kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Kasım 2024 Perşembe

Kontrol Kalemi: Joachim Zelter - İşsizler Okulu


Yayıncı: İş Bankası Kültür Yayınları

Çeviren: Regaip Minareci

Editör: Başak Güntekin

Sayfa Sayısı: 157

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "İşsizler Okulu" isimli romanda arıyoruz.

Bina yönetmeliğinde ve okul binasının çeşitli noktalarında asılı afişlerde bir cümle yer alır. 

Work is Freedom.

SPHERICON'a hoş geldiniz. O ne bir plan ne de bir programdır, bir tür sistemdir. SPHERICON'da bir okul günü sabah saat 6.15'te başlar, gece 23'te sona erer. Kursiyerlerin hiç boş zamanı yoktur. Çünkü SPHERICON'da boş zaman yoktur. Zaman bölünmüştür: Eylem zamanı, yapma zamanı, iyileştirme zamanı, yeni başlangıçlar zamanı, öğrenme zamanı, düşünme zamanı, düşünce tarzını değiştirme zamanı, kesintisiz başvuru çalışması zamanı...

SPHERICON, kursiyerlere en iyi CV'nin nasıl hazırlanacağını öğreten bir okuldur. İşin değil, iş aramanın öğretildiği bir tesistir. Dikkat çekici CV nasıl hazırlanır, geçmişin hoşa gitmeyen detayları nasıl değiştirilir, potansiyel iş verenlerin beğenisi nasıl kazanılır, hepsini SPHERICON'da öğrenirsiniz. Önemli olan bir işinizin olmasıdır. Bunun için tesisin her yerinde günün her saati, her bölümde ayrı bir karakterin iş arama macerasının gösterildiği "Job Quest" sürekli gösterilir. Arayış önemlidir.

Öyledir. Çünkü devir değişmiştir artık. Yirminci yüzyılın kampları, çalışmanın bireyi özgürleştireceğini ilan ederken yirmi birinci yüzyılda birey artık özgürleşmiştir. Çünkü çalışmak özgürlüktür. Veya özgürlük, çalışmaktır. 

Cümle, tersten de geçerli: Freedom is Work.

Artık dönüşüm tamamlanmıştır. Yeni bir çağa geçilmiştir ve ihtiyaç duyulan artık sadece çalışan insan değildir. İş arayan insana da ihtiyaç vardır. Bunu ne kadar profesyonel yapabilirse o kadar iyi. Çünkü çalışan, ensesinde her zaman iş arayanın soluğunu hissetmelidir ki daha çok çalışsın. İşini kaybetmesin.

Bu oyunda hedef, yalnızca bir iş pozisyonunu ele geçirmek değil, aynı zamanda başkasının elinden almak... Olabilecek en maceralı yollardan işyeri sahiplerini dinliyor ve gözetliyorlar, şifreleri kırıyor, başkalarının e-postalarına bakıyor, küçücük bir dikkatsizlik, bir zayıf nokta arıyorlar... Sonra bir anda can alıcı butona basıyorlar: "Job Attack."


Yakın gelecekte geçen İşsizler Okulu, konusu ve girişiyle okuru heyecanlandırıyor. Umut verici girişle birlikte ilk dikkat çeken, yazarın okurla hikaye arasına mesafe koyan üslubu. Okurla hikaye arasına SPHERICON giriyor. Onun bürokratik duvarlarına çarpıyor, sıkı planlanmış programının arasından hikayeye sızmaya çalışıyorsunuz. SPHERICON'un hikayesini okuduğunuzu düşünüyorsunuz. Kaldı ki yazar, SPHERICON'un hikayesinin nasıl anlatılacağını da açık açık söylüyor:

SPHERICON üzerine bir kitap yazılacak olsa, içinde gerçek insanlar olmazdı, insan figürleri bile olmazdı, olsa olsa değişken özgeçmişlerden parçalar ya da hayali bölümler olurdu... Karakterlerinin çoğunun bir isme bile ihtiyacı olmazdı. Olsa bile bunları mütemadiyen takas etmek ve değiştirmek için olurdu... Dili, SPHERICON dili olurdu: Yönetmen komutu gibi, özlü ve kısa. Yönetmen komutu kısalığına indirgenmiş hareketler ve yorumlar. Sürekli şimdiki zamanda kalan bir dil.

