inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2026 Cuma

Latife Tekin ve Son Kitabı "Para Gürültüsü" Üzerine

Latife Tekin ile ilk defa fakültenin üçüncü sınıfında bir grup çalışmasında tanıştım. Bir dönem boyunca yoksulluk konusunu Latife Tekin'in romanları üzerinden konuştuk. Türk edebiyatının -bence- mihenk taşlarından biri olan Sevgili Arsız Ölüm ile başladık ve o dönem yayınlanmış kitaplarının büyük bir kısmını okuduk. Kalemi ve anlattıklarıyla edebiyatımızda kendine has bir yeri olduğunu görmemek mümkün değildi. Latife Tekin yoksulluğu, yukarıdan veya araya mesafe koyarak, bir gözlemci nesnelliği ve diliyle anlatmıyordu. Bir rehber gibiydi. Bildiği, deneyimlediği şeyleri bildiği, içine doğduğu özel diliyle anlatıyordu. Bu özel dil, metni büyülü hale getiren, Latife Tekin'in de üzerine özellikle titrediği bir unsurdu. Eserlerindeki büyülü gerçekçi tat, onun dille kurduğu ilişkiden kaynaklanıyordu ve bu özel dile, dilin kurduğu özel atmosfere hayran kalmamak elde değildi. 

Latife Tekin ile ikinci defa fakültenin üçüncü sınıfında onu karşılamak için gittiğimiz havaalanında tanıştım. Önce e-posta aracılığıyla iletişime geçtiğim Latife Hanım, kongre davetimizi çok sıcak karşıladı ve telefonda görüşebileceğimizi söyledi. Programını ayarlayıp kongreye katılmayı kabul etti ve bir arkadaşımla beraber havaalanına, onu karşılamaya gittik.

Hoş sohbet, eğlenceli ve çok tatlı bir insandı. Ve çoğu zaman bizden geçti. Bitmek bilmeyen bir enerjisi var gibiydi. Onunla konuşmaktan aldığımız keyfe rağmen onu yormaktan çekiniyorduk; o ise sohbet ettikçe yenileniyordu. Bir cadıydı, sözlerle oynuyordu. 

Yıllar geçti, Latife Tekin'le iletişimimiz kesildi, ancak o hala sözlerle oynamaya devam ediyor. Gümüşlük'teki tatlı cadı, daha önceki kitaplarında da gösterdiği üzere, yeni anlatım tarzları denemekten, dil üzerine kafa yormaktan ve dilin üzerine titremekten vazgeçmiyor. "Para Gürültüsü" isimli son romanında Kikobaki rumuzlu bir YouTube kullanıcını anlatıyor. Borsa ve para üzerine konuşan Kikobaki'nin video kayıtlarını ve bu kayıtlara gelen yorumları "okuyoruz". Ülkemizde çok popüler olan bu kayıtların bir kurmacaya dahil edilmesi yenilikçi bir fikir. Yenilikçi olduğu kadar iyi uygulanmış bir fikir. Kikobaki'nin videolarında finans dünyasına ilişkin kavramları tıpkı bir videoda görebileceğimiz gibi videonun doğal akışı içerisinde görüyoruz. Bu videoların jargonu üzerinde belli ki iyi çalışılmış. 

Bu beni düşündürüyor. Latife Tekin'in edebiyat dünyamızda kendisine edindiği yer, herhangi bir başka yazarı tembelliğe, kendisini tekrar etmeye itebilecek bir yer. Kendisine ayrıksı bir yer edindiği, hatta bu yeri yazdıklarıyla kendisi inşa ettiği için, bu yerden son derece güvenli metinler yazabilirdi. Bunu yapan, sürekli aynı kitabı biraz farklı şekillerde yazan yazarlarımız var. Latife Tekin ise son kitabında bambaşka bir şey deneyerek iyi bildiği yoksulluğu, yoksulların dünyasını, günümüzün popüler sosyal medya araçlarından birini romana eklemek gibi bir fikirle anlatmak istemiş. Kendine has dilini, günümüz jargonuyla yoğurmuş; ancak kendi dilini kaybetmeden, yine bir Latife Tekin kitabı yazmış. Orijinal, bir o kadar da tanıdık bir eser var karşımızda. Bu, her genç yazar adayının örnek alması gereken bir yaklaşım.

Elbette romanı sadece diliyle veya yenilikçi tarzıyla ele almamak gerekir. Bir roman, neticede bir anlatı aracıdır. Anlatmak istediği bir hikayesi vardır; dil ve yenilikçi tarz, bu anlatıyı destekleyen parçalardır. Para Gürültüsü, dili ve yenilikçiliğiyle öne çıkıyor, evet. Ancak bir bütün olarak romanı incelediğimizde hikayenin bir anda kesildiğini ve kitabın sonunun vaktinden önce geldiğini düşünüyorum. Kikobaki'nin hikayesi, yarım kalmış hissettiriyor. Kitapta gerçekleşmesini beklediğimiz olay, belki Latife Tekin'in bir sonraki romanının konusu olabilir ancak Kikobaki'nin hayatımızdan bir çırpıda ayrılması, yarım kalmışlık hissini destekliyor. Kitabın sonu, bir son gibi değil; tıpkı ikinci bölümün geçtiği mekan için söylendiği gibi bir "geçiş" gibi hissettiriyor. Elbette her kitap anlattığı her konuyu, her ilişkiyi, her karakteri paketleyip kaldıracak diye bir şey yok. Ancak yine de okuyup ısındığımız, değişimini takip ettiğimiz karakterle vedalaşmak için biraz daha zamanımız olmalıydı. Onu yeni yolculuğuna, bir anda ortaya çıkmış bir gerekçe nedeniyle değil, kitap boyunca yaşadığı dönüşümün onu yola çıkmaya teşvik etmesiyle uğurlayabilseydik.

