25 Nisan 2026 Cumartesi

Adanmışlık Üzerine

Selam.
Bir süredir altta linkini paylaştığım fan yapımı Berserk projesini bekliyorum. 1997 tarihli animenin ikinci sezonu olarak düşünülen proje, 1997 tarihli ilk sezonla aynı estetiğe sahip. Aynı görsel dille hikayenin devamını anlatmak istiyorlar. Pilot bölümü ve fragmanları izledikten sonra yapımcıyı takibe aldım ve bu sabah itibarıyla ilk bölümünü izledim. 
Bir fan yapımına göre oldukça başarılı.
Berserk, çok büyük hayranı olduğum bir seri değil. 1997 tarihli animesini birkaç ay önce izledim, çok beğendim, ancak mangasına devam edecek gücü kendimde bulamadım. Buna karşılık bu hikayeyi yazan ve okuyan insanların seriye bağlılığı her zaman ilgimi çekti. Serinin yaratıcısı Kentaro Miura'nın hayatının işi olan eser, dünyada milyonlardan oluşan bir hayran kitlesine sahip. On yıllardır devam eden seri, pek çok farklı insana ilham olmuş. Hayranları, seriye kendilerini adamışlar adeta.
Tıpkı aşağıdaki fan yapımı proje gibi. Burada da adanmış bir iş söz konusu.
Bu adanmışlık önemli. Belki seri, telif hakkı sebebiyle iptal edilecek, belki maddi imkansızlıklar nedeniyle devam ettirilemeyecek. Ancak birilerinin cesaret edip bir adım atması, çok sevilen bir işe sevilecek bir devam düşünülmesi çok önemli. Hele ki her şeyden kolayca sıkıldığımız ve kendimizi adamaya değer işlerle karşılaşmakta zorlandığımız bu çağda, daha da önemli. Elbette haşa hayatlarını adadıkları projeleri olan insanlar var. Ama çağ, onların çağı değil. Hesap kitabın daha ön planda olduğu, hızlıca yeni fikirler bulmanın tek bir fikir üzerinde etraflıca kafa yormaya tercih edildiği bir çağdayız.
Neyse efendim, bir şans verin diye bölümü buraya bırakıyorum.
Görüşmek üzere.

https://youtu.be/8HaR-P_rbzU?si=XSxKclKgFTUNFrLV

24 Nisan 2026 Cuma

Geçmiş Zamanda Okuduklarım

Selam.
Üniversite yıllarımdan kalma bir defter buldum. Muhtemelen 2016 yılından kalma.
Okuduklarımı not etmişim.
Zaten defterin 2016'dan kalma olduğunu kaydettiğim ilk kitap, Seyrek Yağmur sayesinde anladım. Çıkışını dört gözle beklemiş ve çıktığı gibi okumuştum. 
Şimdilerde en beğendiğim kitaplar arasında saydığım çoğu kitabı ilk defa o zaman okumuşum, daha önce okuduğumu bildiğim kitapları tekrar okumuş ve listeye kaydetmişim. Tür de ayırt etmemişim. 
Bir de nedense listeye kurşun kalemle başlamışım.
Liste işinde acemiymişim. 
Buyrun efendim.






23 Nisan 2026 Perşembe

Yakın Zamanda Okuduklarım

Selam.

Bir süredir yoktum. Birtakım görevlerimi yerine getirmekle meşguldüm. Ancak bu süre zarfında okumaya ara vermiş ve sizleri unutmuş değilim.

Ortadan kaybolduğum 1-2 aylık süreçte okuduğum kitaplar hakkında burada kısa kısa yazacağım, birkaçı hakkında ise kesinlikle daha uzun yazmak istiyorum. Bu yüzden bu yazıyı farklı yazılar için bir ısınma turu olarak görebilirsiniz.