Özlü ve kısa. İşsizler Okulu'nu tarif edecek iki iyi kelime. Gerçekten kitabın yarısına kadar bırakın kahramanı, bir kahraman adayını bile görmüyorsunuz. Göreceğinizi de düşünmüyorsunuz. SPHERICON ve oradaki eğitmenlerden olan Fest tüm sahneyi kaplıyor. Ancak Fest bile bir karakter olarak orada değil, komutu verecek yönetmen olarak bulunuyor. Kursiyerlere nasıl iyi CV hazırlayacaklarını anlatıyor. Sürekli ve ısrarlı sorularla onları zorluyor.

İkinci yarıdaysa kitap farklı bir yöne sapıyor. SPHERICON'daki iki kursiyer Karla ve Roland, görmeyi umduğumuz distopyanın sonunu getirecek karakter adayları olarak beliriyor. Ancak sadece aday olarak kalıyorlar. Bir anda hızlanan tempoya ne yazık ki yetişemiyorlar. Öyle ki Roland'ı bir noktadan sonra görmüyoruz dahi. Bunun nedenlerini düşününce aklıma yalnızca kitabın başında hoşuma giden üslup geliyor. Bu farklı üslup, SPHERICON'u anlatmaya çok uygun. Ancak bir karakteri tasvir etmeye o kadar da uygun değil. Karla'yı anlatırken dahi soğuk, mesafeli kalıyor. Bu, belli ki bilinçli bir tercih. Ancak Karla'yla aramıza giren mesafe, kitabın vurucu olması gereken finalini de uzaktan izlememize, Karla'nın gördüğü manzarayı onunla görememize neden oluyor. Çalışma kamplarının modern (ancak elbette çağa uygun olarak değiştirilmiş) halini okuduğumuz romanda yine geçmişi hatırlatan bu finalin çok daha vurucu olması gerekirdi. Bu nedenle kitap, ne yazık ki tat kaçırabilecek bir final yapıyor.

Yine de ilginç bir okuma deneyimi sunması açısından şans verilmesi gereken bir eser.

Teselli Puanı: 3/5 

13 Mayıs 2024 Pazartesi

Yeni Bir Haftalık Rapor, Son Kez Terra Nostra (Liste İlavesiyle)

Yeni bir haftadan selamlar. Bu aralar bildirileri yetiştirmeye çalıştığım için haftamın ve enerjimin çok büyük bir kısmını yazmaya ayırıyorum. Bu nedenle okuma, izleme, dinleme işleri geri planda kalıyor. Bildiğiniz üzere birkaç haftadır "Terra Nostra " okuyorum, hem de büyük bir keyifle (Korkmayın, bu sefer kitabı çok az öveceğim). Geçen hafta kitabın ilk bölümünü bitirirken "İkinci Ahit" isimli müthiş bölümünü okudum. Feodalizmin çöküş zamanlarında bir senyör, bir saray çalışanı, bir de tüccar arasındaki tartışmayı işleyen bölüm beni net bir şekilde ikna etti. Kitabı, bir zamanlar adı "Genel Kamu Hukuku Dersinde Önerilebilecek Kitaplar" olan, ancak sonradan adını kaybeden listeme eklemeye karar verdim. Hem bu vesileyle, bir süredir yapmak istediğim, listeyi güncelleme işini de halledebilirim. Listenin ilk hali şu şekildeydi:

