hikayesini anlatırken onu izlediğimizden emin olmak istercesine bize dönerek doğrudan bizi muhatap alır ve geriye dönerek birkaç bölüm önce anlattığı bir şeye göz atmamızı isterken bütün o kibrine, umursamazlığına rağmen yine de hikayesini anlatmak istediğini anlarız. Okuru umursamaz, beğenmez görünen hallerine, kendi zevkine göre yazdığını ısrarla göstermesine karşın, en nihayetinde yine bizi muhatap alıyor. Davranışlarını açıklamak, kayda değer bir hayat yaşadığını, özel biri olduğunu göstermek istiyor. Kayda değer bir hayatı veya özel bir insan olup olmadığı tartışılır, ancak bütün bu yaptıklarıyla unutulması zor bir karakter olduğunu gösteriyor.

İnsanın düzenli aralıklarla (yılda iki üç kere) Güney Amerika'dan gelen eserlere şans vermesi gerektiğini düşünüyorum. Her seferinde yenilikçi, her seferinde ilginç eserlerle karşılaşmak olası. Nice cevherler, Cubas gibi unutulmayacak karakterler taşıyorlar.

Teselli Puanı: 5/5 

9 Eylül 2024 Pazartesi

Kontrol Kalemi: John Brunner - Şok Dalgası Süvarisi



Yayıncı: Metis Yayınları

Yayın Yönetmeni: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Çeviren: İrma Dolanoğlu Çimen
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/1999
Sayfa Sayısı: 274

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Şok Dalgası Süvarisi" isimli romanda arıyoruz.

Kırk dokuz yıl önce, henüz internetin hayatımızı ele geçirmediği; cep telefonları, görüntülü aramalar, solucan virüslerinin henüz ortalıkta olmadığı 1975'te, biraz önce tanıştığınız Shockwave Rider yayınlanır. Üstelik bugünden geriye doğru bakınca, John Brunner'ın geleceğe yönelik tahminlerinin isabet oranı karşısında şaşırırsınız. Ancak sıkı durun! Tahminler yalnızca teknolojik araçlara yönelik değildir; günümüz insanının, gelişen teknoloji karşısındaki psikolojik durumunu da kırk dokuz yıl önceden tahmin eder. Bununla da yetinmez. Gidilen yolun kötü bir istikamete varacağı öngörüsüyle uyarılarda bulunur. Yine yetinmez. Her şeye rağmen bir ütopyanın mümkün olduğu umuduyla bitirir.

Gelecekte her şeye egemen olan Ağ, kendi düzenini inşa etmiş. Her şey ve herkes takip edilirken yalnızca belirli bir azınlık bu kontrolden kendilerini muaf tutabiliyor; Ağ'a sahip olan iktidar ve Ağ'ın içinde özgürce dolaşabilenler. İkinci gruba dahil olanlardan kahramanımız Nick Haflinger, Tarnover isimli özel bir araştırma okulundan kaçarak artık her şeye hakim olan internet (kitapta "Ağ" olarak geçiyor) üzerinden kendisine yarattığı sahte kimliklerle kaçak hayatı yaşamaktadır. Bir yandan "Delfi" bahislerinden ve becerilerinden kazandıklarıyla yaşarken belirli aralıklarla kimliğini ve mekanını değiştirerek Tarnover'dan kendisi için geleceklerden kaçmaya devam ediyor. Ancak bir gün yakalanıyor ve kitabın büyük bir kısmı Haflinger'ın sorgusunu takip ediyor.

"Şimdiye kadar sahip olmadığımız kadar seçme şansına, daha çok hareketliliğe, daha çok bilgiye, amacımıza ulaşmak için daha çok fırsata sahip olduğumuz bir çağda insanlar benzer olmayı nasıl tercih edebilir? Tuşlanmalı hayat tarzı midemi bulandırıyor."

