can yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
can yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2026 Cuma

Latife Tekin ve Son Kitabı "Para Gürültüsü" Üzerine

Latife Tekin ile ilk defa fakültenin üçüncü sınıfında bir grup çalışmasında tanıştım. Bir dönem boyunca yoksulluk konusunu Latife Tekin'in romanları üzerinden konuştuk. Türk edebiyatının -bence- mihenk taşlarından biri olan Sevgili Arsız Ölüm ile başladık ve o dönem yayınlanmış kitaplarının büyük bir kısmını okuduk. Kalemi ve anlattıklarıyla edebiyatımızda kendine has bir yeri olduğunu görmemek mümkün değildi. Latife Tekin yoksulluğu, yukarıdan veya araya mesafe koyarak, bir gözlemci nesnelliği ve diliyle anlatmıyordu. Bir rehber gibiydi. Bildiği, deneyimlediği şeyleri bildiği, içine doğduğu özel diliyle anlatıyordu. Bu özel dil, metni büyülü hale getiren, Latife Tekin'in de üzerine özellikle titrediği bir unsurdu. Eserlerindeki büyülü gerçekçi tat, onun dille kurduğu ilişkiden kaynaklanıyordu ve bu özel dile, dilin kurduğu özel atmosfere hayran kalmamak elde değildi. 

Latife Tekin ile ikinci defa fakültenin üçüncü sınıfında onu karşılamak için gittiğimiz havaalanında tanıştım. Önce e-posta aracılığıyla iletişime geçtiğim Latife Hanım, kongre davetimizi çok sıcak karşıladı ve telefonda görüşebileceğimizi söyledi. Programını ayarlayıp kongreye katılmayı kabul etti ve bir arkadaşımla beraber havaalanına, onu karşılamaya gittik.

Hoş sohbet, eğlenceli ve çok tatlı bir insandı. Ve çoğu zaman bizden geçti. Bitmek bilmeyen bir enerjisi var gibiydi. Onunla konuşmaktan aldığımız keyfe rağmen onu yormaktan çekiniyorduk; o ise sohbet ettikçe yenileniyordu. Bir cadıydı, sözlerle oynuyordu. 

Yıllar geçti, Latife Tekin'le iletişimimiz kesildi, ancak o hala sözlerle oynamaya devam ediyor. Gümüşlük'teki tatlı cadı, daha önceki kitaplarında da gösterdiği üzere, yeni anlatım tarzları denemekten, dil üzerine kafa yormaktan ve dilin üzerine titremekten vazgeçmiyor. "Para Gürültüsü" isimli son romanında Kikobaki rumuzlu bir YouTube kullanıcını anlatıyor. Borsa ve para üzerine konuşan Kikobaki'nin video kayıtlarını ve bu kayıtlara gelen yorumları "okuyoruz". Ülkemizde çok popüler olan bu kayıtların bir kurmacaya dahil edilmesi yenilikçi bir fikir. Yenilikçi olduğu kadar iyi uygulanmış bir fikir. Kikobaki'nin videolarında finans dünyasına ilişkin kavramları tıpkı bir videoda görebileceğimiz gibi videonun doğal akışı içerisinde görüyoruz. Bu videoların jargonu üzerinde belli ki iyi çalışılmış. 

Bu beni düşündürüyor. Latife Tekin'in edebiyat dünyamızda kendisine edindiği yer, herhangi bir başka yazarı tembelliğe, kendisini tekrar etmeye itebilecek bir yer. Kendisine ayrıksı bir yer edindiği, hatta bu yeri yazdıklarıyla kendisi inşa ettiği için, bu yerden son derece güvenli metinler yazabilirdi. Bunu yapan, sürekli aynı kitabı biraz farklı şekillerde yazan yazarlarımız var. Latife Tekin ise son kitabında bambaşka bir şey deneyerek iyi bildiği yoksulluğu, yoksulların dünyasını, günümüzün popüler sosyal medya araçlarından birini romana eklemek gibi bir fikirle anlatmak istemiş. Kendine has dilini, günümüz jargonuyla yoğurmuş; ancak kendi dilini kaybetmeden, yine bir Latife Tekin kitabı yazmış. Orijinal, bir o kadar da tanıdık bir eser var karşımızda. Bu, her genç yazar adayının örnek alması gereken bir yaklaşım.

Elbette romanı sadece diliyle veya yenilikçi tarzıyla ele almamak gerekir. Bir roman, neticede bir anlatı aracıdır. Anlatmak istediği bir hikayesi vardır; dil ve yenilikçi tarz, bu anlatıyı destekleyen parçalardır. Para Gürültüsü, dili ve yenilikçiliğiyle öne çıkıyor, evet. Ancak bir bütün olarak romanı incelediğimizde hikayenin bir anda kesildiğini ve kitabın sonunun vaktinden önce geldiğini düşünüyorum. Kikobaki'nin hikayesi, yarım kalmış hissettiriyor. Kitapta gerçekleşmesini beklediğimiz olay, belki Latife Tekin'in bir sonraki romanının konusu olabilir ancak Kikobaki'nin hayatımızdan bir çırpıda ayrılması, yarım kalmışlık hissini destekliyor. Kitabın sonu, bir son gibi değil; tıpkı ikinci bölümün geçtiği mekan için söylendiği gibi bir "geçiş" gibi hissettiriyor. Elbette her kitap anlattığı her konuyu, her ilişkiyi, her karakteri paketleyip kaldıracak diye bir şey yok. Ancak yine de okuyup ısındığımız, değişimini takip ettiğimiz karakterle vedalaşmak için biraz daha zamanımız olmalıydı. Onu yeni yolculuğuna, bir anda ortaya çıkmış bir gerekçe nedeniyle değil, kitap boyunca yaşadığı dönüşümün onu yola çıkmaya teşvik etmesiyle uğurlayabilseydik.

"Para Gürültüsü", yaşlı ama yaşlanmayan cadımız Latife Tekin'in -şimdilik- son romanı. Diğer Latife Tekin romanları gibi özel, lezzetli; diğer Latife Tekin romanları gibi diğer kitaplardan farklı. Okurun deneyimlemesi gereken, okuru alıp götürecek ve yeni ufukları gösterebilecek bir kitap. Okuru bol olsun.

2 Mayıs 2023 Salı

Kontrol Kalemi: Büyük Yolculuk - Jorge Semprun




Editör: Burçak Başpınar
Çevirmen: Nedim Gürsel
Düzelti: Ebru Aydın
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/2018
Sayfa Sayısı: 237

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Büyük Yolculuk" isimli romanda arıyoruz.


Hafızanın boğucu atmosferinde gezinmek zor. Bir yazar için zor olduğu gibi okur için de, başkasının hafızasında gezinmenin birtakım zorlukları var. Ortaya karmakarışık, bulamaçtan hallice bir metnin çıkma tehlikesi var. Yazar açısından hafızayı damıtmak, ancak bunu olabildiğince doğal göstermek gerekiyor. Doğal olmalı ki -ya da görünmeli ki- metin, metinle sunulan bellek, bir akıntıya dönüşsün. Yazarın küreğini çektiği bir tekneyle gezdiğimiz bir akıntıda, o sakin akıntı okuru nereye götürürse oraya gidilebilsin. Çamura batma ya da tekneden düşme tehlikesi olmasın. Semprun, kayığı ustalıkla kullanıyor. Oldukça şiddetli bir akıntıya karşı, zaman zaman dalgaların yüzümüze çarpmasına izin vererek metnini oluşturuyor. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasında gidip gelirken, okuru yüz üstü bırakmıyor. Aksine bu gidiş gelişleri okura nefes alacak bir alan bırakmak için kullanıyor.

Toplama kampına giden, tıkış tıkış dolu bir trendeki yolculuğunu anlatan yazar, yolu olabilecek en farklı şekilde anlatıyor. Zamanlar birbirine karışıyor; yakalanmadan önce yaşanan maceralar, savaşın sonundaki travmalar, trendeki muhabbetler, kamptaki koşullar... Hepsi, yazarın belleğinden okurun önüne geliyor. Karakterler değişiyor, mekanlar değişiyor. Tren, toplama kampına doğru kararlılıkla ilerlerken mekandan uzaklaşıp bir hayatın izini sürüyoruz. Bir çırpıda anlatılan vahşetler, hayatta kalma mücadeleleri, faşizmin yükselişi ve çöküşü: Bir tren yolculuğunda, yolun sonuna gelmeden başka bir yolun sonuna geliyoruz.

Boğucu bir hafızanın dökümü Büyük Yolculuk. Okuru yavaş yavaş kuşatıyor. Acılarını, sevinçlerini, üzüntülerini gösteriyor, elinden tutuyor. Bu boğucu yolculukta okuru yalnız bırakmıyor.

Teselli Puanı: 5/5

31 Mart 2023 Cuma

Beyaz Oynar, Kaybettiğini Anlamasına Rağmen Oynamaya Devam Eder

 Satranç problemlerinin meşhur kalıbıdır:

''Beyaz oynar, x hamlede kazanır.''

Rakibinizi mat edecek veya oyun ortasında ona karşı bir avantaj kazanacak hamleyi soran bu soruları, siz ilgili hamleyi bulunca çözmüş olursunuz. Orada biter, diğer soruya geçersiniz. Eğer bir rakibe karşı oynuyorsanız, her hamlenizle tekrar tekrar soruları çözmeye devam edersiniz. İki taraftan biri çekilene ya da beraberlikte anlaşana kadar üstünlük sağlamaya, eğer başarılı olduysanız bu üstünlüğü korumaya çalışırsınız. Çok basit olarak satranç, rakibinize karşı üstünlük arayıp size galibiyeti getirecek üstünlüğü bulup koruyabilmek üzerine kurulu bir oyundur.


Satranç ile benzer coğrafyadan gelen Go'yu ise hiç bilmiyorum. Nasıl oynanır, puanlaması nasıldır, başlangıç seviyesindeki stratejileri nelerdir? Sadece siyah ve beyaz taşlara sahip iki oyuncunun bir alan mücadelesine giriştiğini biliyorum, ancak bu zamana kadar Go hakkına ne bir araştırma yaptım, ne de herhangi bir Go oyunu izledim. Yasunari Kawabata'nın Go Ustası kitabını okumaya başlarken böyle bir durum içerisindeydim.

"Go oyununun geleneğine göre oyuncu ölüm döşeğindeki babasının yüzünü göremeyecek bile olsa, kendisi Go masasına devrilecek kadar hasta bile olsa, müsabaka gününe sadık kalmak zorundaydı." cümlesini okuyunca kitabı almaya karar verdim. Go oyununu bilmiyor olmamın okuma zevkime zarar vereceğini düşünmedim. Oyunun romanda esas anlatıya hizmet eden bir motif olarak yer alacağını düşündüm. Birkaç gün gecikmeyle kitaba başladım.


Düşüncelerim biraz karışık. Evet, kitap sizden Go oyununu bilmenizi beklemiyor. Tarafların hamlelerini açıklıyor, bununla yetinmiyor; belirli aralıklarla, oynanmakta olan oyunun anlatılan son hamlelerden sonra oluşan konumunu da paylaşıyor. Elbette, bir Go bilmeyen olarak oyunun o anda ne aşamada olduğunu anlayamıyorsunuz. Anlatıcımız Bay Uragami, amatör bir Go oyuncusu, detaylara hassas bir gazeteci olarak bizi olabildiğince aydınlatmaya çalışıyor. Ancak kendisinin de yetersiz kaldığı noktalarda Go oyununu biraz biliyor olmayı istemedim değil. Yükselen tansiyonu yalnızca okuyarak yaşamaktansa satrançtan alışık olduğum görerek yaşamayı istedim. Romanın esas meselesi olan iki kuşağın çatışması, bu kuşakları temsil eden karakterlerin iyi anlatılmasıyla başarılı bir şekilde anlatılmış olsa da oyunun yalnızca sayfalarda kalması, beni bir miktar üzdü. Bunun sebebi, yazarla alakalı değil tabii ki. Bilgisizliğim, potansiyel keyfimi engelledi diyelim.

Roman, Go hayatı boyunca yenilgi yüzü görmemiş usta Hon'inbo Shusai'nin son oyununu anlatıyor. Yedinci seviyedeki rakibi Otake'yle müsabakası, yaşlı ustanın sağlık problemleri ve taraflar arasında yaşanan muhtelif anlaşmazlıklar nedeniyle 6 ay sürüyor. Partiler halinde oynanan oyun, oyuncuların hamle tavsiyesi almalarını önlemek adına çeşitli hanlarda münzevi hayatı geçirmelerini gerektirdiği için oynanan oyunun stresine, hapis hayatı da ekleniyor. Roman, oynanan partilerle, bu partiler arasında yaşananları ve yaşlı usta Shusai'nin hayatının dönüm noktalarını olabildiğince sade bir şekilde anlatıyor.

Peki nedir romanı başarılı kılan? Öncelikle Go bilmiyor olsanız dahi, yazar sizi hikayenin içine almayı başarıyor. Birbirini zıt iki karakter, aslında iki kuşak ve bunlar arasındaki çatışmayı kimi zaman satır aralarında kimi zaman ise tekrar eden ifadelerle anlatıyor. Yedinci seviyedeki Otake, agresif bir oyun yapısına sahip. Ancak karşısında hiç yenilmemiş bir usta var. Bu nedenle süresini bolca kullanıyor, yemek için verilen molalarda ya da partiler arasında verilen birkaç günlük aralarda bile oyununu, bir sonraki hamlesini düşünüyor. Yaşlı usta ise oyun oynamanın kendisine meftun. Parti bittikten sonra handakilerle başka oyunları, sabahlara kadar oynamaktan çekinmiyor, hatta insanları zorla masa başına oturtuyor. Oyun esnasında da son derece rahat. Uzun uzun düşünmüyor, oyundan keyif alıyor. Belki son oyunu olduğunun bilincinde olduğu için, belki de deneyimin getirmiş olduğu alışkanlıkla kendine has oyunuyla rakibiyle çarpışıyor. Bazen naz yapıyor, yeni kurallara anlam veremiyor ve zorluk çıkarıyor. Ancak her zaman oyundan keyif almaya çalışıyor. Büyük bir hata olarak görülen 130. hamlesini yaptıktan sonra bile oyundan çekilmiyor. Sonuna kadar, sanatını icra ediyor.


Anlatıcımız Bay Uragami'nin hissettirdiği gibi yaşlı usta için oyun oynamak, insanın bütün benliğiyle kendisini vererek gerçekleştirmesi gereken bir aktivite. Sonuçtan ziyade oynama eylemi önemli olduğu için de yaşlı ustanın son oyununu hasta olsa bile devam ettiriyor. Buna karşılık rakibi Otake, daha farklı şeyler düşünüyor. Yaşlı ustanın hastalığı, onu da ikircikli bir durumda bırakıyor. Artık kaybedemez, çünkü hasta bir adama kaybetmek, onu başkaları gözünde küçük düşürecektir. Kazanmak ise o kadar değerli olmayabilir, çünkü hasta bir rakibe karşı kazanmış olacaktır. İşte böyle düşünceler, oyun nedeniyle insanlardan yalıtılmış olmak ve oyunun stresi, bütün bunların tamamı son derece ustalıkla verilmiş. Üstelik son derece minimal bir yapıda ve esasında, görece kısa sayfa aralığında. Yazar Kawabata, iki rakibin birbirleriyle olduğu kadar kendileriyle de olan mücadelelerini başarıyla anlatıyor. Bir Go oyunundaymışcasına son derece sakin, kararlı ve sonraki hamlelerini düşünmüş bir şekilde metni oluşturuyor. Böylece sonunu bildiğiniz bir kitabı merakla okuyorsunuz. Yaşlı ustanın kaybettiğini anlamasına rağmen oyuna devam etmesi gibi sonunda ne olacağını bile bile sayfayı çeviriyorsunuz. 

17 Kasım 2019 Pazar

İki Paragraf



İki farklı coğrafyadan, iki farklı yazardan, iki farklı anlatıdan, iki farklı paragraf. 
Mişima ve Duras.
Bir paragraftaki yaşama sevincini hissediyorsunuz. İçinizi ısıtıyor, gülümsüyorsunuz.
Diğer paragraf sizi sisin ortasına bırakıveriyor. Ruhunuz karardığı saatleri yaşatıyor.

Önce Mişima'dan geliyor:

''Kartın arkasına zar zor sığmış olan yazı, Hiroşi'nin hayatında gördüğü ilk filmle ilgiliydi. Gördüğü yerlerin doğal güzelliklerinden, tarihi yerlerinden hiç söz açmıyordu.
Kyoto'da ilk gece dilediğimiz gibi gezebileceğimiz için Sou, Katsu, bir de ben hemen yakındaki bir sinemaya gittik. Sarayları andıran görkemli bir sinemaydı. Yalnız koltuklar çok dar ve sertti. Oturduğumuzda, tavukların tünediği değneklerin üzerindeyiz sandık. Hiç rahat değildik, gerilerimiz sancımaya başlamıştı.
Bir süre sonra arkamızdan bir adam bağırdı: 'Oturalım! Oturalım!' Ama oturmuştuk ya işte, herhalde şaka ediyor diye düşündük. Ne var ki bize çok iyi davranan bu beyefendi, biraz sonra ne yapacağımızı bize gösterdi. Bunların açılır kapanır koltuklar olduğunu, oturmadan önce aşağı itmemiz gerektiğini söyledi...'' (Dalgaların Sesi, s. 81)

Şimdi de Duras:

''Onu uyandırırsınız. Fahişe olup olmadığını sorarsınız ona. Başıyla hayır der.
Satılık geceler anlaşmasını niye kabul ettiğini sorarsınız ona.
Hala uykulu, neredeyse işitilmeyen bir sesle: Çünkü benimle konuştuğunuz an ölüm hastalığına yakalanmış olduğunuzu gördüm, diye cevap verir. İlk günler bu hastalığı adlandıramadım. Sonra o da oldu.
Ondan sözcükleri tekrarlamasını istersiniz. İstediğinizi yapar, sözcükleri tekrarlar: Ölüm hastalığı.
Nereden bildiğini sorarsınız ona. Bildiğini söyler. Bunun nereden bildiğini bilmeden bilindiğini söyler.
Sorarsınız: Ölüm hastalığı neden ölümcüldür? Cevap verir: Ona yakalanan onu taşıdığını, ölümü taşıdığını bilmediğinden. Üstelik ölecek bir yaşamı olmadan öleceğinden, hiçbir yaşamda, hiçbir zaman ölmeyi bilmeyeceğinden.'' (Ölüm Hastalığı, s. 17-18.)


Bir soru: Acaba Hiroşi, ölüm hastalığına yakalandı mı?

2 Eylül 2019 Pazartesi

Kontrol Kalemi XI: Kont Öderland - Max Frisch



Kont Öderland - Max Frisch

Çeviren: Şebnem Sunar
Kapak Tasarımı: Utku Lomlu
Basım Tarihi/Yeri: Mayıs 2019/İstanbul
Sayfa Sayısı: 117

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Kont Öderland isimli oyunda arıyoruz.

Her okurun tamamlaması gereken bir görev gibidir kitap seçme süreci. Listeler yapılır, listeler takip edilir, bazen ani kararlar verilir, bazense önerilere sığınılır. Ama kimi zaman, bir kitap karşınıza çıkıverir. Kitap almak için çıkmamış olmanıza rağmen o kitap, yığınların arasından -bir şekilde (belki isminden, belki kapağından)- kendisini gösterir. Tam şu anda kitaplığınıza göz atın. Aklınızda hiç olmasına rağmen ani bir kararla satın aldığınız ve bu karardan pişman olmadığınız kitapları göreceksiniz. İşte Kont Öderland da benim için böyle bir kitap. Kendimle baş başa kalmış, her şeyden bunalmış bir halde yürürken kitapçının dışarıya koyduğu indirim raflarında görünce kendisine doğru çekildim. Arka kapağı okuduktan sonra kasaya gittim ve on beş dakika sonra, en yakın parkta bu on iki sahnelik cinayet baladını okumaya başladım.