Listenin tamamlandığı gafletine düştükten sonra zamanla birkaç eser daha burada yer alma konusunda beni ikna etti. Robert Graves'ten "Ben, Claudius"; Monika Maron'dan "Uçucu Kül", Şevket Süreyya Aydemir'den "Suyu Arayan Adam", Dag Solstad'tan "Lise Öğretmeni Pedersen'in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasi Uyanışa Dair Anlatısı", Sophie Mackintosh'tan "Mavi Bilet", Hilary Jordan'dan "Uyandığında", Marlen Haushofer'dan "Duvar" ve Ursula K. Le Guin'den "Karanlığın Sol Eli", listeye Terra Nostra'dan önce giren diğer kitaplar oldu. Şimdilik son eser olan Terra Nostra ile listeyi kapatırken birtakım uyarılarda bulunmam gerektiğini fark ediyorum.
Liste, her liste gibi sübjektif. Tamamen benim okurken büyük keyif aldığım ve hukuk öğrencilerinin okumaları gerektiğini düşündüğüm kitaplardan oluşuyor. Elbette akla ilk gelen kitapları (Dava, öhöm) almak istemedim. Hukukla ilişkisi biraz daha silik olabilen, belki bu ilişkiyi aratacak kadar silik birkaç  kitap varken geleceğin hukukçularına belirli bir bakış kazandıracağını düşündüğüm kitaplar da var. Örneğin, "Biçem Alıştırmaları" gibi deneysel bir metin "şimdi hukukla ne alaka?" diye düşündürebilir. Ancak bir hukukçu metinlerle haşır neşir olacaksa -ki olacak-, bu kitabı da okuması gerekli, diye düşünüyorum.

Listede bolca bilimkurgu ve distopya var. Eğer bu tarz kitaplardan hoşlanmıyorsanız, üzülmeyin. Listede farklı kitaplar yine de ilginizi çekebilir. Bu tarz kitapları seviyorsanız, sizin için hoş bir seçki olacak. Özellikle feminist distopyalar, daha önce üzerine eğilmediğiniz konularda sizi, çok önemli tartışmalara çekebilir. Katherine Burdekin, Ursula K. Le Guin, Sophie Mackintosh, Hilary Jordan ve Marlen Haushofer'ın liste içinde bir liste olarak düşünebilir, ayrıca okuyabilirsiniz.

Kitapların mekan ve zaman aralığı da hoşuma gitmedi değil. Ortaçağ'dan itibaren hemen hemen her döneme ilişkin bir kitap var. Bununla beraber, Milli Mücadele dönemi Anadolusu'na Nazi Almanyası'na, Sovyetler Birliği'ne, İskandinav ülkelerine gitme şansına sahipsiniz. Çok uzak bir gelecekte, çok başka dünyalarda geçen müthiş bir seri dahi var. Listeyi oluştururken buna pek dikkat etmemiştim ancak çeşitlilik, iyi olmuş. 

İki öykü, bir tiyatro metni, bir OuLiPo metni, bir de kurgu-kurgu dışı birlikteliği içeren metin dışında kitaplar, görebileceğiniz üzere hep roman. Kimisi kolay okunur, kimisi ise biraz dikkat ve uğrş gerektirebilir. Hepsini okumak size kalmış, listeden birkaç kitap bile yeni okurlarla tanışsa benim hedeflerim gerçekleşmiş demektir.

Peki bu kitapları okuyunca ne olacak? Daha iyi bir hukukçu mu olacaksınız? Elbette, tek başına bu kitaplar sizi daha iyi bir hukukçu yapmayacak. Ancak şunu temin edebilirim, bu kitapları okuduktan sonra, okumadan önceki halinizden daha kötü bir hukukçu olmayacaksınız, olamayacaksınız. Zaten önemli olan da bu değil mi?

10 Şubat 2024 Cumartesi

Kontrol Kalemi: Viktor Pelevin - Omon Ra

 

Yayıncı: Dost Yayınevi

Çevirmen: Barlas Çevikus
Baskı Yeri/Tarihi: 2003
Sayfa Sayısı: 198

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Omon Ra" isimli kitapta arıyoruz.

