Yayıncı: Everest Yayınları
Yayına Hazırlayan: Didem Ünal Biçicioğlu
Kapak Tasarımı: Beste Doğan
Sayfa Sayısı: 190
Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Sessizliğin İlk Sesi" isimli öykü kitabında arıyoruz.
Adalet Ağaoğlu'yla sonradan "Dar Zamanlar" olarak isimlendirildiğini öğrendiğim üçlemesinin ilk kitabı olan, hala da çok güzel bir isme sahip olduğunu düşündüğüm "Ölmeye Yatmak" romanıyla tanışmıştım. "Bir Düğün Gecesi"ni ilk kitapla arasını fazla açmadan okumuş, ardından "Hayır" ile de üçlemeyi tamamlamıştım. Sonradan üçleme sandığımın dörtleme olduğunu ve serinin "Dert Dinleme Uzmanı" isimli sonuncu bir kitabı da olduğunu öğrenmiş, ancak herhalde seriyi zihnimde bitirdiğim için bu kitaba hiç bakmamıştım. Adalet Ağaoğlu okurluğum buraya kadardı.
"Sessizliğin İlk Sesi"ni ise ilk defa ne zaman ve nerede gördüğümü ise hatırlamıyorum. Hayal meyal isminden etkilendiğimi ve Adalet Ağaoğlu tarafından yazılmış bir öykü kitabı olduğunu görünce heyecanlandığımı hatırlıyorum. Bir türle akla gelen yazarların farklı türlerdeki eserlerini okumayı severim. Romanlarıyla tanıdığımız, "romancı" olarak bildiğimiz yazarların, farklı türlerdeki eserlerini görünce ise meraklanırım. Üstelik bir de bir "romancı"nın, en azından kafamdaki kalıplara romancı olarak yerleştirdiğim bir yazarın öykülerini görünce o eseri, okuma listemin en üst sırasına dahil etmekten çekinmem.
"Sessizliğin İlk Sesi", toplumu anlatan, toplumsal sorunlara karşı duyarsız kalmayan, bununla beraber toplum içerisindeki bireyin problemlerini de aynı öykü içerisinde işleyebilen bir eser. Kitabın ikinci bölümünde yer alan "H" isimli öykü, bu söylediğimin en net örneği. Bir yandan 1969'daki meşhur Ay yolculuğu ve insanların heyecanını izlerken diğer yandan öykünün baş karakterinin bir otel odasında, o anda kendisinden çok uzakta olan tanıdıklarıyla ilişkilerini, bu ilişkilere dair değerlendirmelerini okuyoruz. Bu iki hat, son derece doğal bir şekilde yan yana ilerliyor ve aslında birbirleriyle iç içe olduğunu görüyoruz. Keza yine ikinci bölümdeki "Kulak Tıkaçları" isimli öykü, oldukça kişisel bir sorunu toplumsal bir sorunla birleştirerek formülü tersine çeviriyor. Ancak her iki formül de başarılı bir şekilde işliyor.
Öyküler hakkında, özellikle de modern Türk öykücülüğü hakkında ne düşünürsünüz, bilmem. Bir zamanlar yeni çıkan öykü kitaplarını takip ederdim. Yeni yazarları keşfetmek hoşuma giderdi. Zamanla benzer öykülerin farklı yazarlar tarafından yazılıp durduğunu hissetmeye başladım. Modern Türk öykücülüğüyle aramdaki mesafe, bu hissiyattan sonra arttı. Modern insanın, çoğunlukla birinci tekil şahısla yazılmış hayatını okumak, okur olarak sayfalarımı çevirme, bir sonraki öyküye geçme isteği uyandırmamaya başladı. Aynı şeyleri, aynı duyguları hissettiren şeyleri okumaktan sıkıldım. Adalet Ağaoğlu'nun 1970'lerde yazdığı bu öyküler ise bambaşka hissettirdi. Kimi zaman okura doğrudan seslenen, kimi zaman aynı öykü içerisinde birinci ve üçüncü tekil kişi anlatımları arasında geçiş yapan, kimi zaman doğrudan bir kahramanı olmayan bu öyküler, günümüz öykülerinin kalıplaşmış anlatım tarzlarından daha ilk öyküsüyle ayrılıyor.
Öncelikle ilk hikaye "Sen Ey Kutsal Işık", bir öykü kitabının ihtiyacı olan bir ilk öykü. Yazarın tarzını, dilini ve anlatımı taşıyan öykü, Adalet Ağaoğlu'nun toplumsal sorunlara dokundurmalarıyla ince mizahını çok iyi birleştiriyor. Bitecek sanılan yerde bir başka katmana geçerek okuru şaşırtıyor. Alışık olunmayan bir anlatım tercihiyle tek bir kahramanı olmayan bir öykü okuyoruz.
"Muz" ve "Eskiden, Bir Sabah" öyküleri de yine aynı ince mizah ile toplumu ve toplum içindeki bireyi birleştiren başarılı öyküler. Özellikle "Eskiden, Bir Sabah"ın okuru direkt muhatap alan anlatıcısı, çok kısa sürede kendisiyle empati kurdurmayı başarıyor. Birinci bölüm, toplumsal sorunlar ile bireysel sorunların ironik bir şekilde bir araya geldiği, okuru keyiflendiren öykülerden oluşmuş şekilde ilerlerken bölümü, "Bi Sevmekten... Bi Ölümden..." isimli öyküyle kapatıyoruz. İki bölüm arasında köprü vazifesi gören öykü, bir cenaze evinde geçiyor. Yine bireyi ve toplumla olan ilişkisini sorgularken yazarın toplumsal sorun olarak tespit ettiği şeylere ufak dokundurmalarda bulunuyor.
İkinci bölüm, "romancı" Adalet Ağaoğlu'nun aynı zamanda "şair" Adalet Ağaoğlu olarak yazdığı öykülerden oluşuyor. Bu bölümden "en kısa öykü / Hüzzam Mavisi" ve kitaba da adını veren "Sessizliğin İlk Sesi" isimli öyküleri okuyun, demek istediğimi anlayacaksınız. Bu bölümdeki öykülerde mizah, yerini hüzne bırakırken toplumsal sorunlar da arka plana geçerek daha çok toplum-birey çatışması olarak şekilleniyor; ölüm gibi daha ağır temalar işleniyor.
"Sessizliğin İlk Sesi", neredeyse elli senelik bir kitap. Ancak modern Türk öykücülüğünün mihenk taşlarından biri olması gereken bir eser. Öykü seven, öykü yazmak isteyen herkesin okuması gerekiyor. Öykü seven okurların keyif alacaklarına, öykü yazmak isteyenlerin öykü türüne dair bir şeyler öğreneceklerine kefilim. Aksi olursa beni nerede bulacağınızı biliyorsunuz.
Teselli Puanı: 5/5
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder