kontrol kalemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kontrol kalemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2026 Çarşamba

Kontrol Kalemi: Adalet Ağaoğlu - Sessizliğin İlk Sesi



Yayıncı: Everest Yayınları

Yayına Hazırlayan: Didem Ünal Biçicioğlu

Kapak Tasarımı: Beste Doğan

Sayfa Sayısı: 190

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Sessizliğin İlk Sesi" isimli öykü kitabında arıyoruz.

Adalet Ağaoğlu'yla sonradan "Dar Zamanlar" olarak isimlendirildiğini öğrendiğim üçlemesinin ilk kitabı olan, hala da çok güzel bir isme sahip olduğunu düşündüğüm "Ölmeye Yatmak" romanıyla tanışmıştım. "Bir Düğün Gecesi"ni ilk kitapla arasını fazla açmadan okumuş, ardından "Hayır" ile de üçlemeyi tamamlamıştım. Sonradan üçleme sandığımın dörtleme olduğunu ve serinin "Dert Dinleme Uzmanı" isimli sonuncu bir kitabı da olduğunu öğrenmiş, ancak herhalde seriyi zihnimde bitirdiğim için bu kitaba hiç bakmamıştım. Adalet Ağaoğlu okurluğum buraya kadardı.

"Sessizliğin İlk Sesi"ni ise ilk defa ne zaman ve nerede gördüğümü ise hatırlamıyorum. Hayal meyal isminden etkilendiğimi ve Adalet Ağaoğlu tarafından yazılmış bir öykü kitabı olduğunu görünce heyecanlandığımı hatırlıyorum. Bir türle akla gelen yazarların farklı türlerdeki eserlerini okumayı severim. Romanlarıyla tanıdığımız, "romancı" olarak bildiğimiz yazarların, farklı türlerdeki eserlerini görünce ise meraklanırım. Üstelik bir de bir "romancı"nın, en azından kafamdaki kalıplara romancı olarak yerleştirdiğim bir yazarın öykülerini görünce o eseri, okuma listemin en üst sırasına dahil etmekten çekinmem. 

"Sessizliğin İlk Sesi", toplumu anlatan, toplumsal sorunlara karşı duyarsız kalmayan, bununla beraber toplum içerisindeki bireyin problemlerini de aynı öykü içerisinde işleyebilen bir eser. Kitabın ikinci bölümünde yer alan "H" isimli öykü, bu söylediğimin en net örneği. Bir yandan 1969'daki meşhur Ay yolculuğu ve insanların heyecanını izlerken diğer yandan öykünün baş karakterinin bir otel odasında, o anda kendisinden çok uzakta olan tanıdıklarıyla ilişkilerini, bu ilişkilere dair değerlendirmelerini okuyoruz. Bu iki hat, son derece doğal bir şekilde yan yana ilerliyor ve aslında birbirleriyle iç içe olduğunu görüyoruz. Keza yine ikinci bölümdeki "Kulak Tıkaçları" isimli öykü, oldukça kişisel bir sorunu toplumsal bir sorunla birleştirerek formülü tersine çeviriyor. Ancak her iki formül de başarılı bir şekilde işliyor.

Öyküler hakkında, özellikle de modern Türk öykücülüğü hakkında ne düşünürsünüz, bilmem. Bir zamanlar yeni çıkan öykü kitaplarını takip ederdim. Yeni yazarları keşfetmek hoşuma giderdi. Zamanla benzer öykülerin farklı yazarlar tarafından yazılıp durduğunu hissetmeye başladım. Modern Türk öykücülüğüyle aramdaki mesafe, bu hissiyattan sonra arttı. Modern insanın, çoğunlukla birinci tekil şahısla yazılmış hayatını okumak, okur olarak sayfalarımı çevirme, bir sonraki öyküye geçme isteği uyandırmamaya başladı. Aynı şeyleri, aynı duyguları hissettiren şeyleri okumaktan sıkıldım. Adalet Ağaoğlu'nun 1970'lerde yazdığı bu öyküler ise bambaşka hissettirdi. Kimi zaman okura doğrudan seslenen, kimi zaman aynı öykü içerisinde birinci ve üçüncü tekil kişi anlatımları arasında geçiş yapan, kimi zaman doğrudan bir kahramanı olmayan bu öyküler, günümüz öykülerinin kalıplaşmış anlatım tarzlarından daha ilk öyküsüyle ayrılıyor.

Öncelikle ilk hikaye "Sen Ey Kutsal Işık", bir öykü kitabının ihtiyacı olan bir ilk öykü. Yazarın tarzını, dilini ve anlatımı taşıyan öykü, Adalet Ağaoğlu'nun toplumsal sorunlara dokundurmalarıyla ince mizahını çok iyi birleştiriyor. Bitecek sanılan yerde bir başka katmana geçerek okuru şaşırtıyor. Alışık olunmayan bir anlatım tercihiyle tek bir kahramanı olmayan bir öykü okuyoruz.

"Muz" ve "Eskiden, Bir Sabah" öyküleri de yine aynı ince mizah ile toplumu ve toplum içindeki bireyi birleştiren başarılı öyküler. Özellikle "Eskiden, Bir Sabah"ın okuru direkt muhatap alan anlatıcısı, çok kısa sürede kendisiyle empati kurdurmayı başarıyor. Birinci bölüm, toplumsal sorunlar ile bireysel sorunların ironik bir şekilde bir araya geldiği, okuru keyiflendiren öykülerden oluşmuş şekilde ilerlerken bölümü, "Bi Sevmekten... Bi Ölümden..." isimli öyküyle kapatıyoruz. İki bölüm arasında köprü vazifesi gören öykü, bir cenaze evinde geçiyor. Yine bireyi ve toplumla olan ilişkisini sorgularken yazarın toplumsal sorun olarak tespit ettiği şeylere ufak dokundurmalarda bulunuyor.

İkinci bölüm, "romancı" Adalet Ağaoğlu'nun aynı zamanda "şair" Adalet Ağaoğlu olarak yazdığı öykülerden oluşuyor. Bu bölümden "en kısa öykü / Hüzzam Mavisi" ve kitaba da adını veren "Sessizliğin İlk Sesi" isimli öyküleri okuyun, demek istediğimi anlayacaksınız. Bu bölümdeki öykülerde mizah, yerini hüzne bırakırken toplumsal sorunlar da arka plana geçerek daha çok toplum-birey çatışması olarak şekilleniyor; ölüm gibi daha ağır temalar işleniyor. 

"Sessizliğin İlk Sesi", neredeyse elli senelik bir kitap. Ancak modern Türk öykücülüğünün mihenk taşlarından biri olması gereken bir eser. Öykü seven, öykü yazmak isteyen herkesin okuması gerekiyor. Öykü seven okurların keyif alacaklarına, öykü yazmak isteyenlerin öykü türüne dair bir şeyler öğreneceklerine kefilim. Aksi olursa beni nerede bulacağınızı biliyorsunuz.


Teselli Puanı: 5/5

3 Mayıs 2026 Pazar

Kontrol Kalemi: Tuğba Doğan - Nefaset Lokantası


Yayıncı: Yapı Kredi Yayınları

Kitap Editörü: Fahri Güllüoğlu

Kapak Tasarımı: Nahide Dikel

Sayfa Sayısı: 127

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Nefaset Lokantası" isimli romanda arıyoruz.

Bir kitabı okumaya neden devam edersiniz? Bu sorunun pek çok cevabı olabilir. Kitap hakkında övgüler duymuş, okumuşsunuzdur. Çok sevdiğiniz bir kişi kitabı çok seveceğinizi söylemiş, adeta size beğenme garantisi sunmuştur. Kitabın arka kapak yazısı hoşunuza gitmiştir. Belki de yazar maharetini konuşturmuş ve ilk cümleleriyle sizi avucunun içine almıştır. Yakın zamanlarda okuduğum "Baharda Ölmek" isimli romanda Ralf Rothmann tam olarak bunu yapıyor mesela. Öyle güçlü, öyle lezzetli bir dille öyle bir hikaye başlangıcı yapıyor ki kitabın geri kalanından apayrı bir yerde duran başlangıç sayfaları, sizi hikayenin devamına rahatlıkla götürürken kitabı bitirdikten sonra tekrar dönüp okunmak üzere orada duruyor. 

Bir ihtimal daha var. Başlangıç canınızı sıkar. Yazarın bir başka incelikli oyunudur bu. Kendinizi, okur olarak öyle bir durumda bulursunuz ki hikayenin başladığınız noktadan daha kötüye gidemeyeceğini düşünerek okumaya devam edersiniz. Üstelik hikaye, Türkiye'den gitmek gibi bir konu olunca can sıkıntınız bir kat daha artar; bu gidişin nasıl gerçekleşeceğini, gidenin ve kalanların hayatlarında ne gibi sonuçlar doğuracağını merak edersiniz. Tuğba Doğan'ın Nefaset Lokantası, henüz açılış sayfalarında bir cenaze merasimi ile Türkiye'den gitmek fikrini birleştirerek yukarıda bahsettiğim anlamda bir can sıkıcı açılışla karşılıyor okuru.

Kahramanımız Salih, bir gazeteci. Yıllardır çalıştığı gazeteden kovulunca Türkiye'yi terk etmeye ve Brezilya'ya taşınmaya karar veriyor. Veda yemeği, müdavimi olduğu -kitaba da adını veren- Nefaset Lokantası'nda yapılıyor ve okur olarak bizler de bu yemeğe katılıyoruz. Salih'in kararı üzerine bocalamaları, kararsızlıkları, bir yandan iç sesi tarafından dile getirilirken kalabalık masanın gündelik sohbetleriyle hoş bir tezat oluşturuyor. Kitap, en azından birinci bölüm, Salih ve masadakilerin hayatlarını kesitler halinde gördüğümüz bir yapıda planlanmış. Her kesit, Salih'e ve gitme kararına bir şekilde bağlanıyor. Romanın en keyifli bölümünün bu bölüm olduğunu söyleyebilirim. Salih'in sessizliği ile çevrenin gürültüsü arasındaki denge, Salih'in bocalamalarını okurken diğer karakterlerin hayatlarına da bakış atmak, anlatıyı rahatlatmış. Üstelik ülkede çokça konuşulan ülkeyi terk etmek konusunda farklı görüşleri görüyor olmak, kimilerimizin içinde bulunduğu duruma bir kez de dışarıdan bakmamıza yardımcı olarak önemli bir iş yapıyor.

İkinci bölümle beraber kitap başka bir rotaya yelken açıyor. Artık Salih ve Salih'in hayatıyla baş başayız. Ne yazık ki bu bölümle beraber anlatı ağırlaşıyor. Bir önceki bölümün çok sesliliği, Salih'in kitaba kattığı boğuculuğu ferahlatırken ikinci bölümle beraber Salih'in hikayesine dahil olan eski sevgili anlatısı, boğuculuğu biraz daha artırıyor. Salih'in bocalamasının altında ayrıca bir sebep daha olmalı mıydı? Emin değilim. İlk bölüm Salih'i, günümüz Türkiye'sinde rahatlıkla empati kurulabilir bir karakter olarak inşa ederken ikinci bölüm, onu alıp farklı bir yere, trajik bir kahramana dönüştürmeye çalışıyor. Ancak Salih, trajik bir karakter olarak sevilebilecek bir karakter değil. Onun güzelliği, bizden biri olmasında. Geçmişinde, okulunda, iş hayatında, yaşamda yaptığı hatalarda, bocalamalarda, kararsızlıklarında. İkinci bölümle bu karaktere bir derinlik eklemeye çalışmak, gereksiz bir çaba gibi hissettiriyor. 

