öyküler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öyküler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2026 Çarşamba

Kontrol Kalemi: Adalet Ağaoğlu - Sessizliğin İlk Sesi



Yayıncı: Everest Yayınları

Yayına Hazırlayan: Didem Ünal Biçicioğlu

Kapak Tasarımı: Beste Doğan

Sayfa Sayısı: 190

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Sessizliğin İlk Sesi" isimli öykü kitabında arıyoruz.

Adalet Ağaoğlu'yla sonradan "Dar Zamanlar" olarak isimlendirildiğini öğrendiğim üçlemesinin ilk kitabı olan, hala da çok güzel bir isme sahip olduğunu düşündüğüm "Ölmeye Yatmak" romanıyla tanışmıştım. "Bir Düğün Gecesi"ni ilk kitapla arasını fazla açmadan okumuş, ardından "Hayır" ile de üçlemeyi tamamlamıştım. Sonradan üçleme sandığımın dörtleme olduğunu ve serinin "Dert Dinleme Uzmanı" isimli sonuncu bir kitabı da olduğunu öğrenmiş, ancak herhalde seriyi zihnimde bitirdiğim için bu kitaba hiç bakmamıştım. Adalet Ağaoğlu okurluğum buraya kadardı.

"Sessizliğin İlk Sesi"ni ise ilk defa ne zaman ve nerede gördüğümü ise hatırlamıyorum. Hayal meyal isminden etkilendiğimi ve Adalet Ağaoğlu tarafından yazılmış bir öykü kitabı olduğunu görünce heyecanlandığımı hatırlıyorum. Bir türle akla gelen yazarların farklı türlerdeki eserlerini okumayı severim. Romanlarıyla tanıdığımız, "romancı" olarak bildiğimiz yazarların, farklı türlerdeki eserlerini görünce ise meraklanırım. Üstelik bir de bir "romancı"nın, en azından kafamdaki kalıplara romancı olarak yerleştirdiğim bir yazarın öykülerini görünce o eseri, okuma listemin en üst sırasına dahil etmekten çekinmem. 

"Sessizliğin İlk Sesi", toplumu anlatan, toplumsal sorunlara karşı duyarsız kalmayan, bununla beraber toplum içerisindeki bireyin problemlerini de aynı öykü içerisinde işleyebilen bir eser. Kitabın ikinci bölümünde yer alan "H" isimli öykü, bu söylediğimin en net örneği. Bir yandan 1969'daki meşhur Ay yolculuğu ve insanların heyecanını izlerken diğer yandan öykünün baş karakterinin bir otel odasında, o anda kendisinden çok uzakta olan tanıdıklarıyla ilişkilerini, bu ilişkilere dair değerlendirmelerini okuyoruz. Bu iki hat, son derece doğal bir şekilde yan yana ilerliyor ve aslında birbirleriyle iç içe olduğunu görüyoruz. Keza yine ikinci bölümdeki "Kulak Tıkaçları" isimli öykü, oldukça kişisel bir sorunu toplumsal bir sorunla birleştirerek formülü tersine çeviriyor. Ancak her iki formül de başarılı bir şekilde işliyor.

Öyküler hakkında, özellikle de modern Türk öykücülüğü hakkında ne düşünürsünüz, bilmem. Bir zamanlar yeni çıkan öykü kitaplarını takip ederdim. Yeni yazarları keşfetmek hoşuma giderdi. Zamanla benzer öykülerin farklı yazarlar tarafından yazılıp durduğunu hissetmeye başladım. Modern Türk öykücülüğüyle aramdaki mesafe, bu hissiyattan sonra arttı. Modern insanın, çoğunlukla birinci tekil şahısla yazılmış hayatını okumak, okur olarak sayfalarımı çevirme, bir sonraki öyküye geçme isteği uyandırmamaya başladı. Aynı şeyleri, aynı duyguları hissettiren şeyleri okumaktan sıkıldım. Adalet Ağaoğlu'nun 1970'lerde yazdığı bu öyküler ise bambaşka hissettirdi. Kimi zaman okura doğrudan seslenen, kimi zaman aynı öykü içerisinde birinci ve üçüncü tekil kişi anlatımları arasında geçiş yapan, kimi zaman doğrudan bir kahramanı olmayan bu öyküler, günümüz öykülerinin kalıplaşmış anlatım tarzlarından daha ilk öyküsüyle ayrılıyor.

