kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Kontrol Kalemi XVI: Mesafenin Şiddeti - Yalçın Tosun

 



Mesafenin Şiddeti - Yalçın Tosun (Yapı Kredi Yayınları)

Kitap Editörü: Murat Yalçın
Düzelti: Filiz Özkan
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/Temmuz 2020
Sayfa Sayısı: 113

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Mesafenin Şiddeti isimli öykü kitabında arıyoruz.

İlk (ve en beğendiğim kitap isimlerinden birine sahip olan) kitabı ''Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'' ile kendisini tanıdığım ve ardından sıkı bir takipçisi olduğum Yalçın Tosun'dan özür dileyerek başlamak istiyorum. Çünkü beş yıllık aradan sonra Mesafenin Şiddeti'nin çıkacağını öğrenerek heyecanlanmış olmama rağmen böylesi güzel bir haberi çok çabuk unuttum. Çok sıradan bir günde, uzun zamandır yapmadığım kitap satış sitesi gezimi gerçekleştirmeseydim, muhtemelen uzun bir süre boyunca da bu unutkanlığım sürecekti. Kitabı gördüm, sipariş etmekte tereddüt etmedim ve geldiği gün okumaya başladım. Kötü bir okur olduğum ve geç okuduğum için özür dileyerek kontrol kalemimi elime alıyorum.

Daha önce değerlendirmelerimde pek dikkate almadığım bir hususla başlıyorum: Kapak. Yalçın Tosun'un şimdiye kadar çıkan kitaplarının kapakları hep güzeldi. Güzelliklerinin yanı sıra bana, öyküleri de tamamladıklarını hissettirirdi. Özellikle Dokunma Dersleri ve Bir Nedene Sunuldum'un kapakları, zaman zaman kitaplığınızdan çekip uzun uzun bakacağınız, göz dolduran kapaklardı. Ne yazık ki Mesafenin Şiddeti, böyle bir kapağa sahip değil. İsmine yakışır bir şekilde sizinle hikayeler arasına bir mesafe koyuyor. Elbette kapaklar beni, özellikle merak ettiğim kitapları okumaktan alıkoymaz. Ancak önceki çalışmaları düşününce standardın korunması iyi olabilirdi. Çünkü yazar, yazdığı hikayelerle kendi standardını oluşturmuş ve bunu korumayı bu kitabında da sürdüren bir isim. Son dönem öykücülüğümüzde kendine has bir yeri olan Yalçın Tosun'un kitaplarının kapaklarının da bu kendine haslığı sürdürmesi gerektiği kanaatindeyim.

Peki nedir Yalçın Tosun'un öykücülüğümüzdeki yerini özel kılan? Bana kalırsa bunu satır aralarında görmek mümkün. Yazdığı öyküleri gizlemeyi, öykünün vurucu noktalarını sessizliğe ve satır aralarına saklamayı başaran bir isim Yalçın Tosun. Bu durum, anlatısına da özen göstermesini gerektiriyor ki karşımızda fazladan bir kelime bile barındırmayan hikayeler görüyoruz. Hatta kimi zaman anlatmak istediği durumları, hissettirmek istediği duyguları olması gerekenden daha az kelimeyle, kelimelerden artan boşluğa sessizliği hikayelerinin başat bir ögesi olarak yerleştirerek kullanıyor. Mesafenin Şiddeti'nde de çok iyi yazdığı bu tarzı kullandığı hikayeler var. Örneğin ''Beden'' ve ''Uvertür Şarkıcı'' isimli hikayeler, benim Yalçın Tosun'un çok sevdiğim tarzıyla yazılmış hikayeler. Ancak bu kitapta fazlası var, yeni bir paragrafa geçmemi gerektiren bir yenilik var.