Soğuk Savaş'ın diğer tarafına yapılan eleştirileri çokça okudum, okuduk. Kurgu alanında da -selam sana büyük Orwell!- böyle eserleri görüyoruz. Batı'dan gelen eleştirileri artık okumak istemiyorum. Çünkü yeni bir şey göreceğimi düşünmüyorum. Bu nedenle Pelevin'in "Omon Ra"sını görünce iki kat heyecanlandım. Hem diğer taraftan, hadi Duvar'ın öte yanından diyelim, yazıyordu hem de kitap Sovyetler'in uzay programıyla alakalıydı. Sovyet Uzay Programı'nı, haliyle Sovyet sistemini eleştiriyordu. Bu yüzden okumak için ikinci kez düşünmedim. Elimdeki kitabı bitirir bitirmez Omon Ra'ya başladım.

Omon'un en büyük hayali bir gün Ay'a gitmek. Ülkesinin uzay programında yer alabilmek ve hayalini gerçekleştirebilmek için ilk gençliğinde kendisi gibi hayaller kuran bir arkadaşıyla askeri okula yazılıyor. Eğitimini tamamlarken yavaş yavaş ülkesinin kendisinden ne beklediğini de öğreniyor. Sistemle tanışıyor. Spoiler vermek istemem, bu nedenle üstü kapalı bir şekilde ifade edeceğim. Kitaptan daha fazla keyif almak istiyorsanız bu cümlenin ardından bir sonraki paragrafa geçin.  Geçtiğini varsayıyorum. Ancak her ihtimale karşı şu kadar söylemekle yetineceğim, baş karakterimiz Omon meşhur bir internet komplo teorisinin ters yüz edilmiş versiyonuna dahil olduğunu öğreniyor. 1993 yılında yazılmış bir uzun öykünün -ki buna roman denilmesine pek katılmıyorum- böyle bir sonla bitmesi ilginç. Yazarın meşhur komplodan haberi olması ihtimalini düşünerek bu komployu sistemi eleştirmek için kullanması oldukça yaratıcı. Ancak bunu öğrendiğimiz andan birkaç sayfa sonra öykü bitiyor. Karakterimizin, her şeyin nasıl planlandığını, nasıl yapıldığını öğrenmesi, Omon'la beraber biz okurların da öğrenmemiz daha iyi olabilirdi. Çünkü öykü bittikten sonra esas akılda kalan soru, "peki bunu nasıl yapabildiler?" oluyor. 

Esasında iki uzun öyküden oluşuyor "Omon Ra". Kitaba ismini veren, daha uzun olan "Omon Ra" öyküsü, yukarıda da bahsettiğim gibi Sovyet Uzay Programı ve SSCB'yi eleştiriyor. Bir bölüm dışında son derece keyifli bir öykü. O bölümü, bölüme geldiğinizde anlayacaksınız. Yavaş yavaş, belki ikinci kez okumanız gerektiğini düşünebilirsiniz. Ben kitap dönünce tekrar döndüm. Kurguya nasıl bir katkısı olduğu yönünde şüphelerim var, ancak tuhaf bir bölüm olduğunu kabul ediyorum. Tekrar okurken, müstakil ve daha geniş bir öykü olması gerektiğini düşündüm.

Tuhaf demişken, kitabın ikinci öyküsüne geçmek isterim. "Sarı Ok" isimli bu öyküde karakterimiz Andrei, bir trende yolculuk ediyor. Esasında onunla birlikte bütün insanlar da bu trende. Nereden kalktığını, nereye gittiğini, ne zamandır yolda olduğunu bilmediğimiz bu trene dair tek bilgimiz ismi: Sarı Ok. Ancak bu ismin neden konulduğunu da bilmiyoruz. Bütün bu bilinmezlikler arasında yine bilindik şeyler devam ediyor. Bir trende yaşamalarına rağmen insanlar yine bilindik düzeni kurmuşlar. Doğal olarak kondüktörler ve treni işletenlerin hakim olduğu bu düzende her kesim için farklı vagonlar ayarlanmış. İnsanlar vagonlar arası ticaret yapıyor, kimi illegal işlere girişiyor ve gerektiğinde kondüktörlere rüşvet de veriyor. Bir yandan oldukça sıradan ilerleyen hikaye, diğer yandan insanı düşündürüyor. Nasıl? Nasıl oluyor da bir trendeyiz? Nasıl oluyor da kimse umursamıyor? Yolculuğun nereye olduğunu niye kimse sormuyor? Öykü, bütün bu sorularla devam ediyor. Cevapları belki de veriyor, ancak trenin gürültüsünden duyamıyoruz.