Kitabın üçte ikilik kısmı her ne kadar Nick'in hikayesini anlatıyor olsa da okuru zorlayacak, hatta yer yer kitabın içine girilmesini dahi zorlaştıracak kadar karışık ilerliyor. Bunun iki sebebi var. İlk ve temel sebep, içinde bulunduğumuz dünyanın yalnızca geniş tasvirlerle tanıtılmış olması. Birtakım önemli olaylar yaşandığını, çok büyük bir depremin ABD'yi vurduğunu, Ağ'ın kullanılmasının bu depremle ilgili olduğunu ve gelinen noktada Ağ'ın her şeye egemen olduğunu okuyoruz. Ancak bütün bunlara ilişkin, okuduklarımızı bir zemine yerleştirecek kadar bilgi edinemiyoruz. Hakkında en fazla bilgi sahibi olduğumuz "Uçurum" denen bölge, ancak onu da çok kısa bir aralıkta görüyoruz. Bu nedenle dünya inşası noktasında kitabın yaşadığı sıkıntılar, kitabın ilgi çekici konusuna rağmen okuru kitabın içine girmekte zorluyor. Ben ancak ikinci bölümün sonundaki olaylarla tam olarak kitabın içine girebildim.

Bu durumun diğer bir sebebi, esasında yazarın kitabın dünyasını betimlemek istemeyişi. Nick'in sorgusu boyunca Freeman'la girdiği tartışma, kitabın esas yazılma nedeniymiş gibi görünüyor. Teknolojinin ve insanlığın gidişatı hakkında iki karşıt uçta olan bu iki karakter sayfalar boyunca tartışıyorlar. Nick'in yakalanmadan önceki hayatının anlatıldığı bölümler arasında bu iki karakterin, okuru ikna etmek için yürüttüğü tartışmayı izliyoruz. Bu nedenle de dünya inşası yahut Ağ'ın teknik izahı gibi kısımlara girilmiyor. Nick'in kitap boyunca bahsetttiği bir kodun ne olduğunu, ne işe yaradığını dahi öğrenmiyoruz. Ancak bu, çok da önemli olmuyor. Çünkü kitap, bir tezi konu ediniyor ve bizi bu teze ikna etmeye çalışıyor.

"Daha hızlı gitmenin yolu yavaşlamaktır."

Artık teknolojik yeniliklerin hızına yetişemiyoruz. Her hafta e-posta kutuma düşen bir teknoloji bülteni var. Bir ay önce yapılmış ve şu an yapılmakta olan öyle inanılmaz şeyler var ki bunun sonunun nereye varacağını düşünmeden edemiyorum. İşte Brunner'ın çıkış noktası da bu. Şok Dalgası Süvarisi'nde Ağ'ın her şeyi yönetecek noktaya gelişi, diğer benzer kurgulardan farklı olarak- insanların psikolojilerine olan etkisi üzerinden tartışılıyor. Hakkımızda her şeyi bilen, vermemiz gereken kararlara müdahale edebilen, işlerimizi seçebilen bir gücün karşısında insanların varlıklarını nasıl devam ettirebileceği sorusunu soruyor. Her gün biraz daha fazla yalnızlaştığımız, tek başına kaldığımız ve elimizin altındaki internet (Ağ) ile her şeyi yapabildiğimiz için bu durumu çok da önemsemediğimiz, giderek bu hıza alıştığımızı düşündüğümüz hayatımızın gerçek yüzünü ortaya koyuyor. Biraz önce Ağ'ın her şeyi yönetecek noktaya geldiğini belirtmiştim. Ağ, her şeyi yönetiyorsa esasında her şeyi yönetenler, Ağ'ı yönetenler olmuyor mu? Bütün sistem, Ağ'ı kontrol edenin manipülasyonuna açık hale gelmiyor mu? Kendisi hakkında belki kendisinin de bilmediklerini bilen bir Ağ karşısında, birey iyice çaresiz bir konuma düşmüyor mu?

"Yönetmesi en kolay nüfus zayıf, fakir, batıl inançlı, yarının ne getireceğinden korkan ve sokaktaki adama, üstleri yanından geçme teveccühünü gösterirken kaldırıma çıkması gerektiği devamlı hatırlatılan nüfustur."

Benzer hayatları yaşayan, yalnız insanlar. Hayatları hakkında kararlar alınıyor. Bu kararların bir kısmını ruhları bile duymuyor. Ağ'ın dışında kalma korkusuyla hayatlarını geçirmeye devam ediyorlar. İşte Nick Haflinger da bu gerçeğin farkına vardıktan sonra sistemin kaçağı olmak yerine bu sistemin tekerine sokulmuş bir çomak olmaya karar veriyor. Bu kararıyla kitabın sonuna hızlıca varıyoruz. Nick'in büyük planını, bu planını uygulayışını ve tepkileri görüyoruz. Vurucu bir sonla bitmiyor kitap; bir olasılıkla, bir umutla bitiyor. Belki bir ütopyanın inşasından önceki dönemi okuduk, belki de bir sonraki kitapta kaotik bir Amerika tasviri  bekliyor bizi. Önemli değil, insanların gerçek karar aldığı bir seçenek olacak. Kitabı bitirirken en azından bunun umudunu taşıyoruz.