Mesafenin Şiddeti'nin ilk üç hikayesi (Makaslar, Çok Mutsuz Ama Çok Neşeliydik, Primadonnanın Ölümü) Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'in son hikayesi ''Unutmabeni Çiçekleri''nde gördüğümüz bir anlatım tekniğine sahip. Esasında şöyle demek gerekir sanıyorum, Unutmabeni Çiçekleri'nde kullanılan tarz, geliştirilerek parçalar halinde bu üç öyküde kullanılmış. İlk iki öyküde birbirine bağlanan iki anlatıyı okuyoruz. Makaslar'ın taşıdığı gerilim, kısa kısa cümlelere bölünmüş iki anlatının üzerinde yükseliyor ve finale kadar başarıyla ilerliyor. Aynı şekilde Çok Mutsuz Ama Çok Neşeliydik de yan yana yollarda ilerleyen iki anlatının buluşmasıyla tamamlanıyor. Primadonnanın Ölümü ise Unutmabeni Çiçekleri'nin çok anlatıcılı yapısını kullanan iyi bir hikaye. Kitabın bu üç hikayeyle açılması, ilk başta tuhaf geliyor. Alışılagelmedik bir Yalçın Tosun okuduğumuzu hissettiriyor, ancak yazarın ilk kitabındaki bir hikayesinde kullandığı tarzının üstüne koyarak Makaslar gibi kuvvetli bir hikayeyle açılışı yapması insanı mest ediyor. İlk başta şaşırmış olsam da ''Bütün Hikâyeler Kırık'' isimli hikayeye geldiğimde bana tanıdık gelmeyen ilk sayfaların habercisiyle karşılaştığımı fark ediyorum. Üstelik daha önce de karşılaşmıştım. Yazar, Notos'un 74. sayısında yer alan bu hikayesinde ilk iki öykünün yapısına benzer bir yapıyı henüz bu kitaptan çok önce, 2019'da okurlarına sunmuş. Üstelik o zaman da ilk başta şaşırmış, ardından hikayeyi çok sevmiştim. Aradan geçen zamanda hafızamın azizliğine uğramak beni biraz üzse de eski bir dostla karşılaşmış olmaktan dolayı minnettarım. Hikayenin tek bir damardan ilerlemediği bu tarz, yazara pek çok imkan sunuyor. O da bu imkanları öylesine iyi kullanıyor ki hikayelerin yoğunluğu artıyor. Her sonda durup biraz düşünmek, hikayeyi sindirmek için beklemeniz gerekiyor.

Farklı anlatıma sahip olan hikayelerin dışındakiler alıştığımız ve çok sevdiğimiz Yalçın Tosun hikayelerinin başarılı örneklerinden. Sessizliğin, dile getirilemeyenlerin baş rolde olduğu, bazen yalnızca bir cümlesiyle sizi yakalayan hikayeler. Aradan geçen beş uzuuuun yılın ardından insanı doyuran, ancak daha fazlasını istemesine neden olan hikayeler. Okuru teselli ediyor mu, emin değilim. Çünkü kitaptan geriye, Yalçın Tosun'un daha önceki kitaplarında da olduğu üzere, bir sızı kalıyor.

Teselli Puanı: .../...

18 Mart 2020 Çarşamba

Kontrol Kalemi Özel Bölüm: Serbest Kürsü - Alejandro Zambra

serbest kürsü alejandro zambra ile ilgili görsel sonucu

Serbest Kürsü - Alejandro Zambra (Notos Kitap)

Editör: M. Tila Sadık
Kapak Tasarımı: Tane Mavitan
Çeviren: Seda Ersavcı
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/2019
Sayfa Sayısı: 147

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimizden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. Bu arayışımızda bugün çok özel bir konuğumuz var. Başlıktan da anladığınız üzere Alejandro Zambra'nın Serbest Kürsü isimli kitabına göz atacağız.

Yazıya başlamadan önce -biraz da bloga tekrar ısınabilmek için- eski yazılara göz attım. 03.02.2020 tarihli ''Yakında I'' başlıklı yazıda gelmeyen kargomdan şikayet edip beklediğim kitaplar hakkında bir ön değerlendirmede (bunu kitaplar hakkındaki temennilerim şeklinde okumak da mümkün) bulunmuşum. Yazıyı, Serbest Kürsü'yü dört gözle beklediğimi ve öncelikle onu okuyacağımı söyleyerek bitirmişim. Yazıda verdiğim kimi sözleri tutmamış olsam da (ö-höm) gerçekten de kargoyu aldığım gibi Serbest Kürsü'ye başladım. O yazıda, bu yazının ana fikrini vermiş olsam da burada bir kere daha yinelemekte fayda görüyorum; çünkü bir kez daha ikna oldum:

Alejandro Zambra tarafından yazılmış her şeyi okurum. (Bu yazıyla birlikte bu cümleye şu cümleyi ekleyebiliriz: ''Alejandro Zambra'yı herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.''