"Para Gürültüsü", yaşlı ama yaşlanmayan cadımız Latife Tekin'in -şimdilik- son romanı. Diğer Latife Tekin romanları gibi özel, lezzetli; diğer Latife Tekin romanları gibi diğer kitaplardan farklı. Okurun deneyimlemesi gereken, okuru alıp götürecek ve yeni ufukları gösterebilecek bir kitap. Okuru bol olsun.

20 Şubat 2026 Cuma

Anlatılmayanın Gücü

Yayıncı: İthaki Yayınları

Çeviren: Sevin Okyay

Yayıma Hazırlayan: Alican Saygı Ortanca, Selçuk Aylar

Kapak Uygulama: Hamdi Akçay

Sayfa Sayısı: 200

Hayır, "Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az." cümlesiyle başlayan klişeleşmiş açılışla başlamayacağız. 
Klişeler iyidir, özellikle de gerçekten iyi bir amaca hizmet ediyorlarsa. Tekrarlar da iyidir. Ama konumuz bu değil.
Konumuz, Cormac Mccarthy'nin Yol isimli romanı. Kitabı dün öğle molamda bitirdim. Üzerine düşündüm, fikirlerimin üstüne uyudum ve şimdi karşınızdayım. 
Bir baba ve oğlu, bir felaket yaşamış Amerika topraklarında hayatta kalmak için yolculuğa çıkarlar. Amerika'ya ne olduğunu, Dünya'nın geri kalanının aynı felaketten etkilenip etkilenmediğini, kahramanlarımızın ne kadar süredir yolda olduklarını, yaşanan felakette hayatta kalmayı nasıl becerdiklerini bilmiyoruz. Kahramanlarımızın adını bile bilmiyoruz, yalnızca baba ve oğul. Hatta aralarında gerçek bir akrabalık var mı, onu da bilmiyoruz.
Çünkü yazar, bunların hiçbirini anlatmıyor. Felaketten öncesine dair babanın yaşamından kesitler aktarıyor, bir annenin varlığını öğreniyoruz mesela. Ama kahramanlarımızı sayfalar boyunca izlerken onlara dair kayda değer bir şey öğrenemiyoruz. Çocuk, yalnızca masum bir çocuk olduğu için mi önemli? Babanın varmak istediği yer, yolculuğun nihai hedefi neresi? Bilmiyoruz.
Çünkü yazar, bunların hiçbirini anlatmıyor. Yol'u mutlaka okunması gereken bir kitap haline getiren de bu. Bilemiyorum, siz de aynısını hissediyor musunuz ama yaşanan büyük felaketlerin ardından sessizliğe gömülmek bana çok insani geliyor. Romandaki ölçeğiyle büyük bir felaket yaşamadık ama yaşadığımız küçük toplumsal felaketleri düşünün. Boğazınızın düğümlenir doğru sözcükleri bulamazsınız, bulsanız da konuşmak istemezsiniz. Bir anlamı yoktur.
Şimdi bir de Amerika'nın tamamını -belki de bütün Dünya'yı- etkileyen bir felaketi düşünün. Sessizlik, her yere hakim olmuş. Belli ki medeniyet çökmüş ve insanlar, hayatta kalmak için birbirlerini avlar hale gelmiş. O halde ses, en ufak bir gürültü dahi, tehlike demek. Sizi bulabilir, peşinize düşebilir ve elinizde kalanları, hayatınızla beraber alabilirler.
Yazar, bütün bunları anlatıyor. Babanın ve oğlunun temkinli adımlarında, güvenliği elden bırakmayan hareketlerinde ve birbirleriyle olan kısıtlı iletişimleriyle felaket sonrası dünyanın tekinsizliğini çok iyi anlatıyor. Sessizliği, anlatının bir gücü olarak kullanıyor. Bununla da yetinmiyor. Sorularımıza karşı sessiz kalıyor, anlatmamayı tercih ediyor. Anlatılmayanın gücü, burada ortaya çıkıyor. Dünyaya ne oldu? İnsanlar neden böylesine vahşileşti? Sahile varınca ne olacak?
Sessizlik.
Okurun sorduğu soruların cevaplarını satır aralarına saklayan kitaplar vardır. Cevapları altın bir tepside sunmayıp okuru oyuna davet eden kitaplar vardır. Bazı kitaplar ise sorulara cevap vermez. Her sorunun ardında bir umut vardır, cevabın olduğuna dair bir umuttur bu.
"Yol" umudun sönmekte olduğu bir kitap. Sessizliğin, cevapsızlığın sebebi belki de budur.
Ancak umutsuzluğa kapılmayın. Baba ve oğul, kitap boyunca ateşi taşıdıklarından bahseder. Belki bu ateş, o cılız umuttur. Kurtuluşun, yeniden doğuşun, cevabın ve sesin ateşidir.