Teselli Puanı: 5/5

27 Mayıs 2024 Pazartesi

Sınav Döneminin Başlangıcında Bir Haftalık Rapor

Merhaba.

Siz bu satırları okurken ben -muhtemelen- bir amfide sınav nöbetinde olacağım (klişe açılışlara bayılıyorum). Üç hafta sürecek maraton, öğrencilerin bir kısmı için tatille müjdelenmişken bütünlemeye kalan diğerleriyle birlikte biz, temmuzun sonuna kadar koşturacağız. Okulun en karışık, en yorucu, en yoğun ve kimilerine göre en eğlenceli zamanları. 

Bu yüzden sınav dönemi boyunca yeni bir rapor gelmeyecek. Belki yeni yazı gelebilir. Sınav nöbetleri esnasında insanın düşünmeye bol bol vakti oluyor. Rapor ise temelde o hafta izlediğim, okuduğum, dinlediğim şeylere dayandığından ve sınav haftasında -ne yazık ki- bütün bu eylemler çok azaldığından tekrara düşme tehlikesi içeriyor. Ben de tekrara düşmeyi hiç istemiyorum.

Bir süre nefes alayım. Döndüğümde Gibi bitmiş olacak, konuşuruz. Ben nihayet Terra Nostra'yı bitirmiş olacağım, konuşuruz. Yeni kitaplar ve müzikler keşfedeceğiz, konuşuruz. O zamana kadar kendinize iyi bakın.




20 Mayıs 2024 Pazartesi

Kafası Karışık Bir Haftalık Rapor

 Merhaba.

Dün akşam bir süredir izlemeyi planladığım "American Fiction'ı nihayet izleyebildim. Biraz dağınık bir film, ancak çıkış noktası ve oyunculuklarıyla seyirciyi içine alıyor. Ayrıca -belki bir kısmınız katılmayacak ama- çok hoş bir finali var. Müthiş karizmatik bir isme sahip olan Thelonius "Monk" Ellison'ın edebiyat dünyasına bıraktığı "çılgınlığın" beklemediği sonuçlarıyla mücadele ettiği filme şans verirseniz, pişman olmayacaksınız. Üstelik Jeffrey Wright bütün karizmasıyla ekranı dolduruyor.

Filmin beni düşündürdüğü nokta, seçme ya da seçememe ikilemi. Filmde bir yerde, üç yüz bin (300.000) adet basılan kitabın, peynir ekmek gibi satıldığını ve bir o kadar daha basılacağını duyuyoruz. Yayınevlerinin reklam politikalarının etkisi elbette çok büyük. Kitabın tam olarak piyasaya hitap etmesi ve okura istediğini vermesi de onu, satış konusunda peynir ekmekle yarışır konuma getiriyor. Elbette coğrafya yine durumları etkiliyor. Bizde işler pek böyle ilerlemiyor. En son hangi kurgu üç yüz bin adet basıldı, hatırlamıyorum bile. Ama yine de kitap seçimlerimizi etkileyen bir basım dünyası ve okur çevresinin varlığı aşikar. 

Reklamlara bakarsanız yeni basılan kitapların büyük bir kısmını muhakkak okumamız gerekiyor. Okur tavsiyelerine güveniyorsanız yeni basılan kitapların büyük bir kısmını muhakkak okumamız gerekiyor. Blog yazılarına güveniyorsanız yeni basılan kitapların büyük bir kısmını muhakkak okumamız gerekiyor. Yani kısacası, pek çok kitabı muhakkak okumamız gerekiyor. Peki gerçekten okumamız gerekiyor mu?