''Serbest Kürsü'' yazarın okuruna yüzünü döndüğü bir kitap. Bu durum, aslında Zambra'nın eserlerinin bir çoğu için söylenebilir. Özellikle ''Eve Dönmenin Yolları'' ve ''Belgelerim''de karşılaştığımız, bizi yazarla baş başa kalmışız ya da yazar, iki dakikalığına bir yere gitmiş de masada bıraktığı günlüğünü okumaktan kendimizi alamamışız gibi bir durumun içine sokan bir durum bu. Bir günlüğün şahsiliğini, anlattığı gündelik olayların sıradanlığını, o doğal akışını ve aslında bir okur için yazılmamış olmasını düşündüğümüzde Zambra'nın eserlerinin de benzer tınıda, samimi bir tınıda olduğunu görürüz. Bu samimiyet, biraz üstü kapalı (belki soğuk demeliyim) olsa da Zambra'yı okuduktan sonra sanki uzun süredir görüşmediğimiz bir arkadaşımızın dertlerini dinlemiş gibi hissetmemizin sebebini açıklayabilir.

''Serbest Kürsü'' ise bu noktada yazarın diğer kitaplarından ayrılıyor. Çünkü burada yazar, kitabın ilk bölümünde doğrudan okuruna seslenirken diğer iki bölümde okurunu önce çalışma odasına, ardından da yaşantısına davet ediyor. İlk bölümde yazarın çeşitli üniversitelerde yaptığı konuşmaları okuyoruz. Zambra, aynı Zambra. Sadece yazmıyor, bu sefer konuşuyor. Bizim bu konuşmayı okuyor olmamız her şeyi başa döndürse de yazılarındaki samimiyetin konuşmalarında da olduğunu fark etmek zor değil. Sıkı bir okur olan yazarı, sevdiği kitaplar hakkında konuşurken dinlemek/okumak, benim için büyük bir keyif olduğundan daha önce isimlerini hiç duymadığım ve belki hiçbir zaman okuyamayacağım kitapların bahsi geçtikçe mutlu oldum.

Daha büyük ölçekte, edebiyat üzerine düşüncelerini paylaştığı satırlar ise okurların da üzerine düşünebileceği soruları ortaya atıyor. Örneğin, ''Romanlar, onları bilgisayarda yazmaya başladığımızda değişti mi?'' Soruyu okurluk kurumu açısından değiştirelim: ''Romanlar, onları elektronik okuyucularda okumaya başladığımızda değişti mi?''

İkinci bölüm, yazarın bitiremediği, beğenmediği ya da bir sebeple yarım bıraktığı öykülerini içeriyor. İlk bölümde ne düşündüğünü söylediği öyküleri yazarın bu eleştirileri ışığında okumak, okur için farklı bir deneyim olacaktır. Özellikle Aşktan Sonraki Aşk öyküsünü, kitabı alır almaz okumanızı, ardından kitabı tekrar okumaya başlamanızı tavsiye ederim. Böylelikle, belki de yazarla hayali bir tartışmanın içerisine girebilirsiniz.

Son bölüm için sadece şunu söyleyeceğim: ''İyi ki Meksika'dayız'' isimli parçayı okuyun ve hissettiğiniz duyguyu bana yazın. Bana kalırsa, Zambra'yı neden bu kadar sevdiğimizin pek de gizemli olmayan sırrı, bu parçada yatıyor. Zambra, anlattıklarıyla bize o kadar tanıdık geliyor ki sokağa çıktığımızda onunla karşılaşma ihtimalimiz olduğunu düşünmeden edemiyoruz.

Serbest Kürsü, tanımadan uzaktan sevdiğimiz Zambra'yla arkadaş olduğumuz kitap.

29 Kasım 2019 Cuma

Kontrol Kalemi XIV: Doğal Roman - Georgi Gospodinov


Doğal Roman - Georgi Gospodinov (Metis Yayıncılık)

Çeviren: Hasine Şen Karadeniz
Metis Edebiyat Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: John Bratby, Tuvalet, 1956
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Sayfa Sayısı: 143

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Doğal Roman isimli romanda arıyoruz.