Yaşar Kemal - Dağın Öte Yüzü: Yaşar Kemal'in Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır ve Ölmez Otu romanlarından oluşan üçlemesini bitirdim. Kalemimin gücü yeterse hakkında kesinlikle yazmak istiyorum. Çukurova'ya pamuk toplamaya inen Yalak köylülerinin başından geçenleri anlatan bu üçleme, Türk edebiyatının önemli zirvelerinden biri. Karakterleri olsun, dili olsun, anlatımı ve o tatlı büyülü gerçekçiliği olsun, bir hazine. Hakkında yazarım yazamam, orasını bilemem ama siz o yazıyı beklemeden okumaya başlayın. 

Ralf Rothmann - Baharda Ölmek: Nazilerin hızla geri çekildiği ve savaşın sonunun göründüğü zamanlarda askere alınan iki arkadaşın hikayesi. İkinci Dünya Savaşı hikayelerinden sıkıldığımı düşünerek başlamama rağmen henüz ilk sayfalarıyla beni içine çekmeyi başardı. Rothmann, çok maharetli bir anlatıcı, diğer kitaplarına da şans vereceğim.

Tuğba Doğan - Nefaset Lokantası: Türkiye'den gitmeye karar veren gazeteci Salih üzerinden bir gidiş (aslında gidemeyiş) öyküsü. Bu kitap üzerine bir süredir düşünüyorum. Okurken beni rahatsız eden yanları vardı, beğendiğim yanları vardı. 

Suat Derviş - Fosforlu Cevriye: Yazıldığı dönemin çok ilerisinde bir kitap. Gerek karakterleri, gerek anlatımı, gerek cesareti, gerek hikayesiyle (bu kısım biraz tartışılır) Suat Derviş'in Fosforlu Cevriye'sini büyük bir şaşkınlık, bu şaşkınlıktan daha büyük bir keyifle okudum. 

20 Şubat 2026 Cuma

Anlatılmayanın Gücü

Yayıncı: İthaki Yayınları

Çeviren: Sevin Okyay

Yayıma Hazırlayan: Alican Saygı Ortanca, Selçuk Aylar

Kapak Uygulama: Hamdi Akçay

Sayfa Sayısı: 200

Hayır, "Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az." cümlesiyle başlayan klişeleşmiş açılışla başlamayacağız. 
Klişeler iyidir, özellikle de gerçekten iyi bir amaca hizmet ediyorlarsa. Tekrarlar da iyidir. Ama konumuz bu değil.
Konumuz, Cormac Mccarthy'nin Yol isimli romanı. Kitabı dün öğle molamda bitirdim. Üzerine düşündüm, fikirlerimin üstüne uyudum ve şimdi karşınızdayım. 
Bir baba ve oğlu, bir felaket yaşamış Amerika topraklarında hayatta kalmak için yolculuğa çıkarlar. Amerika'ya ne olduğunu, Dünya'nın geri kalanının aynı felaketten etkilenip etkilenmediğini, kahramanlarımızın ne kadar süredir yolda olduklarını, yaşanan felakette hayatta kalmayı nasıl becerdiklerini bilmiyoruz. Kahramanlarımızın adını bile bilmiyoruz, yalnızca baba ve oğul. Hatta aralarında gerçek bir akrabalık var mı, onu da bilmiyoruz.
Çünkü yazar, bunların hiçbirini anlatmıyor. Felaketten öncesine dair babanın yaşamından kesitler aktarıyor, bir annenin varlığını öğreniyoruz mesela. Ama kahramanlarımızı sayfalar boyunca izlerken onlara dair kayda değer bir şey öğrenemiyoruz. Çocuk, yalnızca masum bir çocuk olduğu için mi önemli? Babanın varmak istediği yer, yolculuğun nihai hedefi neresi? Bilmiyoruz.
Çünkü yazar, bunların hiçbirini anlatmıyor. Yol'u mutlaka okunması gereken bir kitap haline getiren de bu. Bilemiyorum, siz de aynısını hissediyor musunuz ama yaşanan büyük felaketlerin ardından sessizliğe gömülmek bana çok insani geliyor. Romandaki ölçeğiyle büyük bir felaket yaşamadık ama yaşadığımız küçük toplumsal felaketleri düşünün. Boğazınızın düğümlenir doğru sözcükleri bulamazsınız, bulsanız da konuşmak istemezsiniz. Bir anlamı yoktur.
Şimdi bir de Amerika'nın tamamını -belki de bütün Dünya'yı- etkileyen bir felaketi düşünün. Sessizlik, her yere hakim olmuş. Belli ki medeniyet çökmüş ve insanlar, hayatta kalmak için birbirlerini avlar hale gelmiş. O halde ses, en ufak bir gürültü dahi, tehlike demek. Sizi bulabilir, peşinize düşebilir ve elinizde kalanları, hayatınızla beraber alabilirler.
Yazar, bütün bunları anlatıyor. Babanın ve oğlunun temkinli adımlarında, güvenliği elden bırakmayan hareketlerinde ve birbirleriyle olan kısıtlı iletişimleriyle felaket sonrası dünyanın tekinsizliğini çok iyi anlatıyor. Sessizliği, anlatının bir gücü olarak kullanıyor. Bununla da yetinmiyor. Sorularımıza karşı sessiz kalıyor, anlatmamayı tercih ediyor. Anlatılmayanın gücü, burada ortaya çıkıyor. Dünyaya ne oldu? İnsanlar neden böylesine vahşileşti? Sahile varınca ne olacak?
Sessizlik.
Okurun sorduğu soruların cevaplarını satır aralarına saklayan kitaplar vardır. Cevapları altın bir tepside sunmayıp okuru oyuna davet eden kitaplar vardır. Bazı kitaplar ise sorulara cevap vermez. Her sorunun ardında bir umut vardır, cevabın olduğuna dair bir umuttur bu.
"Yol" umudun sönmekte olduğu bir kitap. Sessizliğin, cevapsızlığın sebebi belki de budur.
Ancak umutsuzluğa kapılmayın. Baba ve oğul, kitap boyunca ateşi taşıdıklarından bahseder. Belki bu ateş, o cılız umuttur. Kurtuluşun, yeniden doğuşun, cevabın ve sesin ateşidir.