Bu blogun çıkış noktası aslında bu soruyla çok ilişkiliydi. Zamanımız dar ve okunacak kitap fazla. "Ne okuyalım? Binlerce kitap arasından okumak için tercih ettiğimiz kitap bizi teselli eder mi?" Bu iki sorudan hareketle kendi okuduklarımı -ama daha çok hakkında konuşmak istediklerimi- yazmaya başladım. Birkaç istisna dışında yeni çıkmış kitaplara pek el atmadım. Bunun ilk sebebi yeni çıkan kitaplar hakkında zaten yazılmasıydı ve inanın, çok iyi yazılar görünce yazmak istemiyordum. İkinci sebebi ise, zaten övülmüş/önerilmiş olan kitabın bir kez daha övülmesine ihtiyaç olmadığını düşünmemdi. Kitleler halinde övülmesi gerektiğini düşündüğüm kitaplar yok mu? Elbette var (öhöm, Terra Nostra). Ama bir süredir her kitabın, özellikle de yeni çıkan her kitabın kitle övgüsüne mazhar olmasının kitap seçim algımı bozmaya başladığını hissediyorum. 

Okumak, nihayetinde kişisel bir eylem. Bir okuma kulubüne dahil olmanız kitap seçimi gibi okuma öncesi ve değerlendirme gibi okuma sonrası eylemlerinizi etkiliyor. Grubun kendisinin, şahsi beğenilerinizi etkilemesini bir kenara bırakırsak aslında yaptığımız son derece yalnızlaştırıcı bir eylem. Belirli bir vaktinizi ayırıp hoşunuza gideceğini düşündüğünüz bir kitaba ayırıyorsunuz. Bu süreç, okumaya başlamadan önce okuyacağınız kitabı bulmaya çalışmanızla başlıyor. Belki yalnızca isminden dolayı iki saniyede kasaya varıyorsunuz. Belki önceden belirlediğiniz kitaplara, hedefine kilitlenmiş bir roketin kararlılığıyla gidiyorsunuz. elki saatlerce geziniyorsunuz, yine de karar veremiyorsunuz. Neticede önemli bir karar vermek üzere olduğunuzu düşünüyorsunuz. Birazdan yeni bir dünyaya adım atacaksınız. Bu açıdan kitap okumayı keşif gibi düşünebilirsiniz. Egzotik canlılarla, topografik garabetlerle karşılaşacağınız, ancak bunlardan memnun olup olmayacağınızı bilmediğiniz yepyeni bir kara parçası. Nelerle karşılacağınızı, karşılaştıklarınızı sevip sevmeyeceğinizi bilemezsiniz. Hatta bazen, adanın diğer ucundan gelen dumanı merak edersiniz de bu nedenle devam edersiniz. Neresinden bakarsanız bakın, bir yandan korkutucu. 

Elbette, sınırlı bir vaktinizi ayırdığınız için hoşunuza gideceğiniz kitapların seçiminde güvendiğiniz insanlara danışmakta fayda var. Herkes bunu yapıyor. Okurluğuna hayran olduğunuz birinin yazdıkları, arkadaş sohbetleri, sosyal medya yorumları vs. faydalanıp iyi kitaplar bulmak hiç de zor değil. Keşfetmek yerine daha önce oralarda bulunmuş bir rehberden tavsiye almak belki daha iyi bir fikir. Ancak şunu düşünün; yepyeni bir kıtaya ayak bastınız. Üstelik kıyıdan biraz uzaklaşınca sizden önce buraya gelmiş olanların izlerini de fark ediyorsunuz. Silinmeye yüz tutmuş, ancak hala orada olan izler. Bir maceranın yaşandığının kanıtı. İnsan heyecanlanıyor.

Tabii bütün okumalar böyle olacak diye bir şey yok. Bazen sadece engin bir denizde yolculuk etmek istersiniz. Bildiğiniz, güvendiğiniz yazar yepyeni eseriyle sizi alsın, yolculuğa çıkarsın, yeni keşfettiği yerleri o alıştığınız diliyle size anlatsın ve sonra sizi tekrar evinize bıraksın. Sadece bunu düşünmek bile insanı rahatlatıyor.

Okumanın güzel yanı da burada yatıyor. Beyaz balinanın peşinde de koşabilirsiniz, Godot'yu beklemeye devam da edebilirsiniz. Üstelik istediğiniz an, tercihinizden vazgeçip yepyeni bir tercihte bulunabilirsiniz. Neticede her zaman bir risk var: Hayal kırıklığına uğrama riski.

Zachary Kanin, New Yorker

Bir Başka Yılın Dökümü

Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...