Kitap sitelerinde, blog yazılarında ya da belki de kitapçılarda Gospodinov'un ilginç kapak resimli Doğal Romanı'nı gördüğünüzü düşünelim. Hiç tereddüt etmeyin ve satın alın. Eve gidin, kendinize güzel bir köşe seçin. Okumaya başlayın. Sayfalarda hem Calvino'yla hem de Kundera'yla karşılaşacaksınız. ''Doğal roman'' olma iddiasındaki bir romanda, bu iki isimden izler görmek ilk bakışta beni şaşırttı. Ancak şaşırttığı oranda da sevindirdi. Calvino'nun oyunbazlığı ile Kundera'nın hafifliğinin iç içe geçtiği sayfalar beni, bir doğal roman okuduğuma ikna etti.
Eğer metinlerarasılıktan keyif alıyor, kendine dahi atıf yapan kitaplar okumaktan hoşlanıyorsanız, Doğal Roman, 17. sayfasında tekrar başlayarak sizi memnun edecek.
Eğer hayatın kırıntılarını takip eden kitapları seviyorsanız, Doğal Roman'ı yine seveceksiniz.

Evet, karşımızdaki metin her ikisini de başarıyla yapıyor. Baş karakterimizin son sürat boşanmaya giden evlilik hayatını, okura oyunlar oynayarak, konuyu dağıtarak, bazen evlilik hakkında hiçbir şey anlatmayarak anlatıyor. Tuvaletlerden, bitkilerden, sineklerden ve yaratılıştan bahsediyor. Bir koltuğun insan için kazanabileceği önem üzerinde duruyor. Başkalarının hikayelerini, Doğal Roman'ı referans göstererek aktarıyor ve bütün bunları, hiçbir zaman anlatının akıntısına kapılmadan yapıyor. Sanki, bir girdap oluşuyor ve Doğal Roman bu girdabın içinde ilerliyor. Yeniden başlıyor, dalgalarla boğuşuyor, farklı bir gökyüzünü selamlıyor, roman başlangıçları hakkında tavsiye veriyor, tuvaletlerin tarihi hakkında konuşuyor, sinekler üzerinden bir yaratılış efsanesi ortaya koyuyor ve tekrar batıyor, çıkıyor, batıyor, çıkıyor.

Bütün bunları, sizi hiç sallamadan, Büyük Okyanusu aşmayı adet haline getirmiş bir geminin kaptanının soğukkanlılığıyla yapıyor. Esasında, sizinle sohbet ediyor. Bu sohbeti canlı tutuyor. Bunu da kitapta söylediği şekilde yapıyor:
''Bir sohbeti canlı tutmanın en iyi yolu, belirli bir konudan kaçınmaktır.'' (s. 32.)
Kahramanımızın boşanma nedeniyle zor günler geçirdiğini düşünüyoruz, ancak yazar bambaşka şeylerden bahsediyor. Bu bambaşka şeyler ilgimizi çekiyor, boşanma mevzusunu bir süre aklımızdan çıkarabiliyoruz. Ancak kahramanımız orada, konu tekrar boşanmaya geliyor. Girdapta dönüyoruz, kahramanımız da yanından ayırmadığı koltuğuyla birlikte bizimle. Bir kitap yazmak istediğini söylüyor. Roman başlangıçları hakkında konuşuyor, evliliğini anlatıyor, sokak hayvanlarından konu açıyor. Ona bir içki ısmarlamak istiyorsunuz. Derdini anlatabileceğini, onu dinleyeceğinizi söylemek istiyorsunuz. Sonra, bunun muhabbetin akışına zarar vereceğini fark ediyorsunuz. Çok doğal bir sohbet var, onu bozmanın yükünü üzerinize almak istemiyorsunuz. Böylece yazarın ne yapmak istediğini daha iyi anlıyorsunuz. Koltuğunuza biraz daha değer vermeniz gerektiğini düşünerek sayfayı çeviriyorsunuz.

Teselli Puanı: 5/5

20 Eylül 2019 Cuma

Dünyanın İlk Günü

Gözlerini kızıl bir gökyüzüne açtı. Sonra usulca kapattı. Başı ağrıyor, bütün kemikleri tek tek sızlıyordu. Doğrulmak için uğraşmadı, doğrulamayacağını biliyordu. Tekrar açtığı gözlerini, gökyüzüne dikti. Diliyle kurumuş dudaklarını ıslattı. ''Ne oldu?'' diye sormak istedi, soramadı.