Öncelikle ilk hikaye "Sen Ey Kutsal Işık", bir öykü kitabının ihtiyacı olan bir ilk öykü. Yazarın tarzını, dilini ve anlatımı taşıyan öykü, Adalet Ağaoğlu'nun toplumsal sorunlara dokundurmalarıyla ince mizahını çok iyi birleştiriyor. Bitecek sanılan yerde bir başka katmana geçerek okuru şaşırtıyor. Alışık olunmayan bir anlatım tercihiyle tek bir kahramanı olmayan bir öykü okuyoruz.

"Muz" ve "Eskiden, Bir Sabah" öyküleri de yine aynı ince mizah ile toplumu ve toplum içindeki bireyi birleştiren başarılı öyküler. Özellikle "Eskiden, Bir Sabah"ın okuru direkt muhatap alan anlatıcısı, çok kısa sürede kendisiyle empati kurdurmayı başarıyor. Birinci bölüm, toplumsal sorunlar ile bireysel sorunların ironik bir şekilde bir araya geldiği, okuru keyiflendiren öykülerden oluşmuş şekilde ilerlerken bölümü, "Bi Sevmekten... Bi Ölümden..." isimli öyküyle kapatıyoruz. İki bölüm arasında köprü vazifesi gören öykü, bir cenaze evinde geçiyor. Yine bireyi ve toplumla olan ilişkisini sorgularken yazarın toplumsal sorun olarak tespit ettiği şeylere ufak dokundurmalarda bulunuyor.

İkinci bölüm, "romancı" Adalet Ağaoğlu'nun aynı zamanda "şair" Adalet Ağaoğlu olarak yazdığı öykülerden oluşuyor. Bu bölümden "en kısa öykü / Hüzzam Mavisi" ve kitaba da adını veren "Sessizliğin İlk Sesi" isimli öyküleri okuyun, demek istediğimi anlayacaksınız. Bu bölümdeki öykülerde mizah, yerini hüzne bırakırken toplumsal sorunlar da arka plana geçerek daha çok toplum-birey çatışması olarak şekilleniyor; ölüm gibi daha ağır temalar işleniyor. 

"Sessizliğin İlk Sesi", neredeyse elli senelik bir kitap. Ancak modern Türk öykücülüğünün mihenk taşlarından biri olması gereken bir eser. Öykü seven, öykü yazmak isteyen herkesin okuması gerekiyor. Öykü seven okurların keyif alacaklarına, öykü yazmak isteyenlerin öykü türüne dair bir şeyler öğreneceklerine kefilim. Aksi olursa beni nerede bulacağınızı biliyorsunuz.


Teselli Puanı: 5/5

10 Şubat 2024 Cumartesi

Kontrol Kalemi: Viktor Pelevin - Omon Ra

 

Yayıncı: Dost Yayınevi

Çevirmen: Barlas Çevikus
Baskı Yeri/Tarihi: 2003
Sayfa Sayısı: 198

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Omon Ra" isimli kitapta arıyoruz.

Soğuk Savaş'ın diğer tarafına yapılan eleştirileri çokça okudum, okuduk. Kurgu alanında da -selam sana büyük Orwell!- böyle eserleri görüyoruz. Batı'dan gelen eleştirileri artık okumak istemiyorum. Çünkü yeni bir şey göreceğimi düşünmüyorum. Bu nedenle Pelevin'in "Omon Ra"sını görünce iki kat heyecanlandım. Hem diğer taraftan, hadi Duvar'ın öte yanından diyelim, yazıyordu hem de kitap Sovyetler'in uzay programıyla alakalıydı. Sovyet Uzay Programı'nı, haliyle Sovyet sistemini eleştiriyordu. Bu yüzden okumak için ikinci kez düşünmedim. Elimdeki kitabı bitirir bitirmez Omon Ra'ya başladım.

