eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2026 Çarşamba

Kontrol Kalemi: Adalet Ağaoğlu - Sessizliğin İlk Sesi



Yayıncı: Everest Yayınları

Yayına Hazırlayan: Didem Ünal Biçicioğlu

Kapak Tasarımı: Beste Doğan

Sayfa Sayısı: 190

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Sessizliğin İlk Sesi" isimli öykü kitabında arıyoruz.

Adalet Ağaoğlu'yla sonradan "Dar Zamanlar" olarak isimlendirildiğini öğrendiğim üçlemesinin ilk kitabı olan, hala da çok güzel bir isme sahip olduğunu düşündüğüm "Ölmeye Yatmak" romanıyla tanışmıştım. "Bir Düğün Gecesi"ni ilk kitapla arasını fazla açmadan okumuş, ardından "Hayır" ile de üçlemeyi tamamlamıştım. Sonradan üçleme sandığımın dörtleme olduğunu ve serinin "Dert Dinleme Uzmanı" isimli sonuncu bir kitabı da olduğunu öğrenmiş, ancak herhalde seriyi zihnimde bitirdiğim için bu kitaba hiç bakmamıştım. Adalet Ağaoğlu okurluğum buraya kadardı.

"Sessizliğin İlk Sesi"ni ise ilk defa ne zaman ve nerede gördüğümü ise hatırlamıyorum. Hayal meyal isminden etkilendiğimi ve Adalet Ağaoğlu tarafından yazılmış bir öykü kitabı olduğunu görünce heyecanlandığımı hatırlıyorum. Bir türle akla gelen yazarların farklı türlerdeki eserlerini okumayı severim. Romanlarıyla tanıdığımız, "romancı" olarak bildiğimiz yazarların, farklı türlerdeki eserlerini görünce ise meraklanırım. Üstelik bir de bir "romancı"nın, en azından kafamdaki kalıplara romancı olarak yerleştirdiğim bir yazarın öykülerini görünce o eseri, okuma listemin en üst sırasına dahil etmekten çekinmem. 

"Sessizliğin İlk Sesi", toplumu anlatan, toplumsal sorunlara karşı duyarsız kalmayan, bununla beraber toplum içerisindeki bireyin problemlerini de aynı öykü içerisinde işleyebilen bir eser. Kitabın ikinci bölümünde yer alan "H" isimli öykü, bu söylediğimin en net örneği. Bir yandan 1969'daki meşhur Ay yolculuğu ve insanların heyecanını izlerken diğer yandan öykünün baş karakterinin bir otel odasında, o anda kendisinden çok uzakta olan tanıdıklarıyla ilişkilerini, bu ilişkilere dair değerlendirmelerini okuyoruz. Bu iki hat, son derece doğal bir şekilde yan yana ilerliyor ve aslında birbirleriyle iç içe olduğunu görüyoruz. Keza yine ikinci bölümdeki "Kulak Tıkaçları" isimli öykü, oldukça kişisel bir sorunu toplumsal bir sorunla birleştirerek formülü tersine çeviriyor. Ancak her iki formül de başarılı bir şekilde işliyor.

Öyküler hakkında, özellikle de modern Türk öykücülüğü hakkında ne düşünürsünüz, bilmem. Bir zamanlar yeni çıkan öykü kitaplarını takip ederdim. Yeni yazarları keşfetmek hoşuma giderdi. Zamanla benzer öykülerin farklı yazarlar tarafından yazılıp durduğunu hissetmeye başladım. Modern Türk öykücülüğüyle aramdaki mesafe, bu hissiyattan sonra arttı. Modern insanın, çoğunlukla birinci tekil şahısla yazılmış hayatını okumak, okur olarak sayfalarımı çevirme, bir sonraki öyküye geçme isteği uyandırmamaya başladı. Aynı şeyleri, aynı duyguları hissettiren şeyleri okumaktan sıkıldım. Adalet Ağaoğlu'nun 1970'lerde yazdığı bu öyküler ise bambaşka hissettirdi. Kimi zaman okura doğrudan seslenen, kimi zaman aynı öykü içerisinde birinci ve üçüncü tekil kişi anlatımları arasında geçiş yapan, kimi zaman doğrudan bir kahramanı olmayan bu öyküler, günümüz öykülerinin kalıplaşmış anlatım tarzlarından daha ilk öyküsüyle ayrılıyor.