Hatırlayacaksınız, bu kitap üzerinde bir süredir düşündüğümü söylemiştim. Kitabın beni düşündüren ilk yanı Salih'in bu dönüşümüydü. Daha doğrusu, yazar tarafından ikinci bölümden itibaren dönüştürülüşüydü. Üzerinde düşündüğüm diğer nokta ise kimi zaman kitaptan uzaklaşmama neden olan anlatım tercihleriydi. İlk bölümün anlatımı, farklı karakterlerin kattığı çok seslilik ve canlılık ile daha yaşayan bir anlatım iken ikinci bölümle beraber biraz daha kasvetli, biraz daha aforizma ağırlıklı bir anlatım görüyoruz. Bölümün büyük bir kısmının bu şekilde kurulması, üzerinde durup düşüneceğimiz cümlelerin etkisini kaybetmesine neden oluyor. Hal böyle iken birinci bölümün sonunda kitabın sonuna bırakılan oltadaki yemi yutmak istiyorsunuz, ancak takip etmek zorlaşıyor.

Nefaset Lokantası, ilginç bir kitap. İlk bölümü, kesinlikle okunmalı. İçinizi sıkacak, bazı düşüncelerinizi çat diye yüzünüze vuracak ve belki de karnınızı acıktıracak. İkinci bölüme geçmek için sizi heyecanlandıracak da. Bu nedenle şans verilmesi gerekiyor. Ancak dikkatli olmanızı öneririm. Her yemek, her damağa göre olmayabilir. İkinci bölümden memnun olmayabilirsiniz. Elbette her okurun kendi damak tadı vardır. Ben beğenmedim diye siz de beğenmeyeceksiniz diye bir kural yok. Beni yalnızca yemeği sizden önce tatmış, biraz tuzlu olduğunu söyleyen bir dostunuz olarak düşünün. Ben de daha fazla yemek göndermesi yaparak canınızı sıkmadan buradan sessizce uzaklaşayım.


Teselli Puanı: 3.5/5

20 Şubat 2026 Cuma

Anlatılmayanın Gücü

Yayıncı: İthaki Yayınları

Çeviren: Sevin Okyay

Yayıma Hazırlayan: Alican Saygı Ortanca, Selçuk Aylar

Kapak Uygulama: Hamdi Akçay

Sayfa Sayısı: 200

Hayır, "Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az." cümlesiyle başlayan klişeleşmiş açılışla başlamayacağız. 
Klişeler iyidir, özellikle de gerçekten iyi bir amaca hizmet ediyorlarsa. Tekrarlar da iyidir. Ama konumuz bu değil.
Konumuz, Cormac Mccarthy'nin Yol isimli romanı. Kitabı dün öğle molamda bitirdim. Üzerine düşündüm, fikirlerimin üstüne uyudum ve şimdi karşınızdayım. 
Bir baba ve oğlu, bir felaket yaşamış Amerika topraklarında hayatta kalmak için yolculuğa çıkarlar. Amerika'ya ne olduğunu, Dünya'nın geri kalanının aynı felaketten etkilenip etkilenmediğini, kahramanlarımızın ne kadar süredir yolda olduklarını, yaşanan felakette hayatta kalmayı nasıl becerdiklerini bilmiyoruz. Kahramanlarımızın adını bile bilmiyoruz, yalnızca baba ve oğul. Hatta aralarında gerçek bir akrabalık var mı, onu da bilmiyoruz.
Çünkü yazar, bunların hiçbirini anlatmıyor. Felaketten öncesine dair babanın yaşamından kesitler aktarıyor, bir annenin varlığını öğreniyoruz mesela. Ama kahramanlarımızı sayfalar boyunca izlerken onlara dair kayda değer bir şey öğrenemiyoruz. Çocuk, yalnızca masum bir çocuk olduğu için mi önemli? Babanın varmak istediği yer, yolculuğun nihai hedefi neresi? Bilmiyoruz.
Çünkü yazar, bunların hiçbirini anlatmıyor. Yol'u mutlaka okunması gereken bir kitap haline getiren de bu. Bilemiyorum, siz de aynısını hissediyor musunuz ama yaşanan büyük felaketlerin ardından sessizliğe gömülmek bana çok insani geliyor. Romandaki ölçeğiyle büyük bir felaket yaşamadık ama yaşadığımız küçük toplumsal felaketleri düşünün. Boğazınızın düğümlenir doğru sözcükleri bulamazsınız, bulsanız da konuşmak istemezsiniz. Bir anlamı yoktur.
Şimdi bir de Amerika'nın tamamını -belki de bütün Dünya'yı- etkileyen bir felaketi düşünün. Sessizlik, her yere hakim olmuş. Belli ki medeniyet çökmüş ve insanlar, hayatta kalmak için birbirlerini avlar hale gelmiş. O halde ses, en ufak bir gürültü dahi, tehlike demek. Sizi bulabilir, peşinize düşebilir ve elinizde kalanları, hayatınızla beraber alabilirler.
Yazar, bütün bunları anlatıyor. Babanın ve oğlunun temkinli adımlarında, güvenliği elden bırakmayan hareketlerinde ve birbirleriyle olan kısıtlı iletişimleriyle felaket sonrası dünyanın tekinsizliğini çok iyi anlatıyor. Sessizliği, anlatının bir gücü olarak kullanıyor. Bununla da yetinmiyor. Sorularımıza karşı sessiz kalıyor, anlatmamayı tercih ediyor. Anlatılmayanın gücü, burada ortaya çıkıyor. Dünyaya ne oldu? İnsanlar neden böylesine vahşileşti? Sahile varınca ne olacak?
Sessizlik.
Okurun sorduğu soruların cevaplarını satır aralarına saklayan kitaplar vardır. Cevapları altın bir tepside sunmayıp okuru oyuna davet eden kitaplar vardır. Bazı kitaplar ise sorulara cevap vermez. Her sorunun ardında bir umut vardır, cevabın olduğuna dair bir umuttur bu.
"Yol" umudun sönmekte olduğu bir kitap. Sessizliğin, cevapsızlığın sebebi belki de budur.
Ancak umutsuzluğa kapılmayın. Baba ve oğul, kitap boyunca ateşi taşıdıklarından bahseder. Belki bu ateş, o cılız umuttur. Kurtuluşun, yeniden doğuşun, cevabın ve sesin ateşidir.

Teselli Puanı: ...-5

24 Ocak 2026 Cumartesi

Kontrol Kalemi: Iain M. Banks - Cebirci


Yayıncı: İthaki Yayınları

Çeviren: Kemal Baran Özbek

Yayına Hazırlayan: Burcu Arman

Sayfa Sayısı: 736

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Cebirci" isimli romanda arıyoruz.

İyi bir bilimkurgu eserinden beklentiniz nedir? Bu soruyu derinlemesine düşünün. Çünkü bu kitaptan alacağınız (veya alamayacağınız) zevk, bu soruya vereceğiniz cevaba bağlı. Çünkü "Cebirci", tarif etmesi zor bir bilimkurgu eseri.

Işık hızına erişmenin henüz mümkün olmadığı gelecekte insanlık, yine de gayret etmiş ve evrenin büyük bir kısmına hakim olmayı başarmış. Üstelik bu evrende yalnız olmadığını da öğrenmiş ve evrendeki diğer canlılarla birlikte yaşamaya başlamış. Işık hızının geçilememiş olması önemli bir detay, çünkü evrenin büyük bir kısmına yayılmış olan Mercatoria yönetimi, evrenin eşsiz uzunlukları arasındaki ulaşım, iletişim ve yönetim meselelerinde hep bu sınıra takılıyor. Aylar, yıllar hatta yüz yıllarla ölçülen mesafeleri yönetmek, başlı başına bir problem. Üstelik yönetime karşı çıkan ve düzenli aralıklarla farklı sistemlere saldıran farklı insan topluluklarına karşı da tetikte olurken devasa sistemin herhangi bir yerine savunma amaçlı gemi göndermenin aylar sürebileceğini hesaplamak da dikkate alınması gereken bir sorun. Neyse ki bilinen birkaç solucan deliği var ve bu solucan delikleri sayesinde uzaktaki birkaç sistemi, merkeze bağlamak mümkün. Ancak solucan delikleri de kendi tehlikelerini barındırıyor, çünkü bu deliklerin yakınlarına kurulmuş olan tesisler, doğal olarak açık hedef ve bir tesisin yok edilmesi, sistemin merkeziyle periferi arasındaki bağlantının, yeni bir tesis inşa edilene kadar geçecek yüzlerce yıl boyunca kopması demek.

Anlayacağınız, kurulan düzen esasında çok da sağlam değil. Buna bir de kendi içinde bürokrasinin demir kafesine hapsolmuş bir insanlık ekleyin. Farklı amaçları takip eden farklı oluşumlar, yetki paylaşımı konusunda belirsizlikler, buna rağmen yönetilmesi gereken bir evren. İyi bir bilimkurgu için yeterli mi?

Belki başka bir kitapta evet. Ancak burada hayır. Buna bir de merkezin dışından gelen büyük bir istila filosunu ekleyin. Rahip Luciferious önderliğinde gelen bu filoya karşı savunma oluşturmak kolay değil, çünkü merkezden istilanın gerçekleşeceği yere varmak çok uzun. Savunma donanması gelene kadar işgalin bitmiş, işgale gelenlerin savunmak amacıyla gelenleri savunmaya rahat rahat hazırlanmaları ihtimali yüksek. Ancak bir ihtimal var; bir söylenti, bir efsane. "Ahali Listesi" ve "Dönüşüm". Her şeyi değiştirebilecek bir bilgi.

Bu noktada biraz Ahali'den bahsetmek gerekiyor. Merak etmeyin, kitapta uzun uzun onları okuyacaksınız. Neredeyse evrenin kendisiyle yaşıt olan bu uzaylı ırkı, evrenin geri kalan mensuplarına karşı son derece kayıtsız. Artık unlarını eleyip eleklerini asmış bir kafa yapısındalar. Evrenin farklı yerlerindeki gaz gezegenlerinde, rahat bir şekilde yaşayıp gidiyor; onlarla muhatap olunmadığı sürece kendilerinden küçük gördükleri diğerleriyle pek muhatap olmuyorlar. Buna rağmen oldukça ilgi çekiciler.

Bir kere konsept, şahane düşünülmüş. Evrenin güçlü, atik ve hırslı canlıları karşısında milyarlarca yıl yaşayabilen bir ırk. Kısa vadeli anlaşmazlık olarak gördükleri pek çok soruna karşı kayıtsız, her şeyi hor görmeye hazır, kendi içlerine kapanmış bir topluluk olarak Ahali, kendi geleneklerinin araştırılmasına ise açık. Kendilerini çok beğendikleri için dışarıdan gelen araştırmacılarla belirli seviyede bilgi alışverişi yapmaya oldukça istekliler. Baş karakterimiz Fassin Taak da işte bu araştırmacılardan bir tanesi.

Ahali hakkında araştırma yapan Fassin, tıpkı diğer araştırmacılar gibi Ahali hakkında elde edilen bilgilerin ne kadarının doğru olduğundan sürekli şüphe etmektedir. Ahali mensupları kendileri hakkında sürekli hikayeler anlatmakta, teknolojik olarak çok ileride olduklarını, gerekirse evrendeki diğer ırklar için çok can sıkıcı olabileceklerini gülerek anlatmaktadır. Ancak onlarla birlikte yaşayan araştırmacılar, Ahali mensuplarının teknoloji konusunda çocuklar gibi beceriksiz göründüğünü raporlamaktadırlar. Bunun gibi başka belirsizlikler de vardır. Sanki Ahali, kendisini bir sisin ardında tutmak istemekte; pek çok konu hakkında konuşarak gerçeği bulandırmaktadır. Ahali'ye karşı duyulan kafa karışıklığının sebebi, Ahali'nin de yayılmasında payının olduğu söylentilerdir.