Omon'un en büyük hayali bir gün Ay'a gitmek. Ülkesinin uzay programında yer alabilmek ve hayalini gerçekleştirebilmek için ilk gençliğinde kendisi gibi hayaller kuran bir arkadaşıyla askeri okula yazılıyor. Eğitimini tamamlarken yavaş yavaş ülkesinin kendisinden ne beklediğini de öğreniyor. Sistemle tanışıyor. Spoiler vermek istemem, bu nedenle üstü kapalı bir şekilde ifade edeceğim. Kitaptan daha fazla keyif almak istiyorsanız bu cümlenin ardından bir sonraki paragrafa geçin.  Geçtiğini varsayıyorum. Ancak her ihtimale karşı şu kadar söylemekle yetineceğim, baş karakterimiz Omon meşhur bir internet komplo teorisinin ters yüz edilmiş versiyonuna dahil olduğunu öğreniyor. 1993 yılında yazılmış bir uzun öykünün -ki buna roman denilmesine pek katılmıyorum- böyle bir sonla bitmesi ilginç. Yazarın meşhur komplodan haberi olması ihtimalini düşünerek bu komployu sistemi eleştirmek için kullanması oldukça yaratıcı. Ancak bunu öğrendiğimiz andan birkaç sayfa sonra öykü bitiyor. Karakterimizin, her şeyin nasıl planlandığını, nasıl yapıldığını öğrenmesi, Omon'la beraber biz okurların da öğrenmemiz daha iyi olabilirdi. Çünkü öykü bittikten sonra esas akılda kalan soru, "peki bunu nasıl yapabildiler?" oluyor. 

Esasında iki uzun öyküden oluşuyor "Omon Ra". Kitaba ismini veren, daha uzun olan "Omon Ra" öyküsü, yukarıda da bahsettiğim gibi Sovyet Uzay Programı ve SSCB'yi eleştiriyor. Bir bölüm dışında son derece keyifli bir öykü. O bölümü, bölüme geldiğinizde anlayacaksınız. Yavaş yavaş, belki ikinci kez okumanız gerektiğini düşünebilirsiniz. Ben kitap dönünce tekrar döndüm. Kurguya nasıl bir katkısı olduğu yönünde şüphelerim var, ancak tuhaf bir bölüm olduğunu kabul ediyorum. Tekrar okurken, müstakil ve daha geniş bir öykü olması gerektiğini düşündüm.

Tuhaf demişken, kitabın ikinci öyküsüne geçmek isterim. "Sarı Ok" isimli bu öyküde karakterimiz Andrei, bir trende yolculuk ediyor. Esasında onunla birlikte bütün insanlar da bu trende. Nereden kalktığını, nereye gittiğini, ne zamandır yolda olduğunu bilmediğimiz bu trene dair tek bilgimiz ismi: Sarı Ok. Ancak bu ismin neden konulduğunu da bilmiyoruz. Bütün bu bilinmezlikler arasında yine bilindik şeyler devam ediyor. Bir trende yaşamalarına rağmen insanlar yine bilindik düzeni kurmuşlar. Doğal olarak kondüktörler ve treni işletenlerin hakim olduğu bu düzende her kesim için farklı vagonlar ayarlanmış. İnsanlar vagonlar arası ticaret yapıyor, kimi illegal işlere girişiyor ve gerektiğinde kondüktörlere rüşvet de veriyor. Bir yandan oldukça sıradan ilerleyen hikaye, diğer yandan insanı düşündürüyor. Nasıl? Nasıl oluyor da bir trendeyiz? Nasıl oluyor da kimse umursamıyor? Yolculuğun nereye olduğunu niye kimse sormuyor? Öykü, bütün bu sorularla devam ediyor. Cevapları belki de veriyor, ancak trenin gürültüsünden duyamıyoruz.

"Omon Ra", iyi bir hiciv. Sonuyla da insanı güzel şaşırtıyor. "Sarı Ok" ise son zamanlarda okuduğum en tuhaf düşünceydi, yazarın diğer eserlerini okumaya ikna edecek kadar tuhaf bir düşünce.