Teselli Puanı: ...-5

24 Ocak 2026 Cumartesi

Kontrol Kalemi: Iain M. Banks - Cebirci


Yayıncı: İthaki Yayınları

Çeviren: Kemal Baran Özbek

Yayına Hazırlayan: Burcu Arman

Sayfa Sayısı: 736

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Cebirci" isimli romanda arıyoruz.

İyi bir bilimkurgu eserinden beklentiniz nedir? Bu soruyu derinlemesine düşünün. Çünkü bu kitaptan alacağınız (veya alamayacağınız) zevk, bu soruya vereceğiniz cevaba bağlı. Çünkü "Cebirci", tarif etmesi zor bir bilimkurgu eseri.

Işık hızına erişmenin henüz mümkün olmadığı gelecekte insanlık, yine de gayret etmiş ve evrenin büyük bir kısmına hakim olmayı başarmış. Üstelik bu evrende yalnız olmadığını da öğrenmiş ve evrendeki diğer canlılarla birlikte yaşamaya başlamış. Işık hızının geçilememiş olması önemli bir detay, çünkü evrenin büyük bir kısmına yayılmış olan Mercatoria yönetimi, evrenin eşsiz uzunlukları arasındaki ulaşım, iletişim ve yönetim meselelerinde hep bu sınıra takılıyor. Aylar, yıllar hatta yüz yıllarla ölçülen mesafeleri yönetmek, başlı başına bir problem. Üstelik yönetime karşı çıkan ve düzenli aralıklarla farklı sistemlere saldıran farklı insan topluluklarına karşı da tetikte olurken devasa sistemin herhangi bir yerine savunma amaçlı gemi göndermenin aylar sürebileceğini hesaplamak da dikkate alınması gereken bir sorun. Neyse ki bilinen birkaç solucan deliği var ve bu solucan delikleri sayesinde uzaktaki birkaç sistemi, merkeze bağlamak mümkün. Ancak solucan delikleri de kendi tehlikelerini barındırıyor, çünkü bu deliklerin yakınlarına kurulmuş olan tesisler, doğal olarak açık hedef ve bir tesisin yok edilmesi, sistemin merkeziyle periferi arasındaki bağlantının, yeni bir tesis inşa edilene kadar geçecek yüzlerce yıl boyunca kopması demek.

Anlayacağınız, kurulan düzen esasında çok da sağlam değil. Buna bir de kendi içinde bürokrasinin demir kafesine hapsolmuş bir insanlık ekleyin. Farklı amaçları takip eden farklı oluşumlar, yetki paylaşımı konusunda belirsizlikler, buna rağmen yönetilmesi gereken bir evren. İyi bir bilimkurgu için yeterli mi?

Belki başka bir kitapta evet. Ancak burada hayır. Buna bir de merkezin dışından gelen büyük bir istila filosunu ekleyin. Rahip Luciferious önderliğinde gelen bu filoya karşı savunma oluşturmak kolay değil, çünkü merkezden istilanın gerçekleşeceği yere varmak çok uzun. Savunma donanması gelene kadar işgalin bitmiş, işgale gelenlerin savunmak amacıyla gelenleri savunmaya rahat rahat hazırlanmaları ihtimali yüksek. Ancak bir ihtimal var; bir söylenti, bir efsane. "Ahali Listesi" ve "Dönüşüm". Her şeyi değiştirebilecek bir bilgi.

Bu noktada biraz Ahali'den bahsetmek gerekiyor. Merak etmeyin, kitapta uzun uzun onları okuyacaksınız. Neredeyse evrenin kendisiyle yaşıt olan bu uzaylı ırkı, evrenin geri kalan mensuplarına karşı son derece kayıtsız. Artık unlarını eleyip eleklerini asmış bir kafa yapısındalar. Evrenin farklı yerlerindeki gaz gezegenlerinde, rahat bir şekilde yaşayıp gidiyor; onlarla muhatap olunmadığı sürece kendilerinden küçük gördükleri diğerleriyle pek muhatap olmuyorlar. Buna rağmen oldukça ilgi çekiciler.

Bir kere konsept, şahane düşünülmüş. Evrenin güçlü, atik ve hırslı canlıları karşısında milyarlarca yıl yaşayabilen bir ırk. Kısa vadeli anlaşmazlık olarak gördükleri pek çok soruna karşı kayıtsız, her şeyi hor görmeye hazır, kendi içlerine kapanmış bir topluluk olarak Ahali, kendi geleneklerinin araştırılmasına ise açık. Kendilerini çok beğendikleri için dışarıdan gelen araştırmacılarla belirli seviyede bilgi alışverişi yapmaya oldukça istekliler. Baş karakterimiz Fassin Taak da işte bu araştırmacılardan bir tanesi.