Öncelikle ilk hikaye "Sen Ey Kutsal Işık", bir öykü kitabının ihtiyacı olan bir ilk öykü. Yazarın tarzını, dilini ve anlatımı taşıyan öykü, Adalet Ağaoğlu'nun toplumsal sorunlara dokundurmalarıyla ince mizahını çok iyi birleştiriyor. Bitecek sanılan yerde bir başka katmana geçerek okuru şaşırtıyor. Alışık olunmayan bir anlatım tercihiyle tek bir kahramanı olmayan bir öykü okuyoruz.

"Muz" ve "Eskiden, Bir Sabah" öyküleri de yine aynı ince mizah ile toplumu ve toplum içindeki bireyi birleştiren başarılı öyküler. Özellikle "Eskiden, Bir Sabah"ın okuru direkt muhatap alan anlatıcısı, çok kısa sürede kendisiyle empati kurdurmayı başarıyor. Birinci bölüm, toplumsal sorunlar ile bireysel sorunların ironik bir şekilde bir araya geldiği, okuru keyiflendiren öykülerden oluşmuş şekilde ilerlerken bölümü, "Bi Sevmekten... Bi Ölümden..." isimli öyküyle kapatıyoruz. İki bölüm arasında köprü vazifesi gören öykü, bir cenaze evinde geçiyor. Yine bireyi ve toplumla olan ilişkisini sorgularken yazarın toplumsal sorun olarak tespit ettiği şeylere ufak dokundurmalarda bulunuyor.

İkinci bölüm, "romancı" Adalet Ağaoğlu'nun aynı zamanda "şair" Adalet Ağaoğlu olarak yazdığı öykülerden oluşuyor. Bu bölümden "en kısa öykü / Hüzzam Mavisi" ve kitaba da adını veren "Sessizliğin İlk Sesi" isimli öyküleri okuyun, demek istediğimi anlayacaksınız. Bu bölümdeki öykülerde mizah, yerini hüzne bırakırken toplumsal sorunlar da arka plana geçerek daha çok toplum-birey çatışması olarak şekilleniyor; ölüm gibi daha ağır temalar işleniyor. 

"Sessizliğin İlk Sesi", neredeyse elli senelik bir kitap. Ancak modern Türk öykücülüğünün mihenk taşlarından biri olması gereken bir eser. Öykü seven, öykü yazmak isteyen herkesin okuması gerekiyor. Öykü seven okurların keyif alacaklarına, öykü yazmak isteyenlerin öykü türüne dair bir şeyler öğreneceklerine kefilim. Aksi olursa beni nerede bulacağınızı biliyorsunuz.


Teselli Puanı: 5/5

15 Mayıs 2026 Cuma

Latife Tekin ve Son Kitabı "Para Gürültüsü" Üzerine

Latife Tekin ile ilk defa fakültenin üçüncü sınıfında bir grup çalışmasında tanıştım. Bir dönem boyunca yoksulluk konusunu Latife Tekin'in romanları üzerinden konuştuk. Türk edebiyatının -bence- mihenk taşlarından biri olan Sevgili Arsız Ölüm ile başladık ve o dönem yayınlanmış kitaplarının büyük bir kısmını okuduk. Kalemi ve anlattıklarıyla edebiyatımızda kendine has bir yeri olduğunu görmemek mümkün değildi. Latife Tekin yoksulluğu, yukarıdan veya araya mesafe koyarak, bir gözlemci nesnelliği ve diliyle anlatmıyordu. Bir rehber gibiydi. Bildiği, deneyimlediği şeyleri bildiği, içine doğduğu özel diliyle anlatıyordu. Bu özel dil, metni büyülü hale getiren, Latife Tekin'in de üzerine özellikle titrediği bir unsurdu. Eserlerindeki büyülü gerçekçi tat, onun dille kurduğu ilişkiden kaynaklanıyordu ve bu özel dile, dilin kurduğu özel atmosfere hayran kalmamak elde değildi. 