"Omon Ra", iyi bir hiciv. Sonuyla da insanı güzel şaşırtıyor. "Sarı Ok" ise son zamanlarda okuduğum en tuhaf düşünceydi, yazarın diğer eserlerini okumaya ikna edecek kadar tuhaf bir düşünce.

 Teselli Puanı: 4/5

2 Mayıs 2023 Salı

Kontrol Kalemi: Büyük Yolculuk - Jorge Semprun




Editör: Burçak Başpınar
Çevirmen: Nedim Gürsel
Düzelti: Ebru Aydın
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/2018
Sayfa Sayısı: 237

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Büyük Yolculuk" isimli romanda arıyoruz.


Hafızanın boğucu atmosferinde gezinmek zor. Bir yazar için zor olduğu gibi okur için de, başkasının hafızasında gezinmenin birtakım zorlukları var. Ortaya karmakarışık, bulamaçtan hallice bir metnin çıkma tehlikesi var. Yazar açısından hafızayı damıtmak, ancak bunu olabildiğince doğal göstermek gerekiyor. Doğal olmalı ki -ya da görünmeli ki- metin, metinle sunulan bellek, bir akıntıya dönüşsün. Yazarın küreğini çektiği bir tekneyle gezdiğimiz bir akıntıda, o sakin akıntı okuru nereye götürürse oraya gidilebilsin. Çamura batma ya da tekneden düşme tehlikesi olmasın. Semprun, kayığı ustalıkla kullanıyor. Oldukça şiddetli bir akıntıya karşı, zaman zaman dalgaların yüzümüze çarpmasına izin vererek metnini oluşturuyor. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasında gidip gelirken, okuru yüz üstü bırakmıyor. Aksine bu gidiş gelişleri okura nefes alacak bir alan bırakmak için kullanıyor.

Toplama kampına giden, tıkış tıkış dolu bir trendeki yolculuğunu anlatan yazar, yolu olabilecek en farklı şekilde anlatıyor. Zamanlar birbirine karışıyor; yakalanmadan önce yaşanan maceralar, savaşın sonundaki travmalar, trendeki muhabbetler, kamptaki koşullar... Hepsi, yazarın belleğinden okurun önüne geliyor. Karakterler değişiyor, mekanlar değişiyor. Tren, toplama kampına doğru kararlılıkla ilerlerken mekandan uzaklaşıp bir hayatın izini sürüyoruz. Bir çırpıda anlatılan vahşetler, hayatta kalma mücadeleleri, faşizmin yükselişi ve çöküşü: Bir tren yolculuğunda, yolun sonuna gelmeden başka bir yolun sonuna geliyoruz.

Boğucu bir hafızanın dökümü Büyük Yolculuk. Okuru yavaş yavaş kuşatıyor. Acılarını, sevinçlerini, üzüntülerini gösteriyor, elinden tutuyor. Bu boğucu yolculukta okuru yalnız bırakmıyor.

Teselli Puanı: 5/5

9 Aralık 2020 Çarşamba

Kötü Okur İyi Bir Okurla Karşılaşınca Ne Hisseder?