Ahali hakkında araştırma yapan Fassin, tıpkı diğer araştırmacılar gibi Ahali hakkında elde edilen bilgilerin ne kadarının doğru olduğundan sürekli şüphe etmektedir. Ahali mensupları kendileri hakkında sürekli hikayeler anlatmakta, teknolojik olarak çok ileride olduklarını, gerekirse evrendeki diğer ırklar için çok can sıkıcı olabileceklerini gülerek anlatmaktadır. Ancak onlarla birlikte yaşayan araştırmacılar, Ahali mensuplarının teknoloji konusunda çocuklar gibi beceriksiz göründüğünü raporlamaktadırlar. Bunun gibi başka belirsizlikler de vardır. Sanki Ahali, kendisini bir sisin ardında tutmak istemekte; pek çok konu hakkında konuşarak gerçeği bulandırmaktadır. Ahali'ye karşı duyulan kafa karışıklığının sebebi, Ahali'nin de yayılmasında payının olduğu söylentilerdir.

Bu söylentilerden bir tanesi de "Ahali Listesi" adı verilen ve evrendeki bütün solucan deliklerinin yer aldığı liste veya o listeyi elde etmeyi sağlayacak cebirsel formüldür. Fassin, bir araştırması sırasında elinden çıkardığı belgenin, bu liste için önemli bir ipucu olduğunu öğrenince asıl maceramız başlar. Mercatoria yönetimi, yaklaşan işgale karşı bu listenin önemini fark eder ve Fassin'den bu listeyi bulmasını ister. Fassin, işgal tehdidi altındaki sistemini kurtarmak için bu listenin peşine düşecektir.

Fark ettiğiniz üzere özetlemesi dahi oldukça zor bir kitap Cebirci. Üstelik daha size bahsetmediğim farklı anlatılar da var: Bir intikam hikayesi, evrenin geçmişine yönelik anlatılar, yönetimden uzağa gitmek zorunda kalanların neden bunu seçtikleri, rahip Luciferious'un sadist zevkleri ve bolca bilgi. Evrendeki ırklara, yerlere, oluşumlara dair sayfalarca bilgi.

Kabul etmeliyim ki Ahali hakkında okumak çok keyifli. Çünkü yazarın inşa ettiği dünya, üzerine düşünülmüş ve okuru da üzerine düşünmeye davet eden bir dünya. Ahali de konsept olarak çok iyi düşünülmüş bir fikir. Ancak iş bu fikri uygulamaya gelince işler biraz sarpa sarmış.

Ursula K. Le Guin, Asimov, Douglas Adams. Bilimkurgunun üç farklı ismini burada anmamın sebebi, kitapta bu üç ismi hatırlatacak bölümler bulacak olmanız. Bir toplumun yaşayışı üzerine Le Guin'in eserlerindeki titizliğini anımsatan pasajlar, Asimov'un orijinal fikirlerini anımsatacak kadar orijinal fikirler ve Douglas Adams'ın mizahını anımsatan diyaloglar. Son derece uzun olan Cebirci, farklı bölümlerinde sizi farklı kitaplar okuyormuşsun hissine götürecek. Hızlı ve ilgi çekici bir girişle sizi içine alacak. Hikayede ilerledikçe yolunuzu kaybettiğinizi düşünecek, bir noktada ise işlerin rayına girdiğini sanacaksınız. Bu nokta kritik, çünkü kitap son sürat finale giderken her şeyin nasıl bağlanacağını merak edeceksiniz. O anda ne hissedeceğiniz, iyi bir bilimkurgu eserinden beklentinizin ne olduğuna yönelik başta sorduğum soruyla alakalı olacak, yine. Bu dağınık roman, sizi tatmin edebileceği gibi hayal kırıklığına da uğratabilir. Çünkü vazgeçilmesi gereken bazı hikaye akışlarından vazgeçilmediği, bunun da esas anlatıyı ağırlaştırdığı açık. Bu ağırlıklardan kurtulmak için atılan adımların bir kısmına ikna oluyorsunuz, ancak bazı adımlar, okuru -en azından beni- ikna etmedi.

Bunu pek sık düşünmem, ancak kitabın uzun olduğunu düşünüyorum. Okurken zaman zaman kaybolmak, bir önceki bölüme dönüp ne olduğunu anlamaya çalışmak, pek canımı sıkan konular değil. Kimi kitapların kolay anlaşılamıyor olması gerekir. Ancak Cebirci, tam olarak o kitaplardan değil. Buradaki dağınıklığın müsebbibi, yazar. Onun tercihleri kitabı uzun, yer yer karışık ve ne yazık ki zaman zaman sıkıcı kılmış.

Cebirci kesinlikle kötü bir kitap değil. Hatta aksine, uğruna belki de en uzun "Kontrol Kalemi" bölümü yazılmayı hak edecek kadar iyi bir kitap. Ancak bir başyapıt değil. Muhakkak okunması gereken bir bilimkurgu eseri mi? Baştan uyarayım, iyi bir bilimkurgu eserinden beklentinizin ne olduğu sorusuyla alakalı olarak değişebilecek bir cevap bu.

Benim cevabım belli. 

Her şeye rağmen muhakkak okunması gereken bir bilimkurgu eseri.