Teselli Puanı: ...-5

31 Ocak 2026 Cumartesi

Yokuşu Tırmanmadan Önce

 


Geçenlerde Arkadi ve Boris Strugatski'nin "Yokuştaki Salyangoz" kitabını bitirdim. Kitabın sonunda Boris Strugatski tarafından yazıya kadar da niyetim, kitap hakkında bir Kontrol Kalemi bölümü hazırlamaktı. Ancak yazıdan sonra fikrim değişti. Yazının içeriği kadar kitaptaki yeriydi kararımı değiştiren.
Yazının neden kitabın sonuna konulduğunu anlayabiliyorum. Romanın yazılış öyküsünü, romandaki olaylardan da bahsederek anlatması, karakterlerini ve mekanını ele alması gibi makul nedenlerle bir önsöz olarak yayınlanması tercih edilmemiş. Sebeplerden bir tanesi, belki de okurun okuma keyfini baltalamamak. Önce romanı deneyimlemesini isteyip ardından romana ilişkin açıklamaları yayınlamak, bir yayıncı için en sorunsuz yol. Ama Yokuştaki Salyangoz özelinde öyle mi? Yoksa, bu yazıyı önsöz olarak yayınlamak daha doğru bir tercih olabilir miydi?
Açıkçası kafam karışık. 
Kitaptaki sürprizleri bilmeden okumaya girişmenin alınacak hazzı artıracağını kabul ediyorum. Bazı kitaplar için bu sürpriz olayının çok daha önemli olduğunu da biliyorum. Polisiye romanları ele alalım mesela. Okura sundukları en büyük vaat, suçun faili ve nasıl işlendiğine ilişkin tatmin edici bir cevap. Bu cevap, çoğunlukla okurun düşünmediği ya da düşünüp zayıf bulduğu ihtimalin doğru cevap olduğunu gösteren kanıtların önüne konulmasıyla veriliyor. Faili bilerek okumaya başlayacağımız bir polisiye, ister istemez etkisini kaybedecektir. Bu konuda hiçbir itirazım yok.
Kimi bilimkurgular için de bu durum geçerli. Hikayenin düğümünün nasıl çözüldüğünü bildiğinizde sanki yazarın elindeki kuvvetli silahlarından birini elinden almış oluyorsunuz. Empire Strikes Back'in o meşhur sahnesini düşünün. Sahneyi ilk defa izlediğiniz andaki heyecanınızı, zaten biliyor olsaydınız yaşayamayacağınızı kabul edersiniz. 
Bu açıdan sürpriz elementi, okurları avuçlarına almak için yazarların kullanışlı araçlarından bir tanesi. Ancak tek araç değil. Elbette ki tek başına da yeterli değil. Yetseydi, sürekli şaşırtmacalarla dolu hikayeler okur dururduk. Ancak buna o kadar da prim vermiyoruz. 
Düşünün bir, bu dediğimize hak vereceksiniz. Daha okurken Frodo'nun yolculuğuna dair aklımızda bir son oluyor. Raskolnikov'un eylemlerini bilmemize rağmen ikinci defa Suç ve Ceza'yı okuyabiliriz. Bir adım daha atıyorum. Bazen hikayeyi bilmek, emin olmadığımız bir kitabı okumaya ikna edebilir.