Latife Tekin ile ikinci defa fakültenin üçüncü sınıfında onu karşılamak için gittiğimiz havaalanında tanıştım. Önce e-posta aracılığıyla iletişime geçtiğim Latife Hanım, kongre davetimizi çok sıcak karşıladı ve telefonda görüşebileceğimizi söyledi. Programını ayarlayıp kongreye katılmayı kabul etti ve bir arkadaşımla beraber havaalanına, onu karşılamaya gittik.

Hoş sohbet, eğlenceli ve çok tatlı bir insandı. Ve çoğu zaman bizden geçti. Bitmek bilmeyen bir enerjisi var gibiydi. Onunla konuşmaktan aldığımız keyfe rağmen onu yormaktan çekiniyorduk; o ise sohbet ettikçe yenileniyordu. Bir cadıydı, sözlerle oynuyordu. 

Yıllar geçti, Latife Tekin'le iletişimimiz kesildi, ancak o hala sözlerle oynamaya devam ediyor. Gümüşlük'teki tatlı cadı, daha önceki kitaplarında da gösterdiği üzere, yeni anlatım tarzları denemekten, dil üzerine kafa yormaktan ve dilin üzerine titremekten vazgeçmiyor. "Para Gürültüsü" isimli son romanında Kikobaki rumuzlu bir YouTube kullanıcını anlatıyor. Borsa ve para üzerine konuşan Kikobaki'nin video kayıtlarını ve bu kayıtlara gelen yorumları "okuyoruz". Ülkemizde çok popüler olan bu kayıtların bir kurmacaya dahil edilmesi yenilikçi bir fikir. Yenilikçi olduğu kadar iyi uygulanmış bir fikir. Kikobaki'nin videolarında finans dünyasına ilişkin kavramları tıpkı bir videoda görebileceğimiz gibi videonun doğal akışı içerisinde görüyoruz. Bu videoların jargonu üzerinde belli ki iyi çalışılmış. 

Bu beni düşündürüyor. Latife Tekin'in edebiyat dünyamızda kendisine edindiği yer, herhangi bir başka yazarı tembelliğe, kendisini tekrar etmeye itebilecek bir yer. Kendisine ayrıksı bir yer edindiği, hatta bu yeri yazdıklarıyla kendisi inşa ettiği için, bu yerden son derece güvenli metinler yazabilirdi. Bunu yapan, sürekli aynı kitabı biraz farklı şekillerde yazan yazarlarımız var. Latife Tekin ise son kitabında bambaşka bir şey deneyerek iyi bildiği yoksulluğu, yoksulların dünyasını, günümüzün popüler sosyal medya araçlarından birini romana eklemek gibi bir fikirle anlatmak istemiş. Kendine has dilini, günümüz jargonuyla yoğurmuş; ancak kendi dilini kaybetmeden, yine bir Latife Tekin kitabı yazmış. Orijinal, bir o kadar da tanıdık bir eser var karşımızda. Bu, her genç yazar adayının örnek alması gereken bir yaklaşım.