Teselli Puanı: 4/5

10 Aralık 2025 Çarşamba

Kontrol Kalemi: Christopher Isherwood - Mr. Norris Aktarma Yapıyor


Yayıncı: Yapı Kredi Yayınları

Çeviren: Betül Kadıoğlu

Editör: Darmin Hadzibegoviç

Sayfa Sayısı: 184

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Mr. Norris Aktarma Yapıyor" isimli romanda arıyoruz.

Kimi romanlar şölen gibidir. Yalnızca tek bir ögeyi başarıyla işleyerek bu şölen havasını elde etmek mümkündür: Anlatılan olay, hikayenin geçtiği zaman ve mekan ya da hikayedeki tek bir karakter. Diğerleri eksik hissettirse de tek bir nitelik dahi sizi şölene davet eder. Kimi romanlarda ise anlatılan olaylar, hikayenin geçtiği zaman ve mekan ya da unutulmaz karakterleriyle tamamıyla bir şölende hissedersiniz. Üzerine yazarın hikayesine uygun tempolu anlatımı da eklenince okuma zevkiniz katlanarak artar.  "Mr. Norris Aktarma Yapıyor" ikinci kategoriye giren bir roman, her şeyiyle bir şölen.

Hikayemiz iki dünya savaşı arasında Berlin'de geçiyor. (Zaman ve mekan tamam)

Başkarakterimiz William Bradshaw, Berlin'de Alman öğrencilerine İngilizce özel ders veren bir genç. Berlin'e giden trende çok ilginç bulduğu bir beyefendiyle Mr. Norris ile tanışıyor. Trende öylesine başlayan sohbetleri dostluğa dönüşürken Bradshaw ile birlikte biz okurlar da Albert Norris ismindeki bu ufak tefek, ilginç beyefendi hakkında daha fazla şey öğreniyoruz. (Karakterler ve olay da tamam)

Bir yandan Albert Norris'in ne işler peşinde olduğunu öğrenmeye çalışırken diğer yandan bir dönüşümün arifesinde olan Berlin'in o dönemki çılgın yaşantısına göz atıyoruz. Yükselen politik mücadele, bir yabancının gözünden anlatılıyor. Bradshaw, dostu Albert'in maceralarına dahil olurken kendini Almanya'nın politik değişiminin isteksiz gözlemcisi olarak buluyor. Biz okurlar da görece kısa romanda Bradshaw'a eşlik ediyoruz. Norris'in hakkındaki iddiaların aslını merak ediyor; öte yandan zaten sonunu bildiğimiz hikayeyi, hikayenin geçtiği zaman orada olan, ancak ne olduğunu tam olarak anlayamayan birinin gözünden okuyoruz. Finalde Berlin dönüşüyor, Bradshaw dönüşüyor, okuduğumuz karakterlerin büyük bir kısmı dönüşüyor.

Mr. Norris?

Eh, o aktarma yapmaya devam ediyor diyebiliriz.

Sanırım.


Teselli Puanı: 5/5

21 Ekim 2024 Pazartesi

Kontrol Kalemi: Machado de Assis - Mezarımdan Yazıyorum



Yayıncı:
 Jaguar Kitap

Çeviren: Ertuğ Altınay

Editör: Ferhat Özgür

Sayfa Sayısı: 270

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Mezarımdan Yazıyorum" isimli romanda arıyoruz.

Geçenlerde Cem Akaş'ın Susan Sontag'la yaptığı eski bir söyleşiyi okurken Sontag'ın kitaplar hakkındaki düşüncelerine gelince duraksadım (Söyleşi için tık tık). Amerikan romanı üzerine sohbet ederken kitapların harika olması gerektiğini düşündüğünü söylüyor. Ardından o can alıcı cümleyi kuruyor: 

İki kez okumaya değmeyen bir kitap, bir kez okumaya da değmez.

Lafı uzatmaya gerek yok, "Mezarımdan Yazıyorum" defalarca okunmaya değecek bir kitap!

Ölü kahramanımız Brás Cubas, okura yattığı yerden sesleniyor. Yapmak istediği, hayat hikayesini anlatmak; ancak çok farklı, okuru heyecanlandıran bir hayat hikayesi yok. Görece iyi durumda bir ailenin el üstünde tutulmuş, şımartılmış oğlu olarak biraz kibir, biraz ihtiras, bolca hata barındıran, belki de benzerine daha önce defalarca okuduğunuz bir hayat hikayesiyle karşı karşıyayız. Zaten Cubas'ı harika bir karakter yapan da hayat hikayesi değil; kendisini ve hikayesini anlatışındaki orijinalliği. Okura doğrudan seslenmesi, okuru aşağılaması, okurun dikkatini vermeyeceğini düşündüğü bölümleri inat ederek kitaptan çıkarmaması ve hatta çok güzel olduğunu düşündüğü bir paragrafı, ne kadar da iyi yazdığını söyleyerek kendisini överek bitirmesi, gelecekteki eleştirmenlerinin kulağını çekmesi ve daha niceleri. 