 Teselli Puanı: 4/5

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Kontrol Kalemi XVI: Mesafenin Şiddeti - Yalçın Tosun

 



Mesafenin Şiddeti - Yalçın Tosun (Yapı Kredi Yayınları)

Kitap Editörü: Murat Yalçın
Düzelti: Filiz Özkan
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/Temmuz 2020
Sayfa Sayısı: 113

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Mesafenin Şiddeti isimli öykü kitabında arıyoruz.

İlk (ve en beğendiğim kitap isimlerinden birine sahip olan) kitabı ''Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'' ile kendisini tanıdığım ve ardından sıkı bir takipçisi olduğum Yalçın Tosun'dan özür dileyerek başlamak istiyorum. Çünkü beş yıllık aradan sonra Mesafenin Şiddeti'nin çıkacağını öğrenerek heyecanlanmış olmama rağmen böylesi güzel bir haberi çok çabuk unuttum. Çok sıradan bir günde, uzun zamandır yapmadığım kitap satış sitesi gezimi gerçekleştirmeseydim, muhtemelen uzun bir süre boyunca da bu unutkanlığım sürecekti. Kitabı gördüm, sipariş etmekte tereddüt etmedim ve geldiği gün okumaya başladım. Kötü bir okur olduğum ve geç okuduğum için özür dileyerek kontrol kalemimi elime alıyorum.

Daha önce değerlendirmelerimde pek dikkate almadığım bir hususla başlıyorum: Kapak. Yalçın Tosun'un şimdiye kadar çıkan kitaplarının kapakları hep güzeldi. Güzelliklerinin yanı sıra bana, öyküleri de tamamladıklarını hissettirirdi. Özellikle Dokunma Dersleri ve Bir Nedene Sunuldum'un kapakları, zaman zaman kitaplığınızdan çekip uzun uzun bakacağınız, göz dolduran kapaklardı. Ne yazık ki Mesafenin Şiddeti, böyle bir kapağa sahip değil. İsmine yakışır bir şekilde sizinle hikayeler arasına bir mesafe koyuyor. Elbette kapaklar beni, özellikle merak ettiğim kitapları okumaktan alıkoymaz. Ancak önceki çalışmaları düşününce standardın korunması iyi olabilirdi. Çünkü yazar, yazdığı hikayelerle kendi standardını oluşturmuş ve bunu korumayı bu kitabında da sürdüren bir isim. Son dönem öykücülüğümüzde kendine has bir yeri olan Yalçın Tosun'un kitaplarının kapaklarının da bu kendine haslığı sürdürmesi gerektiği kanaatindeyim.

Peki nedir Yalçın Tosun'un öykücülüğümüzdeki yerini özel kılan? Bana kalırsa bunu satır aralarında görmek mümkün. Yazdığı öyküleri gizlemeyi, öykünün vurucu noktalarını sessizliğe ve satır aralarına saklamayı başaran bir isim Yalçın Tosun. Bu durum, anlatısına da özen göstermesini gerektiriyor ki karşımızda fazladan bir kelime bile barındırmayan hikayeler görüyoruz. Hatta kimi zaman anlatmak istediği durumları, hissettirmek istediği duyguları olması gerekenden daha az kelimeyle, kelimelerden artan boşluğa sessizliği hikayelerinin başat bir ögesi olarak yerleştirerek kullanıyor. Mesafenin Şiddeti'nde de çok iyi yazdığı bu tarzı kullandığı hikayeler var. Örneğin ''Beden'' ve ''Uvertür Şarkıcı'' isimli hikayeler, benim Yalçın Tosun'un çok sevdiğim tarzıyla yazılmış hikayeler. Ancak bu kitapta fazlası var, yeni bir paragrafa geçmemi gerektiren bir yenilik var.