Bu söylentilerden bir tanesi de "Ahali Listesi" adı verilen ve evrendeki bütün solucan deliklerinin yer aldığı liste veya o listeyi elde etmeyi sağlayacak cebirsel formüldür. Fassin, bir araştırması sırasında elinden çıkardığı belgenin, bu liste için önemli bir ipucu olduğunu öğrenince asıl maceramız başlar. Mercatoria yönetimi, yaklaşan işgale karşı bu listenin önemini fark eder ve Fassin'den bu listeyi bulmasını ister. Fassin, işgal tehdidi altındaki sistemini kurtarmak için bu listenin peşine düşecektir.

Fark ettiğiniz üzere özetlemesi dahi oldukça zor bir kitap Cebirci. Üstelik daha size bahsetmediğim farklı anlatılar da var: Bir intikam hikayesi, evrenin geçmişine yönelik anlatılar, yönetimden uzağa gitmek zorunda kalanların neden bunu seçtikleri, rahip Luciferious'un sadist zevkleri ve bolca bilgi. Evrendeki ırklara, yerlere, oluşumlara dair sayfalarca bilgi.

Kabul etmeliyim ki Ahali hakkında okumak çok keyifli. Çünkü yazarın inşa ettiği dünya, üzerine düşünülmüş ve okuru da üzerine düşünmeye davet eden bir dünya. Ahali de konsept olarak çok iyi düşünülmüş bir fikir. Ancak iş bu fikri uygulamaya gelince işler biraz sarpa sarmış.

Ursula K. Le Guin, Asimov, Douglas Adams. Bilimkurgunun üç farklı ismini burada anmamın sebebi, kitapta bu üç ismi hatırlatacak bölümler bulacak olmanız. Bir toplumun yaşayışı üzerine Le Guin'in eserlerindeki titizliğini anımsatan pasajlar, Asimov'un orijinal fikirlerini anımsatacak kadar orijinal fikirler ve Douglas Adams'ın mizahını anımsatan diyaloglar. Son derece uzun olan Cebirci, farklı bölümlerinde sizi farklı kitaplar okuyormuşsun hissine götürecek. Hızlı ve ilgi çekici bir girişle sizi içine alacak. Hikayede ilerledikçe yolunuzu kaybettiğinizi düşünecek, bir noktada ise işlerin rayına girdiğini sanacaksınız. Bu nokta kritik, çünkü kitap son sürat finale giderken her şeyin nasıl bağlanacağını merak edeceksiniz. O anda ne hissedeceğiniz, iyi bir bilimkurgu eserinden beklentinizin ne olduğuna yönelik başta sorduğum soruyla alakalı olacak, yine. Bu dağınık roman, sizi tatmin edebileceği gibi hayal kırıklığına da uğratabilir. Çünkü vazgeçilmesi gereken bazı hikaye akışlarından vazgeçilmediği, bunun da esas anlatıyı ağırlaştırdığı açık. Bu ağırlıklardan kurtulmak için atılan adımların bir kısmına ikna oluyorsunuz, ancak bazı adımlar, okuru -en azından beni- ikna etmedi.

Bunu pek sık düşünmem, ancak kitabın uzun olduğunu düşünüyorum. Okurken zaman zaman kaybolmak, bir önceki bölüme dönüp ne olduğunu anlamaya çalışmak, pek canımı sıkan konular değil. Kimi kitapların kolay anlaşılamıyor olması gerekir. Ancak Cebirci, tam olarak o kitaplardan değil. Buradaki dağınıklığın müsebbibi, yazar. Onun tercihleri kitabı uzun, yer yer karışık ve ne yazık ki zaman zaman sıkıcı kılmış.

Cebirci kesinlikle kötü bir kitap değil. Hatta aksine, uğruna belki de en uzun "Kontrol Kalemi" bölümü yazılmayı hak edecek kadar iyi bir kitap. Ancak bir başyapıt değil. Muhakkak okunması gereken bir bilimkurgu eseri mi? Baştan uyarayım, iyi bir bilimkurgu eserinden beklentinizin ne olduğu sorusuyla alakalı olarak değişebilecek bir cevap bu.

Benim cevabım belli. 

Her şeye rağmen muhakkak okunması gereken bir bilimkurgu eseri.


Teselli Puanı: 4/5

19 Aralık 2025 Cuma

Edebiyat Tarihinin En Sevimsiz Karakteri ya da Siz Bu Adamı Zaten Tanıyorsunuz


Onu gördünüz! Ortalama zekaya sahip vasat bir insan, fırsatlara ve ortama bağımlı, burada durum aleyhine olduğu sürece cesaretsizdi ve ama durum lehine döndüğü andan itibaren de büyük bir özgüven sergiledi.
Karşınızda Diederich Hessling. Kayser Almanyası'nın yılmaz savunucusu, Kayser'inin fikirlerinin destekçisi, düşmanlarının korkulu belası. Gerçek bir vatandaş, yorulmaz bir savaşçı. Aynaya baktığında kendinde bu özellikleri gördüğüne şüphe yok. Biz okurlar ise başka bir Hessling görüyoruz: Korkak, konformist, ikiyüzlü, düzenbaz ve bencil. Belki de edebiyat tarihinin en sevimsiz karakteri. 



Yayınlandığı dönemde büyük bir gürültü koparmış olan "Tebaa", bir bildungsroman. Başkarakterimiz Diedrich Hessling'e çocukluğundan yetişkinliğine, okul yıllarından iş hayatında kazandığı başarılara kadar eşlik ediyoruz. Çocukluğundan gelen itaatkar yapısının Kayser Almanyası'nın istediği vatandaşa dönüşme sürecini okuyoruz. Kayser'ine ve ideallerine tutkuyla bağlı, onun hayallerindeki Almanya için herkesle mücadele etmeye, gerekirse canını vermeye hazır. İç ve dış düşmanlarla mücadele edilmesi gerekiyorsa en ön sırada o koşar, en çok o çaba gösterir ve düşmanlarına diz çöktürene kadar vazgeçmez. Yeter ki değeri bilinsin ve iktidar kazanından birkaç damla da ona düşsün. Kepçeye bile gerek yok, ufak bir tahta kaşık verilsin. Verilsin ki kazana göz dikenlerin kafasına tahta kaşıkla vurulabilsin.

"İnsan mı?" Diederich gözlerini devirdi. "Onlar iç düşman!"
Agnes'in yine ürktüğünü görünce biraz sakinleşti. 
"Eğer ayaktakımı yüzünden bütün caddelerin kapatılması hoşunuza gidiyorsa mesele yok."

Bütün amacı budur aslında: Kendi mikro iktidar alanında, kendisine karşı koyamayacak insanları ezebilmek. Dilinden düşürmediği ülküsü, bir araçtır sadece. İktidar aygıtının bir parçası olmak, elde ettiği güçle kendi hayatını kolaylaştırmak ve kazanç elde etmek için büyük laflar söyler. Özellikle destekleniyorsa, kendisi gibi düşünenler arasındaysa coştukça coşar. Yer yer iktidarın dilini ödünç alır, henüz iktidar konuşmadan iktidarın ne söyleyeceğini bilerek onun yerine konuşur. Bir hadsizliktir bu, farkındadır. Ancak iktidar, ses çıkarmaz. Ses çıkarmayarak onu onaylar. Böyle anlarda, iktidarın sesini almasının cezaya karşılık geleceğini bilmeden geçirdiği korku dolu günleri hatırlamaz; daha da böbürlenir. Veya azınlıkta kaldığında, sesi bastırıldığında, sahip olduğu mikro iktidarın ne kadar ufak bir zerre olduğunu fark ettiğinde bayılmak dahi ister. Bayılmak, bilincini kaybetmek, böylece tepki çekmemek, yenilmemek ister. Geri çekilir, arka planda kalır, planlar yapar, zor durumlardan kurtulur. Daha önce neredeyse kaybettiğini hatırlar ve arsızca saldırır. Korkar Diederich Hessling, kahraman olur.

İş hayatında zirveye yükselirken karakteri tam tersi istikamette ilerler. Kayser'inden başka sevdiği kimse yoktur. Annesi dışında onu seven kimse yoktur. Netzig'in en güçlü adamı olmuştur, istediğini başarmıştır ama iktidar aygıtı karşısında hala ufaktır. Ancak bunu dert etmez, diğerlerinden daha büyük olduğu sürece küçük kalmayı, başkalarını ezebildiği sürece ezilmeyi bir sorun olarak görmez. Olması gerekenin bu olduğunu düşünür. Ezebiliyorsa ezmelidir. İktidar karşısında ise tebaa olduğunu akıldan çıkarmamalıdır.

Bir an vardı. Bir umut ışığı, Diederich'i değiştirecek bir ihtimal vardı. Henüz Berlin'de üniversitede okurken tanıştığı Agnes'in ona olan aşkı, Diederich'in hayatının dönüm noktası olmaya adaydı. Agnes ile birlikte olabilir, onunla taşrada sakin bir hayat yaşayabilirdi. Öğrenci birliğinden ayrılır, gerçekten sevdiği kadınla bambaşka bir yaşam sürebilirdi. Ancak zamanı gelince bu ihtimali elinin tersiyle iter. Agnes'i hayatından çıkarır, kızının durumunu konuşmaya gelen babasını ise önce rezil, ardından kovmaktan beter eder. O noktadan itibaren Hessling için her şeye rağmen içimizde taşıdığımız sempati de kaybolur. Dibe doğru giderken kariyerindeki yükselişini okuruz. Kitabın devamı okur için bir sinir harbine dönüşür. Hessling girdiği işlerde ve politikada başarılı olur. Kurduğu planlar bir şekilde gerçekleşir, rakiplerini alaşağı eder. Zorluklarla karşılaşsa da her zorluktan bir şekilde kurtulur. Yaptıklarının karşılığını görmez, bir şekilde paçayı sıyırır. Roman bir sinir harbine dönüşür. Hessling gibiler yükselir; çünkü zaman Hessling'lerin zamanıdır.

Edebiyat tarihinin en sevimsiz karakteridir Hessling ve ne yazık ki siz bu adamı zaten tanıyorsunuz. "Tebaa" zamansız bir roman; Hessling ise ne yazık ki zamansız bir karakterdir.

10 Aralık 2025 Çarşamba

Kontrol Kalemi: Christopher Isherwood - Mr. Norris Aktarma Yapıyor


Yayıncı: Yapı Kredi Yayınları

Çeviren: Betül Kadıoğlu

Editör: Darmin Hadzibegoviç

Sayfa Sayısı: 184

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Mr. Norris Aktarma Yapıyor" isimli romanda arıyoruz.

Kimi romanlar şölen gibidir. Yalnızca tek bir ögeyi başarıyla işleyerek bu şölen havasını elde etmek mümkündür: Anlatılan olay, hikayenin geçtiği zaman ve mekan ya da hikayedeki tek bir karakter. Diğerleri eksik hissettirse de tek bir nitelik dahi sizi şölene davet eder. Kimi romanlarda ise anlatılan olaylar, hikayenin geçtiği zaman ve mekan ya da unutulmaz karakterleriyle tamamıyla bir şölende hissedersiniz. Üzerine yazarın hikayesine uygun tempolu anlatımı da eklenince okuma zevkiniz katlanarak artar.  "Mr. Norris Aktarma Yapıyor" ikinci kategoriye giren bir roman, her şeyiyle bir şölen.