Hayır, zamanımızın bir karakteri değil Cubas. Machado de Assis de çağdaş bir yazar değil; bütün bunları 1881'de düşünmüş. Klişe bir hayata sahip klasik bir karakteri alarak okuduktan uzun zaman sonra dahi hatırlanacak bir baş karaktere dönüştürmeyi başarmış. Çünkü pek de sevilesi olmayan Cubas'ı, bütün o sinir bozuculuğuna rağmen katlanılabilir, hatta katlanmayı da geçerek sempati duyulabilir bir hale dönüştürebilmiş. Aslında en temel başarısı, esasında uzun bir monolog olabilecek anlatısında Cubas'a, onu tekdüze bir karakterden çıkaran insani özellikler ekleyebilmesi.  Cubas, kendi kaleminden okuduğumuz hikayesini anlatırken onu izlediğimizden emin olmak istercesine bize dönerek doğrudan bizi muhatap alır ve geriye dönerek birkaç bölüm önce anlattığı bir şeye göz atmamızı isterken bütün o kibrine, umursamazlığına rağmen yine de hikayesini anlatmak istediğini anlarız. Okuru umursamaz, beğenmez görünen hallerine, kendi zevkine göre yazdığını ısrarla göstermesine karşın, en nihayetinde yine bizi muhatap alıyor. Davranışlarını açıklamak, kayda değer bir hayat yaşadığını, özel biri olduğunu göstermek istiyor. Kayda değer bir hayatı veya özel bir insan olup olmadığı tartışılır, ancak bütün bu yaptıklarıyla unutulması zor bir karakter olduğunu gösteriyor.

İnsanın düzenli aralıklarla (yılda iki üç kere) Güney Amerika'dan gelen eserlere şans vermesi gerektiğini düşünüyorum. Her seferinde yenilikçi, her seferinde ilginç eserlerle karşılaşmak olası. Nice cevherler, Cubas gibi unutulmayacak karakterler taşıyorlar.

Teselli Puanı: 5/5 

20 Şubat 2024 Salı

Kontrol Kalemi: Sezen Ünlüönen - Cennetteki İlk Günüm Bir Tık Daha İyi Olabilirdi

 

Yayıncı: İletişim Yayınevi

Editör: Duygu Çayırcıoğlu
Kapak: Seda Mit
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/2024
Sayfa Sayısı: 88

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Cennetteki İlk Günüm Bir Tık Daha İyi Olabilirdi" isimli romanda arıyoruz.

"En Sevdiğim Kitap İsimleri" listesi yapsam, ilk romanı "Kıymetli Şeylerin Tanzimi" ile bu listede üst sıraları zorlayacak Sezen Ünlüönen'in son romanı, günlük hayatta sıkça duyduğum, zaman zaman kullandığım bir kalıbı taşıdığı kapağıyla bizi karşılıyor. Kitabın alametifarikalarından biri de bu; gündelik hayatta sıkça karşılaştığımız kalıpları (cümleler, kişiler, durumlar vs.) çoğunlukla eleştirel bir şekilde karşımıza sunuyor. Modern hayatta -belli ki yazarın da canını sıkan- can sıkıcı ne varsa, romanın attığı taşlardan nasibini alıyor. Baş karakterimiz dahi, tanısak pek sevemeyeceğimiz bir tip, atılan taşlardan nasibini alıyor. Üstelik bütün bu taşlar cennette (bunu birazdan konuşacağız) cenneti de hedef alarak atılıyor, hem de ince bir mizahla. Mizah, Sezen Ünlüönen'in kitaplarından aldığınız tadı artıran hoş bir detayken bu kitapta daha da öne çıkıyor. Kitabın bir taşlama olarak başarısı da bu mizahı, okuru sıkmadan, aşırıya kaçmadan kullanabiliyor olmasında.

Peki, olayımız ne? Kıyametin ardından cennete girmeye hak kazanan baş karakterimizin cennetteki ilk günlerini okuyoruz. Cennetin işleyişini (aslında işlemeyişini), günümüz insanının cennette bile dünyadaki düzeni kurmaya çalışmasını görüyoruz. Baş karakterimiz ve komşusu Ada, içine girdikleri sistemden yararlanırken bir yandan bu sistemin aksayan yanlarını görüyor ve bunun nedenlerini -baş karakterimiz başta pek istekli olmasa da- araştırmaya koyuluyor. Anlıyoruz ki bürokrasinin demir kafesi, sadece dünyayı ele geçirmekle doymamış; Weber'in ruhu şad olsun, cenneti de gözüne kestirmiş. Görevliler, bürolar, evraklar, başvurular ve bekleyiş; cennette olmasını beklemediğiniz pek çok şey karşımıza çıkıyor.