Spotify'da "Fularsız Entellik"i dinliyorum. Bu aralar Isaac Asimov'un "Vakıf" serisi üzerine konuşuyor ve seriden hikayeye yönelik bol bol spoiler veriyor. (Lafı geçmişken sitem etmeden geçmeyeyim: Yeni bölüm nerede insafsız? Ocak da bitti.) Ben Vakıf serisini okumadım. Ancak bu seriyi dinledikten sonra kesinlikle okumaya karar verdim. Dinlediğim hikaye çok hoşuma gitti, şimdi de bu hikayeyi okumak için büyük bir heyecan duyuyorum.
Peki neydi beni ikna eden? Hikayeyi dinlemeye devam edip hiçbir zaman okumayabilirim. Neticede hikayenin ana temasını, temel izleklerini dinlemiş olacağım. Zaten unutacağım karakter isimleri gibi detayları dinleyip unutmamla okuyup unutmam arasında bir fark yok. O zaman neden, okumaya ikna oldum?
Hikayenin nasıl yazıldığını, nasıl işlendiğini ve nasıl devam ettiğini merak ediyorum. Temposunun yavaşladığı, hızlandığı, dört nala koşmaya başladığı yerleri görmek istiyorum. İlgi çekici bir evren olduğunu bir incelemeyle ikna oldum, hikayenin temeline ilişkin yine aynı incelemeden bilgi aldım. Yani hazırlığımı yaptım.
Yolculuğa çıkmak için bazen hazırlık yapmanız gerekir. Kimi zaman bu hazırlıktır gözümüzü korkutan, bizi hareketsiz bırakan. Kimi zaman hareketsiz durmak istemediğimiz için hazırlıksız düşeriz maceranın peşine. Kervanı yolda düzeriz deriz ama ne kadar başarırız, meçhul. Bir okur olarak kimi kitaplar için böyle hazırlıkların gerekli olduğuna kaniyim. Bu arada hazırlıktan kastım, okumaya başlamadan önce sayfalarca araştırmak, saatlerce video-makale izlemek değil. Ancak gerekirse hikayeden sürpriz bozacak detaylar almaktan korkmadan, kitaptan alınacak hazzı -okuma hazzını- artıracak hazırlıkları kastediyorum.
Başladığımız noktaya dönersek "Yokuştaki Salyangoz", karışık bir kitap. Benim tavsiyem, kitabın sonundaki yazıyı bir önsöz niyetine en başta okumanız. Okurken karşılaşacaklarınızla yokuşu tırmanmadan önce karşılaşmanız daha iyi olur. Merak etmeyin, bir şey kaybetmeyeceksiniz, aksine önünüzde yeni "patikalar" açılacak. 

Görüşürüz.

24 Ocak 2026 Cumartesi

Kontrol Kalemi: Iain M. Banks - Cebirci


Yayıncı: İthaki Yayınları

Çeviren: Kemal Baran Özbek

Yayına Hazırlayan: Burcu Arman

Sayfa Sayısı: 736

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Cebirci" isimli romanda arıyoruz.