Elbette romanı sadece diliyle veya yenilikçi tarzıyla ele almamak gerekir. Bir roman, neticede bir anlatı aracıdır. Anlatmak istediği bir hikayesi vardır; dil ve yenilikçi tarz, bu anlatıyı destekleyen parçalardır. Para Gürültüsü, dili ve yenilikçiliğiyle öne çıkıyor, evet. Ancak bir bütün olarak romanı incelediğimizde hikayenin bir anda kesildiğini ve kitabın sonunun vaktinden önce geldiğini düşünüyorum. Kikobaki'nin hikayesi, yarım kalmış hissettiriyor. Kitapta gerçekleşmesini beklediğimiz olay, belki Latife Tekin'in bir sonraki romanının konusu olabilir ancak Kikobaki'nin hayatımızdan bir çırpıda ayrılması, yarım kalmışlık hissini destekliyor. Kitabın sonu, bir son gibi değil; tıpkı ikinci bölümün geçtiği mekan için söylendiği gibi bir "geçiş" gibi hissettiriyor. Elbette her kitap anlattığı her konuyu, her ilişkiyi, her karakteri paketleyip kaldıracak diye bir şey yok. Ancak yine de okuyup ısındığımız, değişimini takip ettiğimiz karakterle vedalaşmak için biraz daha zamanımız olmalıydı. Onu yeni yolculuğuna, bir anda ortaya çıkmış bir gerekçe nedeniyle değil, kitap boyunca yaşadığı dönüşümün onu yola çıkmaya teşvik etmesiyle uğurlayabilseydik.

"Para Gürültüsü", yaşlı ama yaşlanmayan cadımız Latife Tekin'in -şimdilik- son romanı. Diğer Latife Tekin romanları gibi özel, lezzetli; diğer Latife Tekin romanları gibi diğer kitaplardan farklı. Okurun deneyimlemesi gereken, okuru alıp götürecek ve yeni ufukları gösterebilecek bir kitap. Okuru bol olsun.

3 Mayıs 2026 Pazar

Kontrol Kalemi: Tuğba Doğan - Nefaset Lokantası


Yayıncı: Yapı Kredi Yayınları

Kitap Editörü: Fahri Güllüoğlu

Kapak Tasarımı: Nahide Dikel

Sayfa Sayısı: 127

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Nefaset Lokantası" isimli romanda arıyoruz.

Bir kitabı okumaya neden devam edersiniz? Bu sorunun pek çok cevabı olabilir. Kitap hakkında övgüler duymuş, okumuşsunuzdur. Çok sevdiğiniz bir kişi kitabı çok seveceğinizi söylemiş, adeta size beğenme garantisi sunmuştur. Kitabın arka kapak yazısı hoşunuza gitmiştir. Belki de yazar maharetini konuşturmuş ve ilk cümleleriyle sizi avucunun içine almıştır. Yakın zamanlarda okuduğum "Baharda Ölmek" isimli romanda Ralf Rothmann tam olarak bunu yapıyor mesela. Öyle güçlü, öyle lezzetli bir dille öyle bir hikaye başlangıcı yapıyor ki kitabın geri kalanından apayrı bir yerde duran başlangıç sayfaları, sizi hikayenin devamına rahatlıkla götürürken kitabı bitirdikten sonra tekrar dönüp okunmak üzere orada duruyor. 

Bir ihtimal daha var. Başlangıç canınızı sıkar. Yazarın bir başka incelikli oyunudur bu. Kendinizi, okur olarak öyle bir durumda bulursunuz ki hikayenin başladığınız noktadan daha kötüye gidemeyeceğini düşünerek okumaya devam edersiniz. Üstelik hikaye, Türkiye'den gitmek gibi bir konu olunca can sıkıntınız bir kat daha artar; bu gidişin nasıl gerçekleşeceğini, gidenin ve kalanların hayatlarında ne gibi sonuçlar doğuracağını merak edersiniz. Tuğba Doğan'ın Nefaset Lokantası, henüz açılış sayfalarında bir cenaze merasimi ile Türkiye'den gitmek fikrini birleştirerek yukarıda bahsettiğim anlamda bir can sıkıcı açılışla karşılıyor okuru.