Bu da bizi önemli bir soruya getiriyor; yahu bu nasıl cennet? (BİR SONRAKİ CÜMLEYE KİTABI BİTİRDİKTEN SONRA DEVAM ETMENİZ ŞİDDETLE TAVSİYE EDİLİR. LÜTFEN BİR SONRAKİ UYARIYA GİDİNİZ.) Bu konuda birbiriyle yarışan iki "teori"mden bahsedeceğim. Mahşer yerinin tasvir edildiği ilk sayfalarda, listelerde ismi okunan kişilere "kırmızı" tişörtlü kişilerin eşlik ettiği ve onları cennete götürdüğü yazılıyor. Kırmızıyı okuyunca insan işkilleniyor -öhöm, alevler, cehennem, öhöm- ama "bu da Allah'ın bir rengi değil mi canım? Hem bu kadar açık bir ipucu verilmez herhalde" diye okumaya devam ediyorsunuz. Cennette gerçekten karakterlerimizin çoğu isteği yerine getiriliyor. Ancak hem işleyiş hem de yavaşlık, ister istemez sizin de canınızı sıkıyor. Üstelik hikayeyi günlüğünden okuduğumuz baş karakterimizin -elbette bize düşmez ama- cennete girmeyi nasıl hak ettiğine de anlam veremiyorsunuz. Üstelik yaşananlar da size cennetin bize bugüne kadar tasvir edilen modelini sorgulatıyor. Bu nedenle insanın aklına ister istemez, zekice planlanmış bir cehennem azabı okuyup okumadığımız takılıyor. En azından, kitabın son sayfalarına kadar bir zebaniyle karşılaşıp gerçeklerin ortaya çıkacağını bekledim. 

Ancak işler böyle ilerlemiyor; karakterlerimiz, "yedinci kat gökte, Arşın altındaki" İlliyyun'a gidiyor. Başbaşkan ile görüşüp sıkıntılarını bizzat ona anlatmak istiyorlar, ancak kitabın o şaşırtan finali gerçekleşiyor. Okurun zihni çalışıyor, ne olduğunu, karakterlere neler olacağını anlamak istiyor. "Burası cehennem miydi? Yoksa bu sıkışmışlık arafa mı işaret ediyordu?" Belki hepsi, cennetin de insanlar tarafından bozulabileceği fikrinden kaçmak içindi ama olsun. Bu -aslında kısa- kitapta, okuru bir hikayenin içine alıp ters köşeye yatırmak, kucağında sorularla uğurlamak başarıdır. (Ya da ben hiçbir şey anlamamışım ve kitabı tekrar okuma fikrini ivedilikle gündeme almalıyım)

(KİTABI OKUMASANIZ DA BURADAN DEVAM EDEBİLİRSİNİZ) 

Romanın kısa olduğunu söyledim. Hikaye, kısa olmasından da güç aldığı için bu durum, çok da canımı sıkmadı. Ancak en büyük günahlardan biri oburluk ve insan, obur bir canlı. Daha fazla sayfa olmasını, aksayan bütün yanlarına rağmen -belki de bu aksaklıktan keyif aldığı için- bu cenneti biraz daha okumak istiyor. İleride, olur da cennete gidersek, gerekli yerlere başvurup bu romanın genişletilmiş bir versiyonunu okuyabiliriz; biraz bekleriz, bürokratik ıvır zıvırlarla uğraşırız. Ama olsun.


Ahiret Puanı: 5/5

29 Mart 2023 Çarşamba

Kontrol Kalemi: Ayaşlı ile Kiracıları - Memduh Şevket Esendal


Kitap Editörü: Murat Yalçın
Düzelti: Zeynep Yılmaz
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/2023
Sayfa Sayısı: 191


Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Ayaşlı ile Kiracıları" isimli romanda arıyoruz.


Baharın geldiği, okulların artık yaz tatiline koşar adım ilerlediği ve kravatların gevşetilip gömleklere özgürlüklerin verildiği günlerde, lisede edebiyat öğretmenimiz Nazike Hoca, öykü türlerinden bahsediyor. Olay öykücülüğü ve durum öykücülüğü diyor. Önce olay öykücülüğü üzerinde duruyor, hepimizin bildiği Ömer Seyfettin'i örnek veriyor, kitaptaki okuma parçasını işaret ediyor. Ardından durum öykücülüğüne geçiyor. O zamandan bu yana aklımda kalan iki isim ve bir kitabı ilk defa o gün duyuyorum: Anton Çehov, Memduh Şevket Esendal ve Otlakçı isimli eser. Yanlış anımsamıyorsam kitapta Memduh Şevket Esendal'dan da bir okuma parçası var. Ancak vaktimiz yok, olay ve durum öykücülüğü arasındaki farkları öğrenmemiz gerekiyor. Parçayı başka zaman okuruz. Hele şu üniversite sınavı bir geçsin, önce onu bir halledelim. İleride vaktimiz olacak.

Bir başka edebiyat dersinde bir kez daha Memduh Şevket Esendal ile karşılaşıyoruz. Bu sefer Cumhuriyet dönemi Türk yazarlarını işliyoruz. Bilmemiz gereken birkaç eser ve anahtar kavram: ''Otlakçı, Hava Parası, Ayaşlı ile Kiracıları, durum öyküsü, durağan hikayeler." Bunları bilsek yeterli. Çünkü üniversite sınavında bunlar geliyor. Bu sefer okuma parçası da yok. Çünkü kitapta hap bilgiler var. Onları okuyup geçiyoruz. Hele şu üniversite sınavı bir geçsin, önce onu bir halledelim. İleride vaktimiz olacak.