Oyun isimsiz baş karakterimiz Savcı'nın çalışma odasında başlıyor. Savcı, hiçbir nedeni yokken çalıştığı bankanın güvenlik görevlisini bir baltayla öldüren veznedarın dosyası üzerinde çalışmaktadır. Cinayetin neden işlendiğini anlamaya uğraşırken, hayatı boyunca sıradan bir yaşam geçirmiş bu adamı kendisinden bile daha iyi anlamaya başladığını fark eder savcı. Ortam yavaş yavaş puslu bir hale gelir; yazar, karakterlerin etrafını örter ve ilk sahne savcının, hizmetçi kız ile yaşadığı ilginç diyalog ile biter. Hayatını mesleğine adamış olan savcı, böylesine nedensiz bulduğu cinayetin nedenlerini araştırırken kendi ifadesiyle duvardaki çatlağı ve onu saklamak için kullanılmış kaplamayı görür.

Oyunun ilk üç sahnesi ile gerçek ve fantastik arasındaki bağ, giderek gevşer. Eski bir masal olan Kont Öderland anlatısının da kullanılmasıyla baş karakterimiz Savcı, evrak çantasında balta taşıyan Kont'a dönüşür. Evinden kaybolur, jandarmaları öldürür, ve işin ilginci yaptıkları, belli çevreler tarafından destek görür. İnsanlar, yakalarının altına metalden yapılmış balta armaları takmaya başlar. Sahneler ilerledikçe Kont Öderland masalının yeni bir direnişe dönüştüğünü -ve nihayetinde bu direnişin sonunu- okuruz. Ama bütün izlek, gerçek ile fantastik arasında gidip geldiği için yaşananlardan emin olamayız. Öyle ki Savcı da oyunun sonunda, aslında neler yaşandığını bilmiyor görünmektedir. Sahnede ilk kez kendisini gösteren bir karakter, yazarın hepimizden sakladığı gerçeği dile getirir. Tekdüze, monoton ve hareketsiz hayatından sıkılarak özgürlüğünü isteyen Kont'un (Savcı'nın) özgürlüğün karşısında gördüğü iktidara karşı mücadelesinin bir çıkmaz olduğunu anlarız. ''Başkan'' karakteri tek bir cümlesiyle hem Savcı'yı hem de okuru yakalar: ''Özgür olmak için iktidarı devirenler, özgürlüğün karşıtı iktidarı devralırlar...'' Böyle bir cümle karşısında, henüz tamamlanmış bir devrimin şafağında dehşete düşmemek elde midir?

Oyun, hızlı temposuyla sona kadar merak ögesini kaybetmeden devam ederken böylesi vurucu bir sonla karşılaşmak okuru çarpacaktır. Çünkü Kont ile birlikte yürüdüğümüz yolda, Kont'un özgürlüğü için giriştiği mücadelenin aslında boşa kürek çekmek olduğunu görürüz. Başaramasaydı yakalanacak ve öldürülecekti. Başardığında ise ödülü özgürlüğü değil, iktidar oldu. Kaçtığından daha sıkı bir kapana kıstırıldığını anlayan savcıyı, uyanmaya çalışırken bırakırız. Özellikle son sahnenin, ilk sahnedeki mekanla aynı yerde geçmesi, ilk sahnenin bittiği yerden başladığı izlenimini vermesi ve Savcı'nın davranışlarındaki tuhaflık, her ne kadar yaşananların gerçekten yaşanıp yaşanmadığını okura sorgulatsa da oyunun sonunda Savcı ile birlikte dehşete kapılırız. İncelikli düşünülmüş bir kurgu ile, modern zamanların eleştirisini başarıyla yapan yazar, son sahneye kadar elini açık etmez. Eleştirisini karakterlerinin monologlarına bırakmaz. Karakterler ile genel durumu ortaya koyar. Üstelik bunu hem isyancılar, hem de iktidar tarafından (elbette iktidara yaklaşımı eleştirel ve mizahidir) yapar. Bu haliyle, tuzağını gizlilikle hazırlayan bir avcı gibidir. Sistemi, sisteme başkaldıranları, onları engellemeye çalışanları gösterirken okuru son sahneye getirir. Belki de benim gibi, her şeyden bunalmış ve bir çıkış ararken kitaba rastlayan okurlar için son derece karamsar, bu karamsarlığı kat be kat artıran vurucu bir sonla kapağı kapattırır. Kont'u, Savcı'yı, Wolfgang'ı, öldürülen bekçiyi, sistemi, hayatınızı düşünürsünüz. Sonra sorarsınız: Neden?

Teselli Puanı: .../5

Bir Başka Yılın Dökümü

Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...