İyi bir bilimkurgu eserinden beklentiniz nedir? Bu soruyu derinlemesine düşünün. Çünkü bu kitaptan alacağınız (veya alamayacağınız) zevk, bu soruya vereceğiniz cevaba bağlı. Çünkü "Cebirci", tarif etmesi zor bir bilimkurgu eseri.

Işık hızına erişmenin henüz mümkün olmadığı gelecekte insanlık, yine de gayret etmiş ve evrenin büyük bir kısmına hakim olmayı başarmış. Üstelik bu evrende yalnız olmadığını da öğrenmiş ve evrendeki diğer canlılarla birlikte yaşamaya başlamış. Işık hızının geçilememiş olması önemli bir detay, çünkü evrenin büyük bir kısmına yayılmış olan Mercatoria yönetimi, evrenin eşsiz uzunlukları arasındaki ulaşım, iletişim ve yönetim meselelerinde hep bu sınıra takılıyor. Aylar, yıllar hatta yüz yıllarla ölçülen mesafeleri yönetmek, başlı başına bir problem. Üstelik yönetime karşı çıkan ve düzenli aralıklarla farklı sistemlere saldıran farklı insan topluluklarına karşı da tetikte olurken devasa sistemin herhangi bir yerine savunma amaçlı gemi göndermenin aylar sürebileceğini hesaplamak da dikkate alınması gereken bir sorun. Neyse ki bilinen birkaç solucan deliği var ve bu solucan delikleri sayesinde uzaktaki birkaç sistemi, merkeze bağlamak mümkün. Ancak solucan delikleri de kendi tehlikelerini barındırıyor, çünkü bu deliklerin yakınlarına kurulmuş olan tesisler, doğal olarak açık hedef ve bir tesisin yok edilmesi, sistemin merkeziyle periferi arasındaki bağlantının, yeni bir tesis inşa edilene kadar geçecek yüzlerce yıl boyunca kopması demek.

Anlayacağınız, kurulan düzen esasında çok da sağlam değil. Buna bir de kendi içinde bürokrasinin demir kafesine hapsolmuş bir insanlık ekleyin. Farklı amaçları takip eden farklı oluşumlar, yetki paylaşımı konusunda belirsizlikler, buna rağmen yönetilmesi gereken bir evren. İyi bir bilimkurgu için yeterli mi?

Belki başka bir kitapta evet. Ancak burada hayır. Buna bir de merkezin dışından gelen büyük bir istila filosunu ekleyin. Rahip Luciferious önderliğinde gelen bu filoya karşı savunma oluşturmak kolay değil, çünkü merkezden istilanın gerçekleşeceği yere varmak çok uzun. Savunma donanması gelene kadar işgalin bitmiş, işgale gelenlerin savunmak amacıyla gelenleri savunmaya rahat rahat hazırlanmaları ihtimali yüksek. Ancak bir ihtimal var; bir söylenti, bir efsane. "Ahali Listesi" ve "Dönüşüm". Her şeyi değiştirebilecek bir bilgi.

Bu noktada biraz Ahali'den bahsetmek gerekiyor. Merak etmeyin, kitapta uzun uzun onları okuyacaksınız. Neredeyse evrenin kendisiyle yaşıt olan bu uzaylı ırkı, evrenin geri kalan mensuplarına karşı son derece kayıtsız. Artık unlarını eleyip eleklerini asmış bir kafa yapısındalar. Evrenin farklı yerlerindeki gaz gezegenlerinde, rahat bir şekilde yaşayıp gidiyor; onlarla muhatap olunmadığı sürece kendilerinden küçük gördükleri diğerleriyle pek muhatap olmuyorlar. Buna rağmen oldukça ilgi çekiciler.

Bir kere konsept, şahane düşünülmüş. Evrenin güçlü, atik ve hırslı canlıları karşısında milyarlarca yıl yaşayabilen bir ırk. Kısa vadeli anlaşmazlık olarak gördükleri pek çok soruna karşı kayıtsız, her şeyi hor görmeye hazır, kendi içlerine kapanmış bir topluluk olarak Ahali, kendi geleneklerinin araştırılmasına ise açık. Kendilerini çok beğendikleri için dışarıdan gelen araştırmacılarla belirli seviyede bilgi alışverişi yapmaya oldukça istekliler. Baş karakterimiz Fassin Taak da işte bu araştırmacılardan bir tanesi.