Vaktimiz olmadı. Satırları okuduğunuz ana kadar Memduh Şevket Esendal okumaya en azından benim vaktim olmadı. Ancak geçenlerde kitapçıda görünce zamanının geldiğini düşünerek kitabı aldım ve birkaç gün önce büyük bir keyifle okudum. Ama ilginçtir, bunca zaman okumamış olmamdan dolayı üzülmedim. Kimi kitaplar vardır; o kitapları tam zamanında, siz de o kitabı beğenmeye en hazır olduğunuz anda okursunuz. Kimi zaman bir keşiftir "o kitap", kimi zaman ise bilinçli bir bekletmedir. Ancak zamanı gelince ve kitabı okuyunca anlarsınız zamanın geldiğini. Ayaşlı ile Kiracıları, benim için "o kitap" oldu. Hiç aklımda yokken kitapçıda gördüm, bir arkadaşım yıllar önce çok beğendiğini söylediğini hatırladım ve kitabı almaya karar verdim. Zamanı gelmişti.

Kitap, dokuz odalı bir apartman dairesini oda oda kiraya veren Ayaşlı İbrahim Efendi ve onun kiracılarını anlatıyor. Mekanımız çoğunlukla apartmanın odaları, ancak şehrimizden emin değiliz. Ancak anlatılan hikayeler, Anadolu'nun herhangi bir şehrinde yaşanmış olabileceğinden zaten hangi şehirde olduğumuzun anlatı açısından pek bir önemi yok. Önemli olan karakterler, onların hikayeleri ve onlara ayrılan zaman. Özellikle onlara ayrılan zaman.

Zamandan devam edelim. Ayaşlı ile Kiracıları, bol karakterli bir roman. Hepsinin ayrı bir hikayesi var. Bir araya geldikleri apartman odalarında, her birinin hikayesini okuyoruz. Bu hikayelerde yazarın maharetini görüyoruz. Sanki her karaktere bir ömür biçilmiş, karakterlerimiz de onlara biçilen bu ömür dahlinde hikayelerini yaşıyorlar. Sünen, uzatılan veya üstünkörü anlatılan bir hikaye yok. Herkes, kalması gerektiği kadar apartmanda, hikayede kalıyor. Örneğin Halide karakteri, belki başka bir yazarın elinde kitabın başından sonuna kadar hikayenin içinde yer alabilecek bir karakterken M. Şevket Esendal'ın elinde zamanı gelince önce apartmandan ve yine zamanı gelince hikayeden ayrılıyor. Birbirinden rol çalmayan karakterler, hikayeler okuyoruz. Romanımızın anlatıcısı bankacı karakterimiz açısından da bu durum değişmiyor. Belki onun günlüğünü okuyoruz ama bu günlükte Ayaşlı'nın ve kiracılarının hikayelerini, bankacının gündelik yaşantısını anlattığı oranda, hatta belki de daha fazla okuyoruz. Bu açıdan karşımızda tutumlu bir hikaye, tutumlu bir yazar olduğunu söyleyebiliriz. Bu gerek hikaye anlatımında gerek de dil kullanımında kendini gösteriyor. 

Bir yazarın anlatmak istediğini anlatmasına yetecek kadar kelimeyle anlatması, büyük bir yetenek. Metnin fazla kelimelerden arındırılması, bir bakıma metindeki yüklerin atılması anlamına geliyor. Düşünün. Kimi metinlerin problemi, fazlasıyla ağır olmaları. Çünkü metnin yükselmesini engelleyen kelimeler, cümleler, paragraflar var. Bu problemi yaşayan kimi yazarlarımız, metinlerindeki fazlalıkları bir atsalar, her şeyi açıklamak ihtiyacı hissetmeseler ve iyi bir betimlemenin uzun bir betimleme olduğu düşüncesinden vazgeçseler, daha ferah metinler yazacaklar. Bunun için Memduh Şevket Esendal'ı okumak iyi bir başlangıç noktası olabilir. Özellikle diyalogların doğallığı, (bu metnin özelinde kullandığımız) ferahlığı ve sahiciliği insanı okurken önce şaşırtıyor, ardından keyiflendiriyor. Şaşırtıyor, çünkü böyle bir yazarı bunca zaman boyunca nasıl es geçtiğinizi düşündürüyor. Keyiflendiriyor, çünkü henüz diğer kitaplarını okumadığınız düşüncesi aklınıza geliyor. Böyle olunca daha bir keyifle okuyor, yazarın bir başka eserini okumaya ikna oluyorsunuz.

Aklıma tekrar lise anılarım geliyor. Her edebiyat sınavından önce yazarları, eserlerini kodlayarak, eserlerinin isimlerinden anlamlı bir cümle oluşturarak hatırlamaya çalışan ve bu yeni kodları sınavdan bir önceki ders bütün sınıfa ezberletmeye çalışan bir arkadaşım vardı. O zaman Memduh Şevket Esendal benim için "sıkıcı, durum öykücüsü ve otlakçıydı". O zaman vaktim yoktu. Bugün ise vaktim var. Okunması, konuşulması, örnek alınması gereken bir yazarı okumaya başlamaya vaktim var.

Teselli Puanı: 5/5

Bir Başka Yılın Dökümü

Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...