Hikayemiz iki dünya savaşı arasında Berlin'de geçiyor. (Zaman ve mekan tamam)

Başkarakterimiz William Bradshaw, Berlin'de Alman öğrencilerine İngilizce özel ders veren bir genç. Berlin'e giden trende çok ilginç bulduğu bir beyefendiyle Mr. Norris ile tanışıyor. Trende öylesine başlayan sohbetleri dostluğa dönüşürken Bradshaw ile birlikte biz okurlar da Albert Norris ismindeki bu ufak tefek, ilginç beyefendi hakkında daha fazla şey öğreniyoruz. (Karakterler ve olay da tamam)

Bir yandan Albert Norris'in ne işler peşinde olduğunu öğrenmeye çalışırken diğer yandan bir dönüşümün arifesinde olan Berlin'in o dönemki çılgın yaşantısına göz atıyoruz. Yükselen politik mücadele, bir yabancının gözünden anlatılıyor. Bradshaw, dostu Albert'in maceralarına dahil olurken kendini Almanya'nın politik değişiminin isteksiz gözlemcisi olarak buluyor. Biz okurlar da görece kısa romanda Bradshaw'a eşlik ediyoruz. Norris'in hakkındaki iddiaların aslını merak ediyor; öte yandan zaten sonunu bildiğimiz hikayeyi, hikayenin geçtiği zaman orada olan, ancak ne olduğunu tam olarak anlayamayan birinin gözünden okuyoruz. Finalde Berlin dönüşüyor, Bradshaw dönüşüyor, okuduğumuz karakterlerin büyük bir kısmı dönüşüyor.

Mr. Norris?

Eh, o aktarma yapmaya devam ediyor diyebiliriz.

Sanırım.


Teselli Puanı: 5/5

3 Temmuz 2025 Perşembe

Kontrol Kalemi: Robert Graves - Ben, Claudius


Yayıncı: İş Bankası Kültür Yayınları

Çeviren: Dost Körpe

Editör: Gamze Varım

Sayfa Sayısı: 528

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Ben, Claudius" isimli romanda arıyoruz.

Roma İmparatorluğu hakkında çok sık düşünen biri değildim. Derste imparatorluğun son zamanlarını ve feodal döneme katkılarını anlatmadan önce düşünür, aralıklarla da Roma tarihi üzerine okur, izlerdim. Ancak son birkaç aydır daha sık düşünür oldum. Önce HBO'nun muazzam ötesi Rome'unu izledik (Sen de yargılanacaksın HBO!), ardından dizinin etkisiyle daha geçen sene okuduğum "Ben, Claudius"u bir kez daha okudum. Artık Roma hakkında daha sık düşünen biriyim.

Robert Graves, Roma'nın dördüncü imparatoru Claudius'un kaleminden Augustus, Tiberius ve Caligula dönemlerini anlatırken iktidar hırsı üzerine zamansız bir esere imza atmayı başarmış. Saray oyunları, politik mücadeleler, savaşlar ve arkadan iş çevirmeler. Entrikanın bitmediği, son sayfaya kadar devam ettiği bir anlatı "Ben, Claudius". Graves, tarihsel gerçekleri temel alarak kurduğu anlatısında bütün bu keşmekeşin içinde beceriksiz, düşük zekalı ve işe yaramaz görülerek eğlence konusu haline getirilen tarihçi Claudius'u baş karakter olarak seçmiş ve böylece okuru sıkmadan isim ve olay bombardımanının  nasıl yapılacağı problemine iyi işleyen bir çözüm bulmuş. Kendini yetiştirmiş, çok okuyan, iyi yazan Claudius'un tarafsız bir şekilde kaleme almaya söz verdiği tarih kitabını okuduğumuz söylenince kitabın yapısını tahmin etmek zor olmuyor. Claudius, titizlikle İmparatorluk'ta yaşananları anlatıyor. Arada kendi hayatındaki gelişmelere de yer vermiyor. Tarihçi olduğu için değil, imparatorluk ailesinde yer aldığı ve bir şekilde kendisini olayların içinde bulduğu için yapıyor bunu. Böylelikle kitap, bir tarih çalışması olmadığını her seferinde gösteriyor. 

Hikaye elbette imparatorlar ve imparatorluk üzerinden ilerliyor; ancak anlatıcımız ve ana karakterimiz Claudius'un yanında bahsedilmesi gereken ilk isim, kalan üç imparator değil. Bu üç imparatorun hayatına, iktidarına ve Roma'nın kaderine müdahale etmiş olan Livia. Augustus'un sevgili eşi, Tiberius'un annesi ve Caligula'nın büyük büyük annesi. İktidar hırsının ete kemiğe bürünmüş hali olan Livia, Graves'in kaleminde unutulmayacak bir karaktere dönüşmüş. Sıradan bir kötü karakter değil. İktidar hırsı olan bir insan sadece. Hatta romanda da belirtildiği üzere Tiberius ve Caligula gibi zorbaların eylemlerine karşın İmparatorluğun yıkılmamasının tek nedeni, Livia'nın kurmuş olduğu idari sistem. Bu nedenle Livia'yı salt kötü bir karakter olarak görmek mümkün görünmüyor. Esasında birkaç karakter dışında hiçbir karakter hakkında kesin kanıya varmak mümkün değil. Augustus'un büyük bir imparator olduğu kadar büyük bir çocuk olduğu söyleniyor. Tiberius'un tiranca yönetiminin nedenleri ve Caligula'nın kibrinin nereden kaynaklandığı ele alınıyor. Graves, bu karakterlerle akraba olan Claudius'u kullanarak bu karakterleri anlamak istiyor. Okura da onları bütün yanlarıyla göstererek iktidar için mücadele edenlerin kimler olduğunu göstermeye çalışıyor.

Bu açıdan hala çağdaş bir eser. Roma İmparatorluğu'nu anlatıyor olması, kitabı elbette tarihi bir roman yapıyor. Ancak politika üzerine anlattıklarıyla çağı yakalayan bir roman. Roma İmparatorluğu, popülizmin icat edildiği topraklar değil; ancak popülizmin değerinin anlaşıldığı ve popülist siyasetin etkin olarak kullanıldığı bir coğrafya. Roma İmparatorluğunun siyasi çekişmelerini anlatan bu romanı içinde bulunduğumuz dünyayı düşünerek okumak, farklı bir okuma deneyimi sunacaktır. Roma Senatosu'nun işlevini nasıl yitirdiği, halkın gözünün nasıl boyandığı, politikacıların nasıl karar aldıkları ve kişisel hırsları için ne kadar ileri gidebilecekleri gibi noktaların binlerce yıl öncesinden bu zamana nasıl hiç değişmediklerini görmek, sizi şaşırtabilir. Aslında şaşırtmamalı. İnsan değişmedi ki binlerce yıllık tutkuları, duyguları, nitelikleri ve amaçları değişmiş olsun.

Neyse, ben Claudius'un hikayesine devam etmeye gidiyorum. Livia'ya verdiği bir söz var ve ne olacağını merak ediyorum.

Teselli Puanı: 5/5

10 Nisan 2025 Perşembe

Kontrol Kalemi: İsmail Kadare - Rüyalar Sarayı


Yayıncı: Jaguar Kitap

Çeviren: Finesa Xhibo

Editör: Berk Çetin

Sayfa Sayısı: 183

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Rüyalar Sarayı" isimli romanda arıyoruz.

İmparatorluğun dört bir köşesinde görülen rüyaları toplamak, tasnif etmek, yorumlamak ve her hafta "Ana Rüya" olarak tabir edilen, İmparatorluğun politikalarını belirleyecek esas rüyayı sunmakla görevli bir kurum: Tabir Sarayı, bir bakıma Rüya Bakanlığı. Meşhur Köprülü ailesinin (Qyprilli) genç üyesi Mark-Alem, Tabir Sarayı'nda işe başlar. Mark-Alem, Saray'ın koridorlarında kaybolurken biz okurlar da onu takip eder, onunla birlikte kayboluruz. Tıpkı sisli bir havada ilerler gibi yolumuzu tam tayin edemeden, dışarıdan gelecek yardıma her an muhtaç ilerleriz. Sisin dağılıp önümüzü görebildiğimiz o anı bekleriz.

Ancak "Rüyalar Sarayı"nda sisin dağıldığı bir an yok. Tıpkı rüyalar gibi muğlaklık üzerine inşa edilen roman, bu muğlaklığı aydınlatmak için harekete geçme konusunda bocalayan Mark-Alem gibi bir baş karaktere sahip olduğu için hikayesini sis perdesinin arkasından anlatıyor. Ancak kötü bir şey değil bu. Aksine, rüyaları yorumlayan bir bürokratik yapı fikrine son derece uyan bir tercih. Tabir Sarayı'nın labirenti andıran koridorları, belirsiz çalışma saatleri, karmaşık yapısı ve esasında en başta yaptığı işin muğlaklığı ve kötüye kullanıma açıklığı; tekinsiz bir ortam yaratıyor. Bu ortam yaratıldıktan sonra iki tercih yapılabilir: Ya bu tekinsizlikle mücadele edecek bir kahraman yaratacaksınız ya da kahramanınız bu tekinsizlikte boğulacak. İsmail Kadare tercihini Dava'nın Joseph K.'sını andıran bir karakter yaratmaktan yana kullanmış. Ancak bununla  yetinmemiş.

Meşhur Köprülüler ailesinin bir ferdi olarak aile adının altında bocalayan Mark-Alem, bütün bu bocalamalarına rağmen bürokratik merdivenin basamaklarını tırmanıyor. Rüyalar hakkında belirgin bir yeteneği olmasa da en önemli dairelerde çalışıyor. Öyle ki ailenin felaketine neden olacak rüya birkaç kez karşısına çıkıyor, ancak rüyayı yorumlayamıyor. Buna rağmen, felaket yaşandıktan sonra görevinde yükseliyor. İmparatorluğun üst kademelerinde yer alan dayısı Vezir'in bu işte ne kadar parmağı olduğu bilinmiyor. Bütün kitap boyunca yaptığı işte bocalayan, Tabir Sarayı'nın işleyişini tam anlamıyla çözemeyen ve rüyalar karşısında tedirginliğini atamayan Mark-Alem, ailesinin felaketi olan bir olayın ardından Saray'ın bürokratik merdivenlerini tırmanıveriyor (bürokratik koridorlarını geçiveriyor, demeliyim belki de). 

180 sayfalık bu kısa romanda Mark-Alem'i akıntıya kapılmış bir halde görüyoruz. Tabir Sarayı'nın koridorlarında molaya çıkan memurların akıntısına, rüyaların tekinsizliğinin akıntısına, günlerin akıntısına ve en sonunda bürokratik akıntıya kapılıyor. Akıntıya karşı çıkmıyor, kendisini akıntıya bırakıyor. Bu kabullenişin Mark-Alem'i Saray'ın en önemli mevkilerine getirmesi, kitap boyunca yer yer karşılaştığımız bürokrasi eleştirisinin zirve noktası oluyor. Ailesinin felaketine neden olan rüyanın gerçek anlamını, önüne birkaç kez gelmesine rağmen anlayamayan Mark-Alem, kurumun bir numaralı ismi oluyor. Bunun imparatorluk içindeki güç gruplarının mücadelesinin bir sonucu olup olmadığı ise muallakta kalıyor. 

İlk sayfada Mark-Alem'le beraber girdiğimiz Tabir Sarayı'ndan, son sayfada bu sefer Mark-Alem'i içeride bırakarak ayrılırken yanımızda bu belirsizlik kalıyor. Halbuki bürokrasi bize bunu vaat etmiyordu. Kesinlik, hız, netlik, teknik vs. Max Weber, modern bürokrasinin bu avantajları sayesinde demir bir kafese dönüşeceğini söylüyordu. Kadare, bir demir kafes inşa etmiyor. Belirsizlik ve tekinsizlik karşısında bir akıntı sunuyor. Biz belki kurtuluyoruz bu akıntıdan, neticede kitap bitiyor. Ancak akıntı durmuyor.