Başlarken Not

Merhaba, bu satırları okuyorsan kararsızlığımı sona erdirip ''Kontrol Kalemi'' başlığı taşımayan bu metni yayınlamaya kendimi ikna etmişim demektir. Aslında aklıma gelen ilk fikir, bu metni ''Hasar Kontrolü'' altında yeni bir başlıkla yazmaktı. Çünkü ilk yazdığım, birazdan okuyacağın metnin değişiklik geçirmemiş halinin Kontrol Kalemi başlığını taştığını düşündüm. Daha önce Kontrol Kalemi başlıklı bir yazı okuduysan esas amacımın okuduğum kitapları değerlendirmek olduğunu anlamışsındır. Ancak en son okuduğum ''Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir'' isimli romanın değerlendirmesini yazdığım zaman farklı bir şeyin ortaya çıktığını gördüm. Esas derdimin kitabı değerlendirmek olmadığını, okurlukla alakalı düşüncelerimi yazarken bu kitabı kullandığımı düşündüm. Belki de bu yüzden, kitaba haksızlık etmemek için yeni bir başlık düşündüm. Dediğim gibi ilk aklıma gelen Hasar Kontrolü oldu. Ama iyi bir başlık olup olmadığından emin olamadım. O halde okurlara sormalıyım diye düşündüm. Başlık konusunda fikirlerine açığım, bu konuda bana ulaşırsan sevinirim.


Okur Okurla Birlikte

Bir okur olarak, bir sonraki kitabımı seçerken en çok başvurduğum kaynak başka okurlardır. Okumaya hasbelkader başlamış olduğum için okuma rotamı bulmak, başlangıçta zordu. Çok satan kitaplarla başladım, yabancı polisiye kitaplarını bayılarak okudum, ''cool'' karakterli romanları elimden bırakamadığım zamanlar oldu. Sonra bir gün polisiye çok satanlardan sıkıldığımı fark ettim. ''Farklı'' kitaplar okuduğunu gördüğüm bir yakınımızın Murathan Mungan'ın yakında çıkacak olan kitabı ''Şairin Romanı'' için çok uzun zamandır beklemekte olduğunu anlatan Facebook gönderisinden sonra ben de kitabı merakla beklemeye başladım. Çıktığı gibi de okudum. Büyülendim. Başkalarının da büyülenmesi için kitabı önermem gerektiğini düşündüm. Belki de Facebook gönderisiyle kitabı almaya beni ikna eden yakınımıza özendim, bilmiyorum. Neticede kitabı, okuldan bir arkadaşıma ödünç verdim. Okumanın birlikte yapıldığında güzelleşeceğine inanıyordum.

Okur Okura Karşı

Yanıldığımı gördüğümü söylemeyeceğim. Sadece zamanın şartları nedeniyle tek başına okumaya alıştım. Üniversite sınavına hazırlanıyorduk, çözülmesi gereken çok sayıda test, binlerce soru vardı. Dersler vardı; dershaneler, kurslar vardı. Okumayı erteleyen arkadaşlarım oldu. Benim için okumak, daha şahsi bir eyleme dönüştü.

Bu yalnızlaşmanın pek iyi olmadığını çok geç fark ettim. Bir kere kendimi diğer okurlardan soyutladığım için kendi okuduklarıma gereğinden fazla değer verdim. Daha en başta, okuyor olmanın çok özel bir şey olduğunu, bir okur olarak diğer insanlardan farklı olduğuma ikna oldum. Benim kadar okumayan, benim okuduklarımı okumayanları eksik okurlar olarak kabul ettim. Üç sene boyunca okur kibrinden çektim. Okur kibri, bir okurun başına gelebilecek en kötü şeydir. Okurun kendini kapatmasına, hep aynı isimler, eserler üzerinden yolculuğuna devam etmesine, aslında kaybolup sürekli çemberler çizmesine neden olur. Bu sırada diğer okurlarla da karşılaşır. Onları değerlendirir, eleştirir ve küçük görür. Okurun karşısındadır; kendi okuduklarını okumadıkları, okumadan fikir sahibi olduğu kitapları okudukları için. Bir kötü/iyi okur ayrımı vardır. Elbette kendisi iyi okurdur, diğerleri ise kötü okur. Çünkü ''x okuyor, y'yi hiç okumamış''.