Neler olduğunu hatırlıyordu. Koşuşturan insanları, çöken binaları, sarsılan yeri, parçalanan gökyüzünü... Kıyameti hatırlıyordu. Yaşadığı dehşeti, inanmamayı tercih ederek bahsi kaybettiğini, kutsal kitapların haklı çıktığını hatırlıyordu. Bir yaratıcının varlığını, Dünya'nın son gününde kabul etmiş olmasının acısını tekrar yaşadı. Bundan sonra olması beklenenlerden haberi vardı. Yanı başında kıyamet koparken son düşündüğü, kendisini bekleyen eziyetti.

Sonra gözlerini kızıl bir gökyüzüne açtı. Kollarını hareket ettirip görüş açısına kadar getirdi. Boynunu hafifçe kaldırarak vücudunun geri kalanına baktı. Görünürde herhangi bir yara yoktu. İşaret parmağını burnu ile üst dudağı arasına sürttü. Hayır, burnu bile kanamamıştı.

Başını sağa, ardından sola çevirerek etrafına bakındı. Etrafına kulak kesildi. Çıt çıkmıyordu. İleride, eğer gözleri ona oyun oynamıyorsa, bir şeyler yıkılıyor, parçalanıyor, düşüyordu. Ama burada, yanı başında ne bir ses, ne de bir hareket vardı. ''Ne oluyor?'' diye sormak istedi, sessizliği bölemedi.

Neden sonra içine bir umut doğdu. Kıyametin kendisini ıska geçtiğine, yaratıcının yarattıklarından birinin sonunu getirmeyi unuttuğuna dair bu umut bir anda büyüdü, belki de başkalarının da kıyametten sağ kurtulduğuna ve belki de insan neslinin yeni bir başlangıç yapması için kendisinin seçildiğine dair bir fanteziye kadar vardı.

''Seçilmedin.'' dedi gürledi gök. 

Vücudu kaskatı kesilirken gözlerini sıkıca yumdu. Kalbi ağzında atıyordu.

''Seni başka bir iş için düşünmüştüm.'' Bu sefer gürlememişti gök.

Sağ gözünü hafifçe araladı. Görebildiği kadarıyla etrafında kimse yoktu.

''Sol gözünü açtığında da etrafında kimseyi görmeyeceksin. Ama yine de sana, şah damarından daha yakınım.''

Sol gözünü de açtı. Kızıl gökyüzü hala yerindeydi.

''Her seferinde, bir sonraki sefer için yanıma birkaç kişi alırım, benim için birtakım görevleri yerine getirecek birkaç kişi.''

Hafiflediğini hissetti.

''Sen benim elçim olacaksın. Emirlerimi onlara tebliğ edeceksin. Onlara benim kelamımı öğreteceksin.''

Kızıl gökyüzü yaklaşıyordu. 

''Senin eğittiklerine karşı gelenler, onlara zulmedenler olacak. Varlığımı inkar edenler olacak, bu konuda bahse bile girecekler.'' Bu sefer gök gürültüsü bir kahkahaydı.

''Elinden hiçbir şey gelmeyecek, ey Cebrail.''

Gözlerini karanlığa açtı.

2 Eylül 2019 Pazartesi

Kontrol Kalemi XI: Kont Öderland - Max Frisch



Kont Öderland - Max Frisch

Çeviren: Şebnem Sunar
Kapak Tasarımı: Utku Lomlu
Basım Tarihi/Yeri: Mayıs 2019/İstanbul
Sayfa Sayısı: 117

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Kont Öderland isimli oyunda arıyoruz.

Her okurun tamamlaması gereken bir görev gibidir kitap seçme süreci. Listeler yapılır, listeler takip edilir, bazen ani kararlar verilir, bazense önerilere sığınılır. Ama kimi zaman, bir kitap karşınıza çıkıverir. Kitap almak için çıkmamış olmanıza rağmen o kitap, yığınların arasından -bir şekilde (belki isminden, belki kapağından)- kendisini gösterir. Tam şu anda kitaplığınıza göz atın. Aklınızda hiç olmasına rağmen ani bir kararla satın aldığınız ve bu karardan pişman olmadığınız kitapları göreceksiniz. İşte Kont Öderland da benim için böyle bir kitap. Kendimle baş başa kalmış, her şeyden bunalmış bir halde yürürken kitapçının dışarıya koyduğu indirim raflarında görünce kendisine doğru çekildim. Arka kapağı okuduktan sonra kasaya gittim ve on beş dakika sonra, en yakın parkta bu on iki sahnelik cinayet baladını okumaya başladım.