Ahali hakkında araştırma yapan Fassin, tıpkı diğer araştırmacılar gibi Ahali hakkında elde edilen bilgilerin ne kadarının doğru olduğundan sürekli şüphe etmektedir. Ahali mensupları kendileri hakkında sürekli hikayeler anlatmakta, teknolojik olarak çok ileride olduklarını, gerekirse evrendeki diğer ırklar için çok can sıkıcı olabileceklerini gülerek anlatmaktadır. Ancak onlarla birlikte yaşayan araştırmacılar, Ahali mensuplarının teknoloji konusunda çocuklar gibi beceriksiz göründüğünü raporlamaktadırlar. Bunun gibi başka belirsizlikler de vardır. Sanki Ahali, kendisini bir sisin ardında tutmak istemekte; pek çok konu hakkında konuşarak gerçeği bulandırmaktadır. Ahali'ye karşı duyulan kafa karışıklığının sebebi, Ahali'nin de yayılmasında payının olduğu söylentilerdir.

Bu söylentilerden bir tanesi de "Ahali Listesi" adı verilen ve evrendeki bütün solucan deliklerinin yer aldığı liste veya o listeyi elde etmeyi sağlayacak cebirsel formüldür. Fassin, bir araştırması sırasında elinden çıkardığı belgenin, bu liste için önemli bir ipucu olduğunu öğrenince asıl maceramız başlar. Mercatoria yönetimi, yaklaşan işgale karşı bu listenin önemini fark eder ve Fassin'den bu listeyi bulmasını ister. Fassin, işgal tehdidi altındaki sistemini kurtarmak için bu listenin peşine düşecektir.

Fark ettiğiniz üzere özetlemesi dahi oldukça zor bir kitap Cebirci. Üstelik daha size bahsetmediğim farklı anlatılar da var: Bir intikam hikayesi, evrenin geçmişine yönelik anlatılar, yönetimden uzağa gitmek zorunda kalanların neden bunu seçtikleri, rahip Luciferious'un sadist zevkleri ve bolca bilgi. Evrendeki ırklara, yerlere, oluşumlara dair sayfalarca bilgi.

Kabul etmeliyim ki Ahali hakkında okumak çok keyifli. Çünkü yazarın inşa ettiği dünya, üzerine düşünülmüş ve okuru da üzerine düşünmeye davet eden bir dünya. Ahali de konsept olarak çok iyi düşünülmüş bir fikir. Ancak iş bu fikri uygulamaya gelince işler biraz sarpa sarmış.

Ursula K. Le Guin, Asimov, Douglas Adams. Bilimkurgunun üç farklı ismini burada anmamın sebebi, kitapta bu üç ismi hatırlatacak bölümler bulacak olmanız. Bir toplumun yaşayışı üzerine Le Guin'in eserlerindeki titizliğini anımsatan pasajlar, Asimov'un orijinal fikirlerini anımsatacak kadar orijinal fikirler ve Douglas Adams'ın mizahını anımsatan diyaloglar. Son derece uzun olan Cebirci, farklı bölümlerinde sizi farklı kitaplar okuyormuşsun hissine götürecek. Hızlı ve ilgi çekici bir girişle sizi içine alacak. Hikayede ilerledikçe yolunuzu kaybettiğinizi düşünecek, bir noktada ise işlerin rayına girdiğini sanacaksınız. Bu nokta kritik, çünkü kitap son sürat finale giderken her şeyin nasıl bağlanacağını merak edeceksiniz. O anda ne hissedeceğiniz, iyi bir bilimkurgu eserinden beklentinizin ne olduğuna yönelik başta sorduğum soruyla alakalı olacak, yine. Bu dağınık roman, sizi tatmin edebileceği gibi hayal kırıklığına da uğratabilir. Çünkü vazgeçilmesi gereken bazı hikaye akışlarından vazgeçilmediği, bunun da esas anlatıyı ağırlaştırdığı açık. Bu ağırlıklardan kurtulmak için atılan adımların bir kısmına ikna oluyorsunuz, ancak bazı adımlar, okuru -en azından beni- ikna etmedi.