Kötü/İyi Okur Ayrımı Üzerine

Bu ayrım konusunda ne düşünürsünüz, bilemem. Okurluğun sınıflandırılması konusunda farklı zamanlarda farklı düşüncelerim oldu. Bir süre, iyi okurun sürekli okuyan okur olduğunu kabul ettim. Bir süre, iyi okurun nitelikli eserler okuduğunu kabul ettim. Bir ara okumaya zaman ayırmayı başarabilen herkesin iyi okur olabileceğini düşündüm. Bu aralar böyle bir ayrımın anlamsızlığı üzerine düşünüyorum. Selçuk Altun'un ''Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir'' romanını bu anlamsızlığı düşünürken okudum. İlginçtir, daha ilk bölümlerde, ayrımın anlamsız olabileceğine dair düşüncelerimi unutarak aklıma Altun'un iyi bir okur olduğu geldi. Kendisini ve baş karakterini Alberto Manguel'le bir arada hayal ettim. Kitap boyunca, iyi okur olan baş karakterimizi kıskandım. Belki hala iyi okurluğun ne olduğunu söyleyemem ama size iyi okurları gösterebilirim. Özellikle bu kitabı bitirdikten sonra, çevremde pek çok sayıda iyi okur olduğunu fark ettim.

İyi Okurun Peşinde

Kitap, ilk yarısı itibarıyla bir kitap severin hayatını anlatıyor. Bunu yaparken bir başvuru kitabı olmayı oluyor. Yalnızca yeni yazarlar açısından değil; sanatın diğer alanları için de kitap, güzel bir kaynakça ve başlangıç listesi işlevi görecektir. Baş karakterimizi okurken onun okuduklarını görüp heyecanlanacak, okumaya bu kadar vakit ayırabilmesine şaşıracak, kıskanacak ve daha fazla okumak için şevkleneceksiniz. Şanslısınız, bir sonraki kitabınızın seçerken faydalanabileceğiniz sayfalar önünüzde duruyor olacak.

Sayfalar boyunca devam eden okurluğa övgü, bir noktada baş karakterimizin anonimleşmesine yardımcı oluyor. Bu satırları yazarken, baş karakterin adını hatırlayamadığımı ancak Çela, Halis Silah, K. Ant gibi karakterlerin isimlerini kolaylıkla anımsayabildiğimi fark ettim. Belki de bunun sebebi, baş karakterimiz üzerinden iyi okurun portresini çizmek. Elbette, bir romanda olmanın sağladığı avantajlar var. Maddi konuların kolaylıkla aradan çıkarılması, belki de bunlardan -şu an içinde bulunduğumuz şartları düşündüğümüzde- en önemlisi. Gerçi bu durumun altyapısı Halis Silah karakteriyle atılıyor ancak çözümün üzerinde çok durulmaması, meseleyi farklı bir noktaya çekiyor. Elbette, yazarın amacı bir insanın kendisine nasıl iyi bir gelecek kurduğunu anlatmak değil. Çok daha farklı, iyi okurların birbirlerini bulduğu bir bulmaca kurmak. ''Dünyanın en iyi yazarını tanımak ister misin?'' gibi her okurun peşine düşeceği iyi bir soruyla, ilgi çekici bir yan karakter ve onun hikayesiyle kitabın ikinci yarısı, merak öğesini de yanına alarak sizi kitabın sonuna taşıyor. Görece az sayıda sayfada elinize çözülmüş bir gizem bırakması, yazarın bir başarısı. Üstelik bunu yapmasına aslında hiç gerek yok. Gerçekten de karakterimizin gizemle karşılaştığı sayfaları okuyunca şaşırdım. Bunun beklemiyor olmamın yanı sıra, bir bölüm önce karşılaştığımız ilginç kiracılık halinin, yalnızca edebi bir hoşluk olarak düşünülmemiş olması da şaşırmamda etkiliydi. Yazar, karakterini bir oyunun içine almadan, beni oyuna dahil etmeyi başarmıştı.

Sürprizi bozmayacağım, dünyanın en iyi yazarını size söylemeyeceğim. Dünyanın en iyi okurunun kim olduğunu düşünmenizi de istemeyeceğim. Önce kitabı okumanızı, ardından da etrafınızdaki iyi okurları düşünmenizi isteyeceğim. Ben kendi iyi okurlarımı kıskanıyorum. Ancak oralarda olduklarını bilmek kendimi iyi hissettiriyor.

Bir Başka Yılın Dökümü

Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...