Oyun isimsiz baş karakterimiz Savcı'nın çalışma odasında başlıyor. Savcı, hiçbir nedeni yokken çalıştığı bankanın güvenlik görevlisini bir baltayla öldüren veznedarın dosyası üzerinde çalışmaktadır. Cinayetin neden işlendiğini anlamaya uğraşırken, hayatı boyunca sıradan bir yaşam geçirmiş bu adamı kendisinden bile daha iyi anlamaya başladığını fark eder savcı. Ortam yavaş yavaş puslu bir hale gelir; yazar, karakterlerin etrafını örter ve ilk sahne savcının, hizmetçi kız ile yaşadığı ilginç diyalog ile biter. Hayatını mesleğine adamış olan savcı, böylesine nedensiz bulduğu cinayetin nedenlerini araştırırken kendi ifadesiyle duvardaki çatlağı ve onu saklamak için kullanılmış kaplamayı görür.

Oyunun ilk üç sahnesi ile gerçek ve fantastik arasındaki bağ, giderek gevşer. Eski bir masal olan Kont Öderland anlatısının da kullanılmasıyla baş karakterimiz Savcı, evrak çantasında balta taşıyan Kont'a dönüşür. Evinden kaybolur, jandarmaları öldürür, ve işin ilginci yaptıkları, belli çevreler tarafından destek görür. İnsanlar, yakalarının altına metalden yapılmış balta armaları takmaya başlar. Sahneler ilerledikçe Kont Öderland masalının yeni bir direnişe dönüştüğünü -ve nihayetinde bu direnişin sonunu- okuruz. Ama bütün izlek, gerçek ile fantastik arasında gidip geldiği için yaşananlardan emin olamayız. Öyle ki Savcı da oyunun sonunda, aslında neler yaşandığını bilmiyor görünmektedir. Sahnede ilk kez kendisini gösteren bir karakter, yazarın hepimizden sakladığı gerçeği dile getirir. Tekdüze, monoton ve hareketsiz hayatından sıkılarak özgürlüğünü isteyen Kont'un (Savcı'nın) özgürlüğün karşısında gördüğü iktidara karşı mücadelesinin bir çıkmaz olduğunu anlarız. ''Başkan'' karakteri tek bir cümlesiyle hem Savcı'yı hem de okuru yakalar: ''Özgür olmak için iktidarı devirenler, özgürlüğün karşıtı iktidarı devralırlar...'' Böyle bir cümle karşısında, henüz tamamlanmış bir devrimin şafağında dehşete düşmemek elde midir?

Oyun, hızlı temposuyla sona kadar merak ögesini kaybetmeden devam ederken böylesi vurucu bir sonla karşılaşmak okuru çarpacaktır. Çünkü Kont ile birlikte yürüdüğümüz yolda, Kont'un özgürlüğü için giriştiği mücadelenin aslında boşa kürek çekmek olduğunu görürüz. Başaramasaydı yakalanacak ve öldürülecekti. Başardığında ise ödülü özgürlüğü değil, iktidar oldu. Kaçtığından daha sıkı bir kapana kıstırıldığını anlayan savcıyı, uyanmaya çalışırken bırakırız. Özellikle son sahnenin, ilk sahnedeki mekanla aynı yerde geçmesi, ilk sahnenin bittiği yerden başladığı izlenimini vermesi ve Savcı'nın davranışlarındaki tuhaflık, her ne kadar yaşananların gerçekten yaşanıp yaşanmadığını okura sorgulatsa da oyunun sonunda Savcı ile birlikte dehşete kapılırız. İncelikli düşünülmüş bir kurgu ile, modern zamanların eleştirisini başarıyla yapan yazar, son sahneye kadar elini açık etmez. Eleştirisini karakterlerinin monologlarına bırakmaz. Karakterler ile genel durumu ortaya koyar. Üstelik bunu hem isyancılar, hem de iktidar tarafından (elbette iktidara yaklaşımı eleştirel ve mizahidir) yapar. Bu haliyle, tuzağını gizlilikle hazırlayan bir avcı gibidir. Sistemi, sisteme başkaldıranları, onları engellemeye çalışanları gösterirken okuru son sahneye getirir. Belki de benim gibi, her şeyden bunalmış ve bir çıkış ararken kitaba rastlayan okurlar için son derece karamsar, bu karamsarlığı kat be kat artıran vurucu bir sonla kapağı kapattırır. Kont'u, Savcı'yı, Wolfgang'ı, öldürülen bekçiyi, sistemi, hayatınızı düşünürsünüz. Sonra sorarsınız: Neden?