Mesafenin Şiddeti'nin ilk üç hikayesi (Makaslar, Çok Mutsuz Ama Çok Neşeliydik, Primadonnanın Ölümü) Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'in son hikayesi ''Unutmabeni Çiçekleri''nde gördüğümüz bir anlatım tekniğine sahip. Esasında şöyle demek gerekir sanıyorum, Unutmabeni Çiçekleri'nde kullanılan tarz, geliştirilerek parçalar halinde bu üç öyküde kullanılmış. İlk iki öyküde birbirine bağlanan iki anlatıyı okuyoruz. Makaslar'ın taşıdığı gerilim, kısa kısa cümlelere bölünmüş iki anlatının üzerinde yükseliyor ve finale kadar başarıyla ilerliyor. Aynı şekilde Çok Mutsuz Ama Çok Neşeliydik de yan yana yollarda ilerleyen iki anlatının buluşmasıyla tamamlanıyor. Primadonnanın Ölümü ise Unutmabeni Çiçekleri'nin çok anlatıcılı yapısını kullanan iyi bir hikaye. Kitabın bu üç hikayeyle açılması, ilk başta tuhaf geliyor. Alışılagelmedik bir Yalçın Tosun okuduğumuzu hissettiriyor, ancak yazarın ilk kitabındaki bir hikayesinde kullandığı tarzının üstüne koyarak Makaslar gibi kuvvetli bir hikayeyle açılışı yapması insanı mest ediyor. İlk başta şaşırmış olsam da ''Bütün Hikâyeler Kırık'' isimli hikayeye geldiğimde bana tanıdık gelmeyen ilk sayfaların habercisiyle karşılaştığımı fark ediyorum. Üstelik daha önce de karşılaşmıştım. Yazar, Notos'un 74. sayısında yer alan bu hikayesinde ilk iki öykünün yapısına benzer bir yapıyı henüz bu kitaptan çok önce, 2019'da okurlarına sunmuş. Üstelik o zaman da ilk başta şaşırmış, ardından hikayeyi çok sevmiştim. Aradan geçen zamanda hafızamın azizliğine uğramak beni biraz üzse de eski bir dostla karşılaşmış olmaktan dolayı minnettarım. Hikayenin tek bir damardan ilerlemediği bu tarz, yazara pek çok imkan sunuyor. O da bu imkanları öylesine iyi kullanıyor ki hikayelerin yoğunluğu artıyor. Her sonda durup biraz düşünmek, hikayeyi sindirmek için beklemeniz gerekiyor.

Farklı anlatıma sahip olan hikayelerin dışındakiler alıştığımız ve çok sevdiğimiz Yalçın Tosun hikayelerinin başarılı örneklerinden. Sessizliğin, dile getirilemeyenlerin baş rolde olduğu, bazen yalnızca bir cümlesiyle sizi yakalayan hikayeler. Aradan geçen beş uzuuuun yılın ardından insanı doyuran, ancak daha fazlasını istemesine neden olan hikayeler. Okuru teselli ediyor mu, emin değilim. Çünkü kitaptan geriye, Yalçın Tosun'un daha önceki kitaplarında da olduğu üzere, bir sızı kalıyor.

Teselli Puanı: .../...

11 Ocak 2020 Cumartesi

Kontrol Kalemi XV: Kaptan Kanca'nın Bir Macerası ve Öbür Yeni Öyküler - Faruk Duman



Kaptan Kanca'nın Bir Macerası ve Öbür Yeni Öyküler - Faruk Duman (Yapı Kredi Yayınları)

Kitap Editörü: Murat Yalçın
Düzelti: Korkut Tankuter
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/Ekim 2019
Sayfa Sayısı: 158

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Kaptan Kanca'nın Bir Macerası ve Öbür Yeni Öyküler isimli öykü kitabında arıyoruz.

İnternetten kitap sipariş ederken uymaya çalıştığım bir kuralım var. Çoğunlukla kurgu dışı kitapları sipariş etsem de her seferinde en az bir öykü kitabını sepetime ekliyorum. Yeni yıldan önceki son alışverişimde, sepetimde yer alan kitap ise Faruk Duman'ın son kitabı Kaptan Kanca'nın Bir Macerası ve Öbür Yeni Öyküler'iydi.