Bunu pek sık düşünmem, ancak kitabın uzun olduğunu düşünüyorum. Okurken zaman zaman kaybolmak, bir önceki bölüme dönüp ne olduğunu anlamaya çalışmak, pek canımı sıkan konular değil. Kimi kitapların kolay anlaşılamıyor olması gerekir. Ancak Cebirci, tam olarak o kitaplardan değil. Buradaki dağınıklığın müsebbibi, yazar. Onun tercihleri kitabı uzun, yer yer karışık ve ne yazık ki zaman zaman sıkıcı kılmış.

Cebirci kesinlikle kötü bir kitap değil. Hatta aksine, uğruna belki de en uzun "Kontrol Kalemi" bölümü yazılmayı hak edecek kadar iyi bir kitap. Ancak bir başyapıt değil. Muhakkak okunması gereken bir bilimkurgu eseri mi? Baştan uyarayım, iyi bir bilimkurgu eserinden beklentinizin ne olduğu sorusuyla alakalı olarak değişebilecek bir cevap bu.

Benim cevabım belli. 

Her şeye rağmen muhakkak okunması gereken bir bilimkurgu eseri.


Teselli Puanı: 4/5

30 Aralık 2025 Salı

Liste Güncellemesi

Merhaba.
Daha önce bir süredir uğraştığım kitap listesini paylaşmıştım (tık tık). Bir zamanlar adı "Genel Kamu Hukuku Dersinde Önerilebilecek Kitaplar" olan, ancak sonradan adını kaybeden bir liste bu. Her liste gibi sübjektif. Tamamen benim okurken büyük keyif aldığım ve hukuk öğrencilerinin okumaları gerektiğini düşündüğüm kitaplardan oluşuyor. Elbette akla ilk gelen kitapları (Dava, öhöm) almak istemedim. Hukukla ilişkisi biraz daha silik olabilen, belki bu ilişkiyi aratacak kadar silik birkaç  kitap varken geleceğin hukukçularına belirli bir bakış kazandıracağını düşündüğüm kitaplar da var. Örneğin, "Biçem Alıştırmaları" gibi deneysel bir metin "şimdi hukukla ne alaka?" diye düşündürebilir. Ancak bir hukukçu metinlerle haşır neşir olacaksa -ki olacak-, bu kitabı da okuması gerekli, diye düşünüyorum.
Listeyi en son "Terra Nostra" ile güncellemişim. O zamandan bu zamana Homo Zapiens, Zübük, Şok Dalgası Süvarisi, Sayın Başkan, Hayvan Hükümranlığı, Kurtların Tarihi, İşsizler Okulu, Goethe'nin İnfazı, Işıklar Ülkesi, Kralın Laneti, Şiddetin Tarihi, Tanrı Claudius, Mevki Uygarlığı, Balıkçıl Gözü, Vulcan'ın Çekici ve Tebaa eklendi. Yine farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda geçen farklı türlerde kitaplara yer verdim. Listenin gittiği yer ve çeşitliliği hoşuma gidiyor. Bu nedenle listenin geldiği noktayı aralıklarla sizinle paylaşmayı seviyorum. Umarım sizin de hoşunuza gidiyordur. 

Peki bu kitapları okuyunca ne olacak? Daha iyi bir hukukçu mu olacaksınız? Elbette, tek başına bu kitaplar sizi daha iyi bir hukukçu yapmayacak. Ancak şunu temin edebilirim, bu kitapları okuduktan sonra, okumadan önceki halinizden daha kötü bir hukukçu olmayacaksınız, olamayacaksınız. Zaten önemli olan da bu değil mi?
 

Adanmışlık Üzerine

Selam. Bir süredir altta linkini paylaştığım fan yapımı Berserk projesini bekliyorum. 1997 tarihli animenin ikinci sezonu olarak düşünülen p...