Kahramanımız Salih, bir gazeteci. Yıllardır çalıştığı gazeteden kovulunca Türkiye'yi terk etmeye ve Brezilya'ya taşınmaya karar veriyor. Veda yemeği, müdavimi olduğu -kitaba da adını veren- Nefaset Lokantası'nda yapılıyor ve okur olarak bizler de bu yemeğe katılıyoruz. Salih'in kararı üzerine bocalamaları, kararsızlıkları, bir yandan iç sesi tarafından dile getirilirken kalabalık masanın gündelik sohbetleriyle hoş bir tezat oluşturuyor. Kitap, en azından birinci bölüm, Salih ve masadakilerin hayatlarını kesitler halinde gördüğümüz bir yapıda planlanmış. Her kesit, Salih'e ve gitme kararına bir şekilde bağlanıyor. Romanın en keyifli bölümünün bu bölüm olduğunu söyleyebilirim. Salih'in sessizliği ile çevrenin gürültüsü arasındaki denge, Salih'in bocalamalarını okurken diğer karakterlerin hayatlarına da bakış atmak, anlatıyı rahatlatmış. Üstelik ülkede çokça konuşulan ülkeyi terk etmek konusunda farklı görüşleri görüyor olmak, kimilerimizin içinde bulunduğu duruma bir kez de dışarıdan bakmamıza yardımcı olarak önemli bir iş yapıyor.

İkinci bölümle beraber kitap başka bir rotaya yelken açıyor. Artık Salih ve Salih'in hayatıyla baş başayız. Ne yazık ki bu bölümle beraber anlatı ağırlaşıyor. Bir önceki bölümün çok sesliliği, Salih'in kitaba kattığı boğuculuğu ferahlatırken ikinci bölümle beraber Salih'in hikayesine dahil olan eski sevgili anlatısı, boğuculuğu biraz daha artırıyor. Salih'in bocalamasının altında ayrıca bir sebep daha olmalı mıydı? Emin değilim. İlk bölüm Salih'i, günümüz Türkiye'sinde rahatlıkla empati kurulabilir bir karakter olarak inşa ederken ikinci bölüm, onu alıp farklı bir yere, trajik bir kahramana dönüştürmeye çalışıyor. Ancak Salih, trajik bir karakter olarak sevilebilecek bir karakter değil. Onun güzelliği, bizden biri olmasında. Geçmişinde, okulunda, iş hayatında, yaşamda yaptığı hatalarda, bocalamalarda, kararsızlıklarında. İkinci bölümle bu karaktere bir derinlik eklemeye çalışmak, gereksiz bir çaba gibi hissettiriyor. 

Hatırlayacaksınız, bu kitap üzerinde bir süredir düşündüğümü söylemiştim. Kitabın beni düşündüren ilk yanı Salih'in bu dönüşümüydü. Daha doğrusu, yazar tarafından ikinci bölümden itibaren dönüştürülüşüydü. Üzerinde düşündüğüm diğer nokta ise kimi zaman kitaptan uzaklaşmama neden olan anlatım tercihleriydi. İlk bölümün anlatımı, farklı karakterlerin kattığı çok seslilik ve canlılık ile daha yaşayan bir anlatım iken ikinci bölümle beraber biraz daha kasvetli, biraz daha aforizma ağırlıklı bir anlatım görüyoruz. Bölümün büyük bir kısmının bu şekilde kurulması, üzerinde durup düşüneceğimiz cümlelerin etkisini kaybetmesine neden oluyor. Hal böyle iken birinci bölümün sonunda kitabın sonuna bırakılan oltadaki yemi yutmak istiyorsunuz, ancak takip etmek zorlaşıyor.