Teselli Puanı: .../5

25 Ekim 2024 Cuma

Kontrol Kalemi: Barış Bıçakçı - Dünyaya Yeni Gelen Okurlar İçin



Yayıncı: İletişim Yayınları

Editör: Tanıl Bora

Kapak: Suat Aksu

Sayfa Sayısı: 131

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Dünyaya Yeni Gelen Okurlar İçin" isimli romanda arıyoruz.

Zaman zaman Barış Bıçakçı uğruyor hayatlarımıza. Bir anda yeni romanının geleceği haberini alıyor, o güne kadar bekliyor, çıktığı gibi okuyor, böylece onu dinlemiş oluyor ve ardından kendisini uğurluyoruz; bir sonraki eserine kadar. O da iki eseri arasındaki süreçte ortadan kayboluyor, hiç görünmüyor, haber vermiyor; sonra bir anda yeni eseriyle karşımıza çıkıyor. Eseri bırakıp bir kez daha ortadan kayboluyor. Aralıklarla bu döngü tekrarlanıyor. Ancak her seferinde ne yapıyorsa daha iyi yapıyor olarak geri dönüyor. Bir dahaki görüşmemize kadar, bilgeliğini ve üslubunu daha ne kadar sadeleştirebilir, sanki onun peşine düşüyor. İlk bakışta oldukça rahat yazıldığı düşünülebilecek, derinliğinin ise ancak sonradan anlaşılabileceği bir tarz bu. Barış Bıçakçı'nın her eserinde bir adım daha ileri taşıdığı bu yeteneği, -şimdilik- son romanında da bizi karşılıyor; bu sefer yanında birtakım sürprizleri de var. 

İyi bir roman insanı önce evcil bir kediye, sonra da ontolojik bir meseleye dönüştürüyormuş, bunu sizden öğrendim.

Evcil bir kedi gibi kuruluyorsunuz kitabın başına. Ama hayır, birkaç sayfa içinde yazarın size hazırladığı sürprizle karşılaşıyorsunuz. Halis Bey ile tanışan Ayşe, onun notlarından yola çıkarak hazırlamak istediği ansiklopedi çalışmasına yardımcı olma teklifini kabul ediyor. Ardından ansiklopediden bir madde okuyorsunuz. İzleyen bölümde ise Halis Bey, sizin de biraz önce okuduğunuz maddeye ilişkin düşüncelerini Ayşe'ye anlatıyor. Aslında hepsi, elbette Barış Bıçakçı tarafından yazılıyor; ancak kendisini bir adım daha geriye çekerek araya ödüllü bir öykücü olan Ayşe'yi yerleştiriyor. Bu adımla okurla arasına bir set koyduğu anlamına gelmiyor ama. Sanki Ayşe aracılığıyla okurla daha iyi iletişim kuruyor. Hatta ansiklopedi maddelerinin Halis Bey'in notlarından yola çıkılarak yazıldığı düşünüldüğünde sanki bu iki karakterin yardımıyla okura çok daha rahat ulaşıyor. Söylemek istediklerini bu iki karakterden süzerek karşımıza çıkarıyor. Bir ortak çalışmanın eseri olan ansiklopedinin neye hizmet ettiğini de böylece ortaya koyuyor.

Oysa Ayşe maddeleri yazdıkça aslında Halis Bey'in ansiklopedisiyle, insanları yargılamadan anlamak mümkün mü, sorusuna cevap aradığına inanmaya başlamıştı.

Çok zor elbette. Nitekim Ayşe de Halis Bey'i anlamak da zorlanıyor. Üstelik gerçekten her şeyi anlamak zorunda olduğumuzdan da emin olamıyor. Ona göre anlamanın bir adım ötesi affetmek, ancak Ayşe bazı şeyleri affetmek istemiyor. Geçmişini, ailesini ve hayatını daha iyi bildiğimiz Ayşe'nin neden böyle düşündüğünü anlayabiliyoruz. Bu nedenle ister istemez Halis Bey'e dönüyoruz. Onun neden anlamak istediğini sorguluyoruz. Hakkında daha az bilgiye sahip olduğumuz Halis Bey'in neden bu ansiklopedi fikrine takıntılı bir şekilde bağlandığını merak ediyoruz, Ayşe de merak ediyor. Onun kendince cevapları var.

Halis Bey'in ansiklopedisi bir avuntular ansiklopedisiydi.  

Ülkenin yakın geçmişindeki olaylara gönderme yapılan yerlerde yalnızca birkaç sayfada şahit olduğumuz haksızlıklara yer veriliyor. Ancak Halis Bey, gerçekten buradan mı yola çıkmış? Ayşe'nin yorumu dışında, bunu söyleyemiyoruz. Ayşe dahi kendi yorumundan emin olamıyor. Ansiklopedinin maddelerine baktığımızda da karar veremiyoruz. Çünkü gündelik hayatın detaylarına ilişkin, üstelik henüz tamamlanmamış bir metin okuyoruz. Halis Bey'in notlarının Ayşe'nin gözünden satırlara dökülmüş hali, Halis Bey'in öğrendiklerini gösteriyor bize. "Anlam"ı, "Mübalağa"yı, "İyilik"i, "Şiir"i, "Roman"ı ve nicelerini farklı bir açıdan Halis Bey ile birlikte öğreniyoruz, ilk defa.

Sakin sakin ilerliyor ve bitmesi gerektiği anda bitiyor kitap. Biraz daha kısa olsa yarım kalmış hissettirebilir, biraz daha uzun olsa boğabilirdi. Ama ne yarım kalmış hissettiriyor, ne de sıkıyor. Sağlam adımlarla yolculuğunu tamamlayıp veda ediyor. Arkasında ansiklopedinin diğer maddelerine duyulan merak ve Barış Bıçakçı'yı anadilimizde okumanın getirdiği büyük bir şükran bırakıyor. 

Dünyayı yeniden mümkün ve okunaklı kılan bir sözcüktür. Anadilinizde duyduğunuz bir sözcük.

 

Teselli Puanı: .../5  

21 Ekim 2024 Pazartesi

Kontrol Kalemi: Machado de Assis - Mezarımdan Yazıyorum



Yayıncı:
 Jaguar Kitap

Çeviren: Ertuğ Altınay

Editör: Ferhat Özgür

Sayfa Sayısı: 270

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Mezarımdan Yazıyorum" isimli romanda arıyoruz.

Geçenlerde Cem Akaş'ın Susan Sontag'la yaptığı eski bir söyleşiyi okurken Sontag'ın kitaplar hakkındaki düşüncelerine gelince duraksadım (Söyleşi için tık tık). Amerikan romanı üzerine sohbet ederken kitapların harika olması gerektiğini düşündüğünü söylüyor. Ardından o can alıcı cümleyi kuruyor: 

İki kez okumaya değmeyen bir kitap, bir kez okumaya da değmez.

Lafı uzatmaya gerek yok, "Mezarımdan Yazıyorum" defalarca okunmaya değecek bir kitap!

Ölü kahramanımız Brás Cubas, okura yattığı yerden sesleniyor. Yapmak istediği, hayat hikayesini anlatmak; ancak çok farklı, okuru heyecanlandıran bir hayat hikayesi yok. Görece iyi durumda bir ailenin el üstünde tutulmuş, şımartılmış oğlu olarak biraz kibir, biraz ihtiras, bolca hata barındıran, belki de benzerine daha önce defalarca okuduğunuz bir hayat hikayesiyle karşı karşıyayız. Zaten Cubas'ı harika bir karakter yapan da hayat hikayesi değil; kendisini ve hikayesini anlatışındaki orijinalliği. Okura doğrudan seslenmesi, okuru aşağılaması, okurun dikkatini vermeyeceğini düşündüğü bölümleri inat ederek kitaptan çıkarmaması ve hatta çok güzel olduğunu düşündüğü bir paragrafı, ne kadar da iyi yazdığını söyleyerek kendisini överek bitirmesi, gelecekteki eleştirmenlerinin kulağını çekmesi ve daha niceleri. 

Hayır, zamanımızın bir karakteri değil Cubas. Machado de Assis de çağdaş bir yazar değil; bütün bunları 1881'de düşünmüş. Klişe bir hayata sahip klasik bir karakteri alarak okuduktan uzun zaman sonra dahi hatırlanacak bir baş karaktere dönüştürmeyi başarmış. Çünkü pek de sevilesi olmayan Cubas'ı, bütün o sinir bozuculuğuna rağmen katlanılabilir, hatta katlanmayı da geçerek sempati duyulabilir bir hale dönüştürebilmiş. Aslında en temel başarısı, esasında uzun bir monolog olabilecek anlatısında Cubas'a, onu tekdüze bir karakterden çıkaran insani özellikler ekleyebilmesi.  Cubas, kendi kaleminden okuduğumuz hikayesini anlatırken onu izlediğimizden emin olmak istercesine bize dönerek doğrudan bizi muhatap alır ve geriye dönerek birkaç bölüm önce anlattığı bir şeye göz atmamızı isterken bütün o kibrine, umursamazlığına rağmen yine de hikayesini anlatmak istediğini anlarız. Okuru umursamaz, beğenmez görünen hallerine, kendi zevkine göre yazdığını ısrarla göstermesine karşın, en nihayetinde yine bizi muhatap alıyor. Davranışlarını açıklamak, kayda değer bir hayat yaşadığını, özel biri olduğunu göstermek istiyor. Kayda değer bir hayatı veya özel bir insan olup olmadığı tartışılır, ancak bütün bu yaptıklarıyla unutulması zor bir karakter olduğunu gösteriyor.

İnsanın düzenli aralıklarla (yılda iki üç kere) Güney Amerika'dan gelen eserlere şans vermesi gerektiğini düşünüyorum. Her seferinde yenilikçi, her seferinde ilginç eserlerle karşılaşmak olası. Nice cevherler, Cubas gibi unutulmayacak karakterler taşıyorlar.

Teselli Puanı: 5/5 

9 Eylül 2024 Pazartesi

Kontrol Kalemi: John Brunner - Şok Dalgası Süvarisi



Yayıncı: Metis Yayınları

Yayın Yönetmeni: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Çeviren: İrma Dolanoğlu Çimen
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/1999
Sayfa Sayısı: 274

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Şok Dalgası Süvarisi" isimli romanda arıyoruz.

Kırk dokuz yıl önce, henüz internetin hayatımızı ele geçirmediği; cep telefonları, görüntülü aramalar, solucan virüslerinin henüz ortalıkta olmadığı 1975'te, biraz önce tanıştığınız Shockwave Rider yayınlanır. Üstelik bugünden geriye doğru bakınca, John Brunner'ın geleceğe yönelik tahminlerinin isabet oranı karşısında şaşırırsınız. Ancak sıkı durun! Tahminler yalnızca teknolojik araçlara yönelik değildir; günümüz insanının, gelişen teknoloji karşısındaki psikolojik durumunu da kırk dokuz yıl önceden tahmin eder. Bununla da yetinmez. Gidilen yolun kötü bir istikamete varacağı öngörüsüyle uyarılarda bulunur. Yine yetinmez. Her şeye rağmen bir ütopyanın mümkün olduğu umuduyla bitirir.