İki bölüm ve on sekiz hikayeden oluşan kitap, ''Kaptan Kanca'nın Bir Macerası'' isimli hikayeyle açılıyor. Bu bölümde yer alan ''Horla'', ''Gömü'', ''Çıvgın'' hikayeleri ikinci bölümdeki hikayelerden gerek uzunlukları gerek de tema benzerlikleriyle ayrılıyor. Bu dört öykü, kitabın büyük bir kısmını oluşturacak uzunlukta. Buna ek olarak (Çıvgın'ın gevşek bağı haricinde) öyküleri birbirleriyle düşünmek mümkün. Deniz anlatısı ve Julia  karakteri, ilk bölümdeki dört öykünün üçünde yer alıyorlar. Anlatıcımızın deniz ve Julia'yla aralarındaki ilişki, ilk üç öyküdeki tema benzerliğini zenginleştiriyor. 1970-80'ler ve darbe sonrasında yaşananları, düzenli olarak farklı yerlere sürülen ve her daim polis tarafından izlenen bir memur ailesi ekseninde okuduğumuz öyküler, dönemin karanlığını tasavvur etmede oldukça başarılı. Yazar, yaşanmış hikayelerin ağırlığını, insanların maruz kaldığı şiddetin, gözetlenmenin saçmalığını sözünü sakınmadan anlatıyor. Deniz anlatısı ve Julia'nın anlatıcımızla olan ilişkisinin öykülerde yer verilmesi de bu noktada önemli. Siyasi damarı bulunan bu hikayelere, Kaptan Kanca izleğinde gerçek dışı bir yan eklenmesi öykülerdeki kasveti bir nebze dağıtıyor. Ancak burada bir nokta var. Okuma zevkini zedelememek adına detay veremeyeceğim ancak Kaptan Kanca'nın anlatıcımızla olan bağı, anlatıcının ailesiyle yaşadığı (maruz kaldığı) olaylardan kendince bir kaçış yolu bulmaya çalıştığını gösteriyor. Bu bağlamda, ilk bölümdeki dört öykünün üçünde yer alan deniz, denizcilik, Julia'nın Yeri anlatılarının önemlerinin, yalnızca gerçek dışılıklarıyla sınırlı olmadığını, öykülerin ortak temasını zenginleştiren önemli yan anlatıları olduğunu ortaya koyuyor. 

İlk bölümün son öyküsü ''Çıvgın'' ise ilk bölümle ikinci bölüm arasındaki öyküler arasındaki bağı sağlıyor. Tema olarak ilk bölümün öyküleriyle benzerlik taşıyan Çıvgın, ikinci bölümün doğaya dönük hikayeleriyle de örtüşüyor. İkinci bölümdeki hikayeler kısa, kimileri yalnızca birer sayfa. Buna ek olarak merak duygusunu kaşıyan, sessizliği, anlatılamayanı ve bunların cazibesini okura aktarmayı kolaylıkla başaran öyküler okuyoruz. ''Başlangıç'' ve ''Yılan'' isimli öyküler, bunun en iyi örnekleri. Her iki öyküde meraktan beslenip anlatmak yerine sessiz kalma tercihiyle bitiyor. Her ne kadar ilk bölümdeki ''Horla'' adlı öykünün, bu merak ve bilinmeyeni diğer iki hikayeden daha iyi kullandığını düşünsem de ''Başlangıç'' ve ''Yılan'' öykülerinin çok daha az sayfada okurun ilgisini cazip tutmaları takdire değer. 

Dümenimizi öykülerden dile kırdığımızda, yazarın kendine has bir dil kullandığını görüyoruz. Cümleleri bir anda kesen nokta, okuru anlatıcının zihnine ulaştırıyor. Anlatı, bu noktalama oyunuyla hız kazanırken kısa ve uzun cümlelerin yerleşimiyle tempo ustaca ayarlanıyor. Bu tercih, anlatıcıdan dinlediğimiz öykülerin tempo sıkıntısı yaşamasının önüne geçtiği gibi anlatıcımızın gençliğini cümlelerinden hissedebilmemize yardımcı oluyor. Kimi zaman, heyecanla anlatan anlatıcıyı gözünüzün önüne getirebiliyorsunuz.

''Kaptan Kanca'nın Bir Macerası ve Öbür Yeni Öyküler'' farklı teması ve yazarının dili kullanışıyla günümüz örneklerinden ayrılıyor. ''Horla'', ''Çıvgın'' ''Evimizin Çevresinde Çakallar Dolaşıyor'' öyküleri ise özellikle birer adım öne çıkan ve okunması gereken öyküler.

Teselli Puanı: 5/5

Bir Başka Yılın Dökümü

Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...