Nefaset Lokantası, ilginç bir kitap. İlk bölümü, kesinlikle okunmalı. İçinizi sıkacak, bazı düşüncelerinizi çat diye yüzünüze vuracak ve belki de karnınızı acıktıracak. İkinci bölüme geçmek için sizi heyecanlandıracak da. Bu nedenle şans verilmesi gerekiyor. Ancak dikkatli olmanızı öneririm. Her yemek, her damağa göre olmayabilir. İkinci bölümden memnun olmayabilirsiniz. Elbette her okurun kendi damak tadı vardır. Ben beğenmedim diye siz de beğenmeyeceksiniz diye bir kural yok. Beni yalnızca yemeği sizden önce tatmış, biraz tuzlu olduğunu söyleyen bir dostunuz olarak düşünün. Ben de daha fazla yemek göndermesi yaparak canınızı sıkmadan buradan sessizce uzaklaşayım.


Teselli Puanı: 3.5/5

20 Şubat 2026 Cuma

Anlatılmayanın Gücü

Yayıncı: İthaki Yayınları

Çeviren: Sevin Okyay

Yayıma Hazırlayan: Alican Saygı Ortanca, Selçuk Aylar

Kapak Uygulama: Hamdi Akçay

Sayfa Sayısı: 200

Hayır, "Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az." cümlesiyle başlayan klişeleşmiş açılışla başlamayacağız. 
Klişeler iyidir, özellikle de gerçekten iyi bir amaca hizmet ediyorlarsa. Tekrarlar da iyidir. Ama konumuz bu değil.
Konumuz, Cormac Mccarthy'nin Yol isimli romanı. Kitabı dün öğle molamda bitirdim. Üzerine düşündüm, fikirlerimin üstüne uyudum ve şimdi karşınızdayım. 
Bir baba ve oğlu, bir felaket yaşamış Amerika topraklarında hayatta kalmak için yolculuğa çıkarlar. Amerika'ya ne olduğunu, Dünya'nın geri kalanının aynı felaketten etkilenip etkilenmediğini, kahramanlarımızın ne kadar süredir yolda olduklarını, yaşanan felakette hayatta kalmayı nasıl becerdiklerini bilmiyoruz. Kahramanlarımızın adını bile bilmiyoruz, yalnızca baba ve oğul. Hatta aralarında gerçek bir akrabalık var mı, onu da bilmiyoruz.
Çünkü yazar, bunların hiçbirini anlatmıyor. Felaketten öncesine dair babanın yaşamından kesitler aktarıyor, bir annenin varlığını öğreniyoruz mesela. Ama kahramanlarımızı sayfalar boyunca izlerken onlara dair kayda değer bir şey öğrenemiyoruz. Çocuk, yalnızca masum bir çocuk olduğu için mi önemli? Babanın varmak istediği yer, yolculuğun nihai hedefi neresi? Bilmiyoruz.
Çünkü yazar, bunların hiçbirini anlatmıyor. Yol'u mutlaka okunması gereken bir kitap haline getiren de bu. Bilemiyorum, siz de aynısını hissediyor musunuz ama yaşanan büyük felaketlerin ardından sessizliğe gömülmek bana çok insani geliyor. Romandaki ölçeğiyle büyük bir felaket yaşamadık ama yaşadığımız küçük toplumsal felaketleri düşünün. Boğazınızın düğümlenir doğru sözcükleri bulamazsınız, bulsanız da konuşmak istemezsiniz. Bir anlamı yoktur.
Şimdi bir de Amerika'nın tamamını -belki de bütün Dünya'yı- etkileyen bir felaketi düşünün. Sessizlik, her yere hakim olmuş. Belli ki medeniyet çökmüş ve insanlar, hayatta kalmak için birbirlerini avlar hale gelmiş. O halde ses, en ufak bir gürültü dahi, tehlike demek. Sizi bulabilir, peşinize düşebilir ve elinizde kalanları, hayatınızla beraber alabilirler.
Yazar, bütün bunları anlatıyor. Babanın ve oğlunun temkinli adımlarında, güvenliği elden bırakmayan hareketlerinde ve birbirleriyle olan kısıtlı iletişimleriyle felaket sonrası dünyanın tekinsizliğini çok iyi anlatıyor. Sessizliği, anlatının bir gücü olarak kullanıyor. Bununla da yetinmiyor. Sorularımıza karşı sessiz kalıyor, anlatmamayı tercih ediyor. Anlatılmayanın gücü, burada ortaya çıkıyor. Dünyaya ne oldu? İnsanlar neden böylesine vahşileşti? Sahile varınca ne olacak?
Sessizlik.
Okurun sorduğu soruların cevaplarını satır aralarına saklayan kitaplar vardır. Cevapları altın bir tepside sunmayıp okuru oyuna davet eden kitaplar vardır. Bazı kitaplar ise sorulara cevap vermez. Her sorunun ardında bir umut vardır, cevabın olduğuna dair bir umuttur bu.
"Yol" umudun sönmekte olduğu bir kitap. Sessizliğin, cevapsızlığın sebebi belki de budur.
Ancak umutsuzluğa kapılmayın. Baba ve oğul, kitap boyunca ateşi taşıdıklarından bahseder. Belki bu ateş, o cılız umuttur. Kurtuluşun, yeniden doğuşun, cevabın ve sesin ateşidir.