Gelecekte her şeye egemen olan Ağ, kendi düzenini inşa etmiş. Her şey ve herkes takip edilirken yalnızca belirli bir azınlık bu kontrolden kendilerini muaf tutabiliyor; Ağ'a sahip olan iktidar ve Ağ'ın içinde özgürce dolaşabilenler. İkinci gruba dahil olanlardan kahramanımız Nick Haflinger, Tarnover isimli özel bir araştırma okulundan kaçarak artık her şeye hakim olan internet (kitapta "Ağ" olarak geçiyor) üzerinden kendisine yarattığı sahte kimliklerle kaçak hayatı yaşamaktadır. Bir yandan "Delfi" bahislerinden ve becerilerinden kazandıklarıyla yaşarken belirli aralıklarla kimliğini ve mekanını değiştirerek Tarnover'dan kendisi için geleceklerden kaçmaya devam ediyor. Ancak bir gün yakalanıyor ve kitabın büyük bir kısmı Haflinger'ın sorgusunu takip ediyor.

"Şimdiye kadar sahip olmadığımız kadar seçme şansına, daha çok hareketliliğe, daha çok bilgiye, amacımıza ulaşmak için daha çok fırsata sahip olduğumuz bir çağda insanlar benzer olmayı nasıl tercih edebilir? Tuşlanmalı hayat tarzı midemi bulandırıyor."

Kitabın üçte ikilik kısmı her ne kadar Nick'in hikayesini anlatıyor olsa da okuru zorlayacak, hatta yer yer kitabın içine girilmesini dahi zorlaştıracak kadar karışık ilerliyor. Bunun iki sebebi var. İlk ve temel sebep, içinde bulunduğumuz dünyanın yalnızca geniş tasvirlerle tanıtılmış olması. Birtakım önemli olaylar yaşandığını, çok büyük bir depremin ABD'yi vurduğunu, Ağ'ın kullanılmasının bu depremle ilgili olduğunu ve gelinen noktada Ağ'ın her şeye egemen olduğunu okuyoruz. Ancak bütün bunlara ilişkin, okuduklarımızı bir zemine yerleştirecek kadar bilgi edinemiyoruz. Hakkında en fazla bilgi sahibi olduğumuz "Uçurum" denen bölge, ancak onu da çok kısa bir aralıkta görüyoruz. Bu nedenle dünya inşası noktasında kitabın yaşadığı sıkıntılar, kitabın ilgi çekici konusuna rağmen okuru kitabın içine girmekte zorluyor. Ben ancak ikinci bölümün sonundaki olaylarla tam olarak kitabın içine girebildim.

Bu durumun diğer bir sebebi, esasında yazarın kitabın dünyasını betimlemek istemeyişi. Nick'in sorgusu boyunca Freeman'la girdiği tartışma, kitabın esas yazılma nedeniymiş gibi görünüyor. Teknolojinin ve insanlığın gidişatı hakkında iki karşıt uçta olan bu iki karakter sayfalar boyunca tartışıyorlar. Nick'in yakalanmadan önceki hayatının anlatıldığı bölümler arasında bu iki karakterin, okuru ikna etmek için yürüttüğü tartışmayı izliyoruz. Bu nedenle de dünya inşası yahut Ağ'ın teknik izahı gibi kısımlara girilmiyor. Nick'in kitap boyunca bahsetttiği bir kodun ne olduğunu, ne işe yaradığını dahi öğrenmiyoruz. Ancak bu, çok da önemli olmuyor. Çünkü kitap, bir tezi konu ediniyor ve bizi bu teze ikna etmeye çalışıyor.

"Daha hızlı gitmenin yolu yavaşlamaktır."

Artık teknolojik yeniliklerin hızına yetişemiyoruz. Her hafta e-posta kutuma düşen bir teknoloji bülteni var. Bir ay önce yapılmış ve şu an yapılmakta olan öyle inanılmaz şeyler var ki bunun sonunun nereye varacağını düşünmeden edemiyorum. İşte Brunner'ın çıkış noktası da bu. Şok Dalgası Süvarisi'nde Ağ'ın her şeyi yönetecek noktaya gelişi, diğer benzer kurgulardan farklı olarak- insanların psikolojilerine olan etkisi üzerinden tartışılıyor. Hakkımızda her şeyi bilen, vermemiz gereken kararlara müdahale edebilen, işlerimizi seçebilen bir gücün karşısında insanların varlıklarını nasıl devam ettirebileceği sorusunu soruyor. Her gün biraz daha fazla yalnızlaştığımız, tek başına kaldığımız ve elimizin altındaki internet (Ağ) ile her şeyi yapabildiğimiz için bu durumu çok da önemsemediğimiz, giderek bu hıza alıştığımızı düşündüğümüz hayatımızın gerçek yüzünü ortaya koyuyor. Biraz önce Ağ'ın her şeyi yönetecek noktaya geldiğini belirtmiştim. Ağ, her şeyi yönetiyorsa esasında her şeyi yönetenler, Ağ'ı yönetenler olmuyor mu? Bütün sistem, Ağ'ı kontrol edenin manipülasyonuna açık hale gelmiyor mu? Kendisi hakkında belki kendisinin de bilmediklerini bilen bir Ağ karşısında, birey iyice çaresiz bir konuma düşmüyor mu?

"Yönetmesi en kolay nüfus zayıf, fakir, batıl inançlı, yarının ne getireceğinden korkan ve sokaktaki adama, üstleri yanından geçme teveccühünü gösterirken kaldırıma çıkması gerektiği devamlı hatırlatılan nüfustur."

Benzer hayatları yaşayan, yalnız insanlar. Hayatları hakkında kararlar alınıyor. Bu kararların bir kısmını ruhları bile duymuyor. Ağ'ın dışında kalma korkusuyla hayatlarını geçirmeye devam ediyorlar. İşte Nick Haflinger da bu gerçeğin farkına vardıktan sonra sistemin kaçağı olmak yerine bu sistemin tekerine sokulmuş bir çomak olmaya karar veriyor. Bu kararıyla kitabın sonuna hızlıca varıyoruz. Nick'in büyük planını, bu planını uygulayışını ve tepkileri görüyoruz. Vurucu bir sonla bitmiyor kitap; bir olasılıkla, bir umutla bitiyor. Belki bir ütopyanın inşasından önceki dönemi okuduk, belki de bir sonraki kitapta kaotik bir Amerika tasviri  bekliyor bizi. Önemli değil, insanların gerçek karar aldığı bir seçenek olacak. Kitabı bitirirken en azından bunun umudunu taşıyoruz.


Teselli Puanı: 5/5

20 Şubat 2024 Salı

Kontrol Kalemi: Sezen Ünlüönen - Cennetteki İlk Günüm Bir Tık Daha İyi Olabilirdi

 

Yayıncı: İletişim Yayınevi

Editör: Duygu Çayırcıoğlu
Kapak: Seda Mit
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/2024
Sayfa Sayısı: 88

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Cennetteki İlk Günüm Bir Tık Daha İyi Olabilirdi" isimli romanda arıyoruz.

"En Sevdiğim Kitap İsimleri" listesi yapsam, ilk romanı "Kıymetli Şeylerin Tanzimi" ile bu listede üst sıraları zorlayacak Sezen Ünlüönen'in son romanı, günlük hayatta sıkça duyduğum, zaman zaman kullandığım bir kalıbı taşıdığı kapağıyla bizi karşılıyor. Kitabın alametifarikalarından biri de bu; gündelik hayatta sıkça karşılaştığımız kalıpları (cümleler, kişiler, durumlar vs.) çoğunlukla eleştirel bir şekilde karşımıza sunuyor. Modern hayatta -belli ki yazarın da canını sıkan- can sıkıcı ne varsa, romanın attığı taşlardan nasibini alıyor. Baş karakterimiz dahi, tanısak pek sevemeyeceğimiz bir tip, atılan taşlardan nasibini alıyor. Üstelik bütün bu taşlar cennette (bunu birazdan konuşacağız) cenneti de hedef alarak atılıyor, hem de ince bir mizahla. Mizah, Sezen Ünlüönen'in kitaplarından aldığınız tadı artıran hoş bir detayken bu kitapta daha da öne çıkıyor. Kitabın bir taşlama olarak başarısı da bu mizahı, okuru sıkmadan, aşırıya kaçmadan kullanabiliyor olmasında.

Peki, olayımız ne? Kıyametin ardından cennete girmeye hak kazanan baş karakterimizin cennetteki ilk günlerini okuyoruz. Cennetin işleyişini (aslında işlemeyişini), günümüz insanının cennette bile dünyadaki düzeni kurmaya çalışmasını görüyoruz. Baş karakterimiz ve komşusu Ada, içine girdikleri sistemden yararlanırken bir yandan bu sistemin aksayan yanlarını görüyor ve bunun nedenlerini -baş karakterimiz başta pek istekli olmasa da- araştırmaya koyuluyor. Anlıyoruz ki bürokrasinin demir kafesi, sadece dünyayı ele geçirmekle doymamış; Weber'in ruhu şad olsun, cenneti de gözüne kestirmiş. Görevliler, bürolar, evraklar, başvurular ve bekleyiş; cennette olmasını beklemediğiniz pek çok şey karşımıza çıkıyor.

Bu da bizi önemli bir soruya getiriyor; yahu bu nasıl cennet? (BİR SONRAKİ CÜMLEYE KİTABI BİTİRDİKTEN SONRA DEVAM ETMENİZ ŞİDDETLE TAVSİYE EDİLİR. LÜTFEN BİR SONRAKİ UYARIYA GİDİNİZ.) Bu konuda birbiriyle yarışan iki "teori"mden bahsedeceğim. Mahşer yerinin tasvir edildiği ilk sayfalarda, listelerde ismi okunan kişilere "kırmızı" tişörtlü kişilerin eşlik ettiği ve onları cennete götürdüğü yazılıyor. Kırmızıyı okuyunca insan işkilleniyor -öhöm, alevler, cehennem, öhöm- ama "bu da Allah'ın bir rengi değil mi canım? Hem bu kadar açık bir ipucu verilmez herhalde" diye okumaya devam ediyorsunuz. Cennette gerçekten karakterlerimizin çoğu isteği yerine getiriliyor. Ancak hem işleyiş hem de yavaşlık, ister istemez sizin de canınızı sıkıyor. Üstelik hikayeyi günlüğünden okuduğumuz baş karakterimizin -elbette bize düşmez ama- cennete girmeyi nasıl hak ettiğine de anlam veremiyorsunuz. Üstelik yaşananlar da size cennetin bize bugüne kadar tasvir edilen modelini sorgulatıyor. Bu nedenle insanın aklına ister istemez, zekice planlanmış bir cehennem azabı okuyup okumadığımız takılıyor. En azından, kitabın son sayfalarına kadar bir zebaniyle karşılaşıp gerçeklerin ortaya çıkacağını bekledim. 

Ancak işler böyle ilerlemiyor; karakterlerimiz, "yedinci kat gökte, Arşın altındaki" İlliyyun'a gidiyor. Başbaşkan ile görüşüp sıkıntılarını bizzat ona anlatmak istiyorlar, ancak kitabın o şaşırtan finali gerçekleşiyor. Okurun zihni çalışıyor, ne olduğunu, karakterlere neler olacağını anlamak istiyor. "Burası cehennem miydi? Yoksa bu sıkışmışlık arafa mı işaret ediyordu?" Belki hepsi, cennetin de insanlar tarafından bozulabileceği fikrinden kaçmak içindi ama olsun. Bu -aslında kısa- kitapta, okuru bir hikayenin içine alıp ters köşeye yatırmak, kucağında sorularla uğurlamak başarıdır. (Ya da ben hiçbir şey anlamamışım ve kitabı tekrar okuma fikrini ivedilikle gündeme almalıyım)

(KİTABI OKUMASANIZ DA BURADAN DEVAM EDEBİLİRSİNİZ) 

Romanın kısa olduğunu söyledim. Hikaye, kısa olmasından da güç aldığı için bu durum, çok da canımı sıkmadı. Ancak en büyük günahlardan biri oburluk ve insan, obur bir canlı. Daha fazla sayfa olmasını, aksayan bütün yanlarına rağmen -belki de bu aksaklıktan keyif aldığı için- bu cenneti biraz daha okumak istiyor. İleride, olur da cennete gidersek, gerekli yerlere başvurup bu romanın genişletilmiş bir versiyonunu okuyabiliriz; biraz bekleriz, bürokratik ıvır zıvırlarla uğraşırız. Ama olsun.