Teselli Puanı: ...-5

21 Kasım 2024 Perşembe

Kontrol Kalemi: Joachim Zelter - İşsizler Okulu


Yayıncı: İş Bankası Kültür Yayınları

Çeviren: Regaip Minareci

Editör: Başak Güntekin

Sayfa Sayısı: 157

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "İşsizler Okulu" isimli romanda arıyoruz.

Bina yönetmeliğinde ve okul binasının çeşitli noktalarında asılı afişlerde bir cümle yer alır. 

Work is Freedom.

SPHERICON'a hoş geldiniz. O ne bir plan ne de bir programdır, bir tür sistemdir. SPHERICON'da bir okul günü sabah saat 6.15'te başlar, gece 23'te sona erer. Kursiyerlerin hiç boş zamanı yoktur. Çünkü SPHERICON'da boş zaman yoktur. Zaman bölünmüştür: Eylem zamanı, yapma zamanı, iyileştirme zamanı, yeni başlangıçlar zamanı, öğrenme zamanı, düşünme zamanı, düşünce tarzını değiştirme zamanı, kesintisiz başvuru çalışması zamanı...

SPHERICON, kursiyerlere en iyi CV'nin nasıl hazırlanacağını öğreten bir okuldur. İşin değil, iş aramanın öğretildiği bir tesistir. Dikkat çekici CV nasıl hazırlanır, geçmişin hoşa gitmeyen detayları nasıl değiştirilir, potansiyel iş verenlerin beğenisi nasıl kazanılır, hepsini SPHERICON'da öğrenirsiniz. Önemli olan bir işinizin olmasıdır. Bunun için tesisin her yerinde günün her saati, her bölümde ayrı bir karakterin iş arama macerasının gösterildiği "Job Quest" sürekli gösterilir. Arayış önemlidir.

Öyledir. Çünkü devir değişmiştir artık. Yirminci yüzyılın kampları, çalışmanın bireyi özgürleştireceğini ilan ederken yirmi birinci yüzyılda birey artık özgürleşmiştir. Çünkü çalışmak özgürlüktür. Veya özgürlük, çalışmaktır. 

Cümle, tersten de geçerli: Freedom is Work.

Artık dönüşüm tamamlanmıştır. Yeni bir çağa geçilmiştir ve ihtiyaç duyulan artık sadece çalışan insan değildir. İş arayan insana da ihtiyaç vardır. Bunu ne kadar profesyonel yapabilirse o kadar iyi. Çünkü çalışan, ensesinde her zaman iş arayanın soluğunu hissetmelidir ki daha çok çalışsın. İşini kaybetmesin.