Ahiret Puanı: 5/5

10 Şubat 2024 Cumartesi

Kontrol Kalemi: Viktor Pelevin - Omon Ra

 

Yayıncı: Dost Yayınevi

Çevirmen: Barlas Çevikus
Baskı Yeri/Tarihi: 2003
Sayfa Sayısı: 198

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Omon Ra" isimli kitapta arıyoruz.

Soğuk Savaş'ın diğer tarafına yapılan eleştirileri çokça okudum, okuduk. Kurgu alanında da -selam sana büyük Orwell!- böyle eserleri görüyoruz. Batı'dan gelen eleştirileri artık okumak istemiyorum. Çünkü yeni bir şey göreceğimi düşünmüyorum. Bu nedenle Pelevin'in "Omon Ra"sını görünce iki kat heyecanlandım. Hem diğer taraftan, hadi Duvar'ın öte yanından diyelim, yazıyordu hem de kitap Sovyetler'in uzay programıyla alakalıydı. Sovyet Uzay Programı'nı, haliyle Sovyet sistemini eleştiriyordu. Bu yüzden okumak için ikinci kez düşünmedim. Elimdeki kitabı bitirir bitirmez Omon Ra'ya başladım.

Omon'un en büyük hayali bir gün Ay'a gitmek. Ülkesinin uzay programında yer alabilmek ve hayalini gerçekleştirebilmek için ilk gençliğinde kendisi gibi hayaller kuran bir arkadaşıyla askeri okula yazılıyor. Eğitimini tamamlarken yavaş yavaş ülkesinin kendisinden ne beklediğini de öğreniyor. Sistemle tanışıyor. Spoiler vermek istemem, bu nedenle üstü kapalı bir şekilde ifade edeceğim. Kitaptan daha fazla keyif almak istiyorsanız bu cümlenin ardından bir sonraki paragrafa geçin.  Geçtiğini varsayıyorum. Ancak her ihtimale karşı şu kadar söylemekle yetineceğim, baş karakterimiz Omon meşhur bir internet komplo teorisinin ters yüz edilmiş versiyonuna dahil olduğunu öğreniyor. 1993 yılında yazılmış bir uzun öykünün -ki buna roman denilmesine pek katılmıyorum- böyle bir sonla bitmesi ilginç. Yazarın meşhur komplodan haberi olması ihtimalini düşünerek bu komployu sistemi eleştirmek için kullanması oldukça yaratıcı. Ancak bunu öğrendiğimiz andan birkaç sayfa sonra öykü bitiyor. Karakterimizin, her şeyin nasıl planlandığını, nasıl yapıldığını öğrenmesi, Omon'la beraber biz okurların da öğrenmemiz daha iyi olabilirdi. Çünkü öykü bittikten sonra esas akılda kalan soru, "peki bunu nasıl yapabildiler?" oluyor. 

Esasında iki uzun öyküden oluşuyor "Omon Ra". Kitaba ismini veren, daha uzun olan "Omon Ra" öyküsü, yukarıda da bahsettiğim gibi Sovyet Uzay Programı ve SSCB'yi eleştiriyor. Bir bölüm dışında son derece keyifli bir öykü. O bölümü, bölüme geldiğinizde anlayacaksınız. Yavaş yavaş, belki ikinci kez okumanız gerektiğini düşünebilirsiniz. Ben kitap dönünce tekrar döndüm. Kurguya nasıl bir katkısı olduğu yönünde şüphelerim var, ancak tuhaf bir bölüm olduğunu kabul ediyorum. Tekrar okurken, müstakil ve daha geniş bir öykü olması gerektiğini düşündüm.

Tuhaf demişken, kitabın ikinci öyküsüne geçmek isterim. "Sarı Ok" isimli bu öyküde karakterimiz Andrei, bir trende yolculuk ediyor. Esasında onunla birlikte bütün insanlar da bu trende. Nereden kalktığını, nereye gittiğini, ne zamandır yolda olduğunu bilmediğimiz bu trene dair tek bilgimiz ismi: Sarı Ok. Ancak bu ismin neden konulduğunu da bilmiyoruz. Bütün bu bilinmezlikler arasında yine bilindik şeyler devam ediyor. Bir trende yaşamalarına rağmen insanlar yine bilindik düzeni kurmuşlar. Doğal olarak kondüktörler ve treni işletenlerin hakim olduğu bu düzende her kesim için farklı vagonlar ayarlanmış. İnsanlar vagonlar arası ticaret yapıyor, kimi illegal işlere girişiyor ve gerektiğinde kondüktörlere rüşvet de veriyor. Bir yandan oldukça sıradan ilerleyen hikaye, diğer yandan insanı düşündürüyor. Nasıl? Nasıl oluyor da bir trendeyiz? Nasıl oluyor da kimse umursamıyor? Yolculuğun nereye olduğunu niye kimse sormuyor? Öykü, bütün bu sorularla devam ediyor. Cevapları belki de veriyor, ancak trenin gürültüsünden duyamıyoruz.

"Omon Ra", iyi bir hiciv. Sonuyla da insanı güzel şaşırtıyor. "Sarı Ok" ise son zamanlarda okuduğum en tuhaf düşünceydi, yazarın diğer eserlerini okumaya ikna edecek kadar tuhaf bir düşünce.

 Teselli Puanı: 4/5

2 Mayıs 2023 Salı

Kontrol Kalemi: Büyük Yolculuk - Jorge Semprun




Editör: Burçak Başpınar
Çevirmen: Nedim Gürsel
Düzelti: Ebru Aydın
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/2018
Sayfa Sayısı: 237

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Büyük Yolculuk" isimli romanda arıyoruz.


Hafızanın boğucu atmosferinde gezinmek zor. Bir yazar için zor olduğu gibi okur için de, başkasının hafızasında gezinmenin birtakım zorlukları var. Ortaya karmakarışık, bulamaçtan hallice bir metnin çıkma tehlikesi var. Yazar açısından hafızayı damıtmak, ancak bunu olabildiğince doğal göstermek gerekiyor. Doğal olmalı ki -ya da görünmeli ki- metin, metinle sunulan bellek, bir akıntıya dönüşsün. Yazarın küreğini çektiği bir tekneyle gezdiğimiz bir akıntıda, o sakin akıntı okuru nereye götürürse oraya gidilebilsin. Çamura batma ya da tekneden düşme tehlikesi olmasın. Semprun, kayığı ustalıkla kullanıyor. Oldukça şiddetli bir akıntıya karşı, zaman zaman dalgaların yüzümüze çarpmasına izin vererek metnini oluşturuyor. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasında gidip gelirken, okuru yüz üstü bırakmıyor. Aksine bu gidiş gelişleri okura nefes alacak bir alan bırakmak için kullanıyor.

Toplama kampına giden, tıkış tıkış dolu bir trendeki yolculuğunu anlatan yazar, yolu olabilecek en farklı şekilde anlatıyor. Zamanlar birbirine karışıyor; yakalanmadan önce yaşanan maceralar, savaşın sonundaki travmalar, trendeki muhabbetler, kamptaki koşullar... Hepsi, yazarın belleğinden okurun önüne geliyor. Karakterler değişiyor, mekanlar değişiyor. Tren, toplama kampına doğru kararlılıkla ilerlerken mekandan uzaklaşıp bir hayatın izini sürüyoruz. Bir çırpıda anlatılan vahşetler, hayatta kalma mücadeleleri, faşizmin yükselişi ve çöküşü: Bir tren yolculuğunda, yolun sonuna gelmeden başka bir yolun sonuna geliyoruz.

Boğucu bir hafızanın dökümü Büyük Yolculuk. Okuru yavaş yavaş kuşatıyor. Acılarını, sevinçlerini, üzüntülerini gösteriyor, elinden tutuyor. Bu boğucu yolculukta okuru yalnız bırakmıyor.

Teselli Puanı: 5/5

6 Aralık 2020 Pazar

Kontrol Kalemi XVII: Avunamayanlar - Kazuo Ishiguro




Kitap Editörü: Begüm Kovulmaz
Düzelti: Filiz Özkan
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/Ekim 2009
Çevirmen: Roza Hakmen
Sayfa Sayısı: 540


Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Avunamayanlar isimli romanda arıyoruz.


Alıntıyı anımsarsınız: ''Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.'' İşte Avunamayanlar da baş karakterimiz Mr. Ryder'ın bilmediğimiz bir Avrupa şehrine varmasıyla başlıyor. Gelişi biraz gecikmiş, onun için hazırlanan karşılama komitesi dağılmış olsa da Mr. Ryder'ın uzun süredir beklenen ''önemli bir yabancı'' olduğunu anlıyoruz. Roman, ilgi çekici bir başlangıçla hikayesinin içine hızlıca dahil ediyor bizi. Mr. Ryder'ın şehre önemli bir konser için geldiğini, kendisinin şehirde çok sayıda hayranının olduğunu öğrenince ister istemez sayfaları daha hızlı çevirmek istiyoruz. Henüz daha ilk sayfalardan hikayenin bize vaat ettiği çok fazla şey olduğunu düşünüyoruz.

Ta ki Gustav'ın asansördeki ilk monologuna kadar. Gerçi evet, Gustav'ın monologunu okuduğum anda, kitabın devamında buna benzer pek çok monologla karşılaşacağımı tahmin etmemiştim. Gayet doğal bir sahne canlanmıştı önümde. Otele gelen önemli müşteriyle muhabbet etmek için çabalayan geveze bir çalışan ve nezaket sınırları dahilinde sohbetin sünmesine müsaade eden konuk sahnesi, kitabın başı için fena da bir sahne değil. Ancak ilerleyen sayfalarla birlikte, Mr. Ryder'ın maruz kaldığı bütün o monologların ardından yoruldum. Çok kısaca özetlersem, şehre gerçekten önemli bir etkinlikte piyano çalmak için bulunan Mr. Ryder, şehir sakinleri ile sonu gelmez, boğucu, tedirgin edici ve yer yer anlaşılmaz maceralar yaşıyor. Lafın gelişi macera dediğime bakmayın, kimi zaman gerçekten ne olduğunu anlamakta zorlanıyorsunuz. Elbette yazarın bir tercihi bu. Kitaba hakim olan sisi oldukça iyi yaratmış. Ki daha önce Ishiguro okuduysanız, onun bu tarz sisler yaratmakta ne kadar başarılı olduğuna da aşinasınızdır. Ancak bu sefer farklı. Gömülü Dev ya da Beni Asla Bırakma'da var olan sislerin dağıldığı bir ferahlık noktasına er ya da geç varıyordunuz. Avunamayanlar ise bu noktada yolunu dolambaçlı yöne kırmaktan çekinmiyor. Siste devam etmenizi, bunalmanızı, yer yer kitabı okumaya ara vermenizi istiyor. Çünkü yoruluyorsunuz. Mr. Ryder'ın şehirdeki günleri boyunca devam eden dinlenememe problemine ortak oluyorsunuz. Meraklı bir okur olarak içinizdeki merak duygusunu kaşıyan bu romana devam etmeye can atıyorsunuz. Ama önünüzdeki sayfalarda birtakım olaylar gerçekleşiyor ve anlam veremiyorsunuz. Boris, gerçekten Mr. Ryder'ın oğlu mu? Sophie ile Ryder'ın arasında ne var? Bu mutsuz aile portresi gerçek mi? Yoksa bellek ile şimdi arasında geçişlere sahip güvensiz bir anlatıcıya mı sahibiz?