Bu oyunda hedef, yalnızca bir iş pozisyonunu ele geçirmek değil, aynı zamanda başkasının elinden almak... Olabilecek en maceralı yollardan işyeri sahiplerini dinliyor ve gözetliyorlar, şifreleri kırıyor, başkalarının e-postalarına bakıyor, küçücük bir dikkatsizlik, bir zayıf nokta arıyorlar... Sonra bir anda can alıcı butona basıyorlar: "Job Attack."


Yakın gelecekte geçen İşsizler Okulu, konusu ve girişiyle okuru heyecanlandırıyor. Umut verici girişle birlikte ilk dikkat çeken, yazarın okurla hikaye arasına mesafe koyan üslubu. Okurla hikaye arasına SPHERICON giriyor. Onun bürokratik duvarlarına çarpıyor, sıkı planlanmış programının arasından hikayeye sızmaya çalışıyorsunuz. SPHERICON'un hikayesini okuduğunuzu düşünüyorsunuz. Kaldı ki yazar, SPHERICON'un hikayesinin nasıl anlatılacağını da açık açık söylüyor:

SPHERICON üzerine bir kitap yazılacak olsa, içinde gerçek insanlar olmazdı, insan figürleri bile olmazdı, olsa olsa değişken özgeçmişlerden parçalar ya da hayali bölümler olurdu... Karakterlerinin çoğunun bir isme bile ihtiyacı olmazdı. Olsa bile bunları mütemadiyen takas etmek ve değiştirmek için olurdu... Dili, SPHERICON dili olurdu: Yönetmen komutu gibi, özlü ve kısa. Yönetmen komutu kısalığına indirgenmiş hareketler ve yorumlar. Sürekli şimdiki zamanda kalan bir dil.

Özlü ve kısa. İşsizler Okulu'nu tarif edecek iki iyi kelime. Gerçekten kitabın yarısına kadar bırakın kahramanı, bir kahraman adayını bile görmüyorsunuz. Göreceğinizi de düşünmüyorsunuz. SPHERICON ve oradaki eğitmenlerden olan Fest tüm sahneyi kaplıyor. Ancak Fest bile bir karakter olarak orada değil, komutu verecek yönetmen olarak bulunuyor. Kursiyerlere nasıl iyi CV hazırlayacaklarını anlatıyor. Sürekli ve ısrarlı sorularla onları zorluyor.

İkinci yarıdaysa kitap farklı bir yöne sapıyor. SPHERICON'daki iki kursiyer Karla ve Roland, görmeyi umduğumuz distopyanın sonunu getirecek karakter adayları olarak beliriyor. Ancak sadece aday olarak kalıyorlar. Bir anda hızlanan tempoya ne yazık ki yetişemiyorlar. Öyle ki Roland'ı bir noktadan sonra görmüyoruz dahi. Bunun nedenlerini düşününce aklıma yalnızca kitabın başında hoşuma giden üslup geliyor. Bu farklı üslup, SPHERICON'u anlatmaya çok uygun. Ancak bir karakteri tasvir etmeye o kadar da uygun değil. Karla'yı anlatırken dahi soğuk, mesafeli kalıyor. Bu, belli ki bilinçli bir tercih. Ancak Karla'yla aramıza giren mesafe, kitabın vurucu olması gereken finalini de uzaktan izlememize, Karla'nın gördüğü manzarayı onunla görememize neden oluyor. Çalışma kamplarının modern (ancak elbette çağa uygun olarak değiştirilmiş) halini okuduğumuz romanda yine geçmişi hatırlatan bu finalin çok daha vurucu olması gerekirdi. Bu nedenle kitap, ne yazık ki tat kaçırabilecek bir final yapıyor.

Yine de ilginç bir okuma deneyimi sunması açısından şans verilmesi gereken bir eser.

Teselli Puanı: 3/5 

Bir Başka Yılın Dökümü

Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...