Belki bu noktada durmak gerekir. Çünkü cevaptan emin olamıyorum. Özellikle iki farklı karakter üzerinden baktığımız zaman, tam olarak ne düşünmemiz gerektiğinin açık olmadığını söyleyebilirim. Bu iki karakterden ilki Stephan. Otel müdürü olan babası ile annesini gururlandırmak isteyen, onlara piyano çalmada yetenekli olduğunu göstermek isteyen Stephan'ın bir noktada Mr. Ryder ile ortak bir bağının olduğunu öğreniyoruz. Bu öğrenme, tam da Ishiguro'nun diğer kitaplarındaki sisi dağıtma tarzına benzer bir şekilde karşımıza çıkıyor: Laf arasında, iki karakter arasındaki olağan bir sohbette çok önemli bir şey, hiç önem taşımıyormuşcasına söyleniyor. Böyle bir durumda ister istemez, Stephan'ın Mr. Ryder'ın gençliği olabileceği düşüncesine kapılıyorum. Kabul edilme arzusunu taşıyan bu iki karakter, Stephan'ın kitabın sonundaki kararıyla birbirlerine daha da benziyorlar. 

Bununla beraber bahsettiğim ikinci karaktere bakarsak ortalığın ne yazık ki aydınlanmadığını fark ediyoruz: Gustav. Otelde, taşıyıcı olarak taşıyan Gustav, Boris'in büyükbabası ve Sophie'nin babası. Kitap boyunca mutsuz bir aile tablosu içinde gördüğümüz Ryder, Sophie ve Boris üçlüsünün üçüyle de farklı yakınlıkta ilişkilere sahip. Üç karakteri de çok sevdiğini gördüğümüz Gustav'ın Boris'le son derece yakın olduğunu görüyoruz. Kızı Sophie ile ise yıllardır devam eden bir konuşmama durumunu sürdürüyor. Kırgınlık, küslük, kavga olmadan sadece doğrudan iletişimi kesen bu ikili, halinden son derece memnun görünüyor. Gustav, ilişkinin bu şekilde ilerlemesi gerektiğinden son derece eminle. Bununla birlikte Ryder ile olan ilişkisine baktığımızda ona saygı duyduğunu, saygıdan da öte sevdiğini görebiliyoruz. Üstelik Ryder da Gustav'ı seviyor görünüyor. Gustav'ın Ryder ve Sophie arasındaki ''şeyi'' bilip bilmediğini öğrenemiyoruz. Buna rağmen aralarındaki iletişim, Ryder'ın şehirdeki diğer herkesle kurduğu ilişkiden farklı.

Kitabın ilişkiler denkleminde Gustav'ın önemi ise -bence- biraz daha farklı. Ryder, Sophie ve Boris ile olan ilişkisinde Gustav'ın tam zıddı bir portre çiziyor. Sophie ile konuşuyor ama ona sinirlenmekten, bağırmaktan kendini alamıyor. Gustav'ın kendini pek düşünmeyen karakterine karşılık Ryder, Sophie karşısında bencil davranmaya son derece yatkın. Öbür taraftan Boris ile olan ilişkisi de sıkıntılı. Gustav ile Sophie arasındaki konuşmama durumunun daha toksik bir hali Ryder ile Boris arasında yaşanıyor. Üstelik bunun sorumlusu Ryder gibi görünüyor. Bu noktada Gustav ile Ryder'ın iki zıt karakter olduğunu söylemek mümkün. Böyle olunca da Boris'in Ryder'ın çocukluğu olabileceği düşüncesine pek sıcak bakamıyorum. Gerek Ryder ile Sophie arasındaki ilişkinin karmaşıklığı, gerek Ryder'ın ilkokul anılarının farklılığı bu düşünceyi uzak kılıyor.

Bunları neden anlatıyorum? Çünkü emin olamıyorum. Avunamayanlar, son zamanlarda okuduğum, hakkında karar vermekte en çok zorlandığım kitap oldu. Bir artı/eksi listesi yaptığımda iki tarafın da birbirine ağır gelebilecek yanları olduğunu kabul etmem gerekiyor. Gerçekten de yan karakterlerin zengin hikayesi, detaylara verilen önem, esrarı saklıyor oluşu, kitabın gözümdeki değerini artırıyor. Öbür taraftan kitabın, benim için zor okunan bir kitap olduğu gerçeğini de göz ardı edemiyorum. 30-40 sayfadan sonra dinlenme, biraz nefes alma ihtiyacı hissettim. Karakterler arasındaki iletişim kopukluğu, boğucu atmosfer ve çok keskin geçişler kimi zaman yorabiliyor. Bitirip üzerine düşündüğüm bir günün ardından ağzımda tuhaf bir tadın kaldığını söyleyebilirim. Daha önce bilmediğim bu tadı sevip sevmediğimden emin değilim. Belki de avuntu aradığım için yaşadığım deneyimi garipsiyorum, kim bilir...

Avunamama Puanı: 5/5

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Kontrol Kalemi XVI: Mesafenin Şiddeti - Yalçın Tosun

 



Mesafenin Şiddeti - Yalçın Tosun (Yapı Kredi Yayınları)

Kitap Editörü: Murat Yalçın
Düzelti: Filiz Özkan
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/Temmuz 2020
Sayfa Sayısı: 113

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Mesafenin Şiddeti isimli öykü kitabında arıyoruz.

İlk (ve en beğendiğim kitap isimlerinden birine sahip olan) kitabı ''Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'' ile kendisini tanıdığım ve ardından sıkı bir takipçisi olduğum Yalçın Tosun'dan özür dileyerek başlamak istiyorum. Çünkü beş yıllık aradan sonra Mesafenin Şiddeti'nin çıkacağını öğrenerek heyecanlanmış olmama rağmen böylesi güzel bir haberi çok çabuk unuttum. Çok sıradan bir günde, uzun zamandır yapmadığım kitap satış sitesi gezimi gerçekleştirmeseydim, muhtemelen uzun bir süre boyunca da bu unutkanlığım sürecekti. Kitabı gördüm, sipariş etmekte tereddüt etmedim ve geldiği gün okumaya başladım. Kötü bir okur olduğum ve geç okuduğum için özür dileyerek kontrol kalemimi elime alıyorum.

Daha önce değerlendirmelerimde pek dikkate almadığım bir hususla başlıyorum: Kapak. Yalçın Tosun'un şimdiye kadar çıkan kitaplarının kapakları hep güzeldi. Güzelliklerinin yanı sıra bana, öyküleri de tamamladıklarını hissettirirdi. Özellikle Dokunma Dersleri ve Bir Nedene Sunuldum'un kapakları, zaman zaman kitaplığınızdan çekip uzun uzun bakacağınız, göz dolduran kapaklardı. Ne yazık ki Mesafenin Şiddeti, böyle bir kapağa sahip değil. İsmine yakışır bir şekilde sizinle hikayeler arasına bir mesafe koyuyor. Elbette kapaklar beni, özellikle merak ettiğim kitapları okumaktan alıkoymaz. Ancak önceki çalışmaları düşününce standardın korunması iyi olabilirdi. Çünkü yazar, yazdığı hikayelerle kendi standardını oluşturmuş ve bunu korumayı bu kitabında da sürdüren bir isim. Son dönem öykücülüğümüzde kendine has bir yeri olan Yalçın Tosun'un kitaplarının kapaklarının da bu kendine haslığı sürdürmesi gerektiği kanaatindeyim.

Peki nedir Yalçın Tosun'un öykücülüğümüzdeki yerini özel kılan? Bana kalırsa bunu satır aralarında görmek mümkün. Yazdığı öyküleri gizlemeyi, öykünün vurucu noktalarını sessizliğe ve satır aralarına saklamayı başaran bir isim Yalçın Tosun. Bu durum, anlatısına da özen göstermesini gerektiriyor ki karşımızda fazladan bir kelime bile barındırmayan hikayeler görüyoruz. Hatta kimi zaman anlatmak istediği durumları, hissettirmek istediği duyguları olması gerekenden daha az kelimeyle, kelimelerden artan boşluğa sessizliği hikayelerinin başat bir ögesi olarak yerleştirerek kullanıyor. Mesafenin Şiddeti'nde de çok iyi yazdığı bu tarzı kullandığı hikayeler var. Örneğin ''Beden'' ve ''Uvertür Şarkıcı'' isimli hikayeler, benim Yalçın Tosun'un çok sevdiğim tarzıyla yazılmış hikayeler. Ancak bu kitapta fazlası var, yeni bir paragrafa geçmemi gerektiren bir yenilik var.

Mesafenin Şiddeti'nin ilk üç hikayesi (Makaslar, Çok Mutsuz Ama Çok Neşeliydik, Primadonnanın Ölümü) Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'in son hikayesi ''Unutmabeni Çiçekleri''nde gördüğümüz bir anlatım tekniğine sahip. Esasında şöyle demek gerekir sanıyorum, Unutmabeni Çiçekleri'nde kullanılan tarz, geliştirilerek parçalar halinde bu üç öyküde kullanılmış. İlk iki öyküde birbirine bağlanan iki anlatıyı okuyoruz. Makaslar'ın taşıdığı gerilim, kısa kısa cümlelere bölünmüş iki anlatının üzerinde yükseliyor ve finale kadar başarıyla ilerliyor. Aynı şekilde Çok Mutsuz Ama Çok Neşeliydik de yan yana yollarda ilerleyen iki anlatının buluşmasıyla tamamlanıyor. Primadonnanın Ölümü ise Unutmabeni Çiçekleri'nin çok anlatıcılı yapısını kullanan iyi bir hikaye. Kitabın bu üç hikayeyle açılması, ilk başta tuhaf geliyor. Alışılagelmedik bir Yalçın Tosun okuduğumuzu hissettiriyor, ancak yazarın ilk kitabındaki bir hikayesinde kullandığı tarzının üstüne koyarak Makaslar gibi kuvvetli bir hikayeyle açılışı yapması insanı mest ediyor. İlk başta şaşırmış olsam da ''Bütün Hikâyeler Kırık'' isimli hikayeye geldiğimde bana tanıdık gelmeyen ilk sayfaların habercisiyle karşılaştığımı fark ediyorum. Üstelik daha önce de karşılaşmıştım. Yazar, Notos'un 74. sayısında yer alan bu hikayesinde ilk iki öykünün yapısına benzer bir yapıyı henüz bu kitaptan çok önce, 2019'da okurlarına sunmuş. Üstelik o zaman da ilk başta şaşırmış, ardından hikayeyi çok sevmiştim. Aradan geçen zamanda hafızamın azizliğine uğramak beni biraz üzse de eski bir dostla karşılaşmış olmaktan dolayı minnettarım. Hikayenin tek bir damardan ilerlemediği bu tarz, yazara pek çok imkan sunuyor. O da bu imkanları öylesine iyi kullanıyor ki hikayelerin yoğunluğu artıyor. Her sonda durup biraz düşünmek, hikayeyi sindirmek için beklemeniz gerekiyor.

Farklı anlatıma sahip olan hikayelerin dışındakiler alıştığımız ve çok sevdiğimiz Yalçın Tosun hikayelerinin başarılı örneklerinden. Sessizliğin, dile getirilemeyenlerin baş rolde olduğu, bazen yalnızca bir cümlesiyle sizi yakalayan hikayeler. Aradan geçen beş uzuuuun yılın ardından insanı doyuran, ancak daha fazlasını istemesine neden olan hikayeler. Okuru teselli ediyor mu, emin değilim. Çünkü kitaptan geriye, Yalçın Tosun'un daha önceki kitaplarında da olduğu üzere, bir sızı kalıyor.

Teselli Puanı: .../...

Bir Başka Yılın Dökümü

Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...