Teselli Puanı: .../5

21 Ağustos 2019 Çarşamba

Kontrol Kalemi X: Saturnin - Zdeněk Jirotka


Saturnin - Zdeněk Jirotka

Çeviren: Hakan Gür
İllüstrasyonlar: Adolf Born
Basım Tarihi/Yeri: Kasım 2008/Ankara
Sayfa Sayısı: 238


Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Saturnin isimli romanda arıyoruz.

Her ülke edebiyatının apayrı özelliklerle okurları keyiflendirebilmesi, edebiyatın güzelliklerinden başlıcası değil midir, sevgili okur? Okumayı sevdiğiniz romanları ve onların ait oldukları ülke edebiyatını düşünün. Ardından, bu ülkenin edebiyatını hiç okumamış birine nasıl anlatacağınızı tasavvur etmeye çalışın. Zamanla birbirlerine karşıt birkaç gelenek gelişme ihtimali olsa da metinleri kazıdığınızda, ülke edebiyatının kendine has tınısını keşfedebilirsiniz. Saturnin, keşfetmenizi beklemeden tınıyı önünüze sunuyor ve Çek edebiyatının kara mizahta ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor. Belki aklınıza Aslan Asker Şvayk* gelmiş olabilir. Keza bu konuda akla ilk gelen romanlardan biridir. Ancak Saturnin de en az Aslan Asker Şvayk kadar konuşulmayı hak eden bir eser. Özellikle seçtiği konu ve bu konuyu işleyen benzerlerinden ayrılan yanlarını kara mizahla başarıyla birleştirebilmesi onu değerli bir eser noktasına çıkarıyor.

Saturnin, kendisine Saturnin adında bir uşak tutan bir beyefendinin başından geçen ilginç maceraları anlatıyor. Dünya edebiyatında, bir şekilde tanışılan veya birlikte vakit geçirilmek zorunda kalan tuhaf insanların hikayeleri hep anlatılmıştır. ''Usta ile Margarita''yı düşünün ya da ''Stepançikovo Köyü ve Sakinleri''ni. Her ikisi de karşılaştıkları diğer karakterler tarafından (anlatıcımız da dahildir buna) ilginç bulunan bir karakterin yaptıklarını konu edinir. Eğlence/güldürü ögesi, bu ilginç karakter olarak belirlenir ve karakterin karşısına çeşitli açılardan kendisine zıt karakterlerin çıkarılır. Ancak burada bir tehlike vardır. İlginç karakter, anlatının önüne geçerek romanı bir skeç bütünü haline getirebilir. Bölüm bölüm, ilginç karakterimizin yeni bir macerasını okur; bir anda kitabın sonuna geliriz. Anlatı, akış, olay örgüsü bir bakıma, ilginçlik uğruna feda edilmiştir.

Saturnin, tam olarak bu noktada benzerlerinden ayrılıyor. Efendi ile ilginç uşağın hikayesi olacağı söylenen (baş karakterimiz, aynı zamanda anlatıcımız olan efendi, Saturnin'in ilginç biri olduğunu henüz kitabın başında kabul eder) roman, farklı bir açılış yapar. Saturnin'in kendisinden önce bizi Doktor Vlach ile tanıştırır. Kitap boyunca kendisini sık sık gördüğümüz Doktor Vlach, tuhaf fikirlere sahip, bu fikirlerini uzun ve karmaşık söylevlerde anlatmayı seven, alaycılığına pek çok kez şahit olacağımız bir karakterdir. Anlayacağınız, farklı bir karakterdir; tıpkı diğer karakterler gibi. Esasında kitap boyunca yalnızca tek bir normal karakterle karşılaşırız: Anlatıcımız. Bu genç adam, kitabın diğer karakterleri (büyükbabası, teyzesi, kuzeni, Saturnin, Doktor Vlach, Bayan Barbora) arasında en sıradan olan isimdir. Diğer karakterler, doğal bir şekilde, dedenin evinde tatillerini geçirmek için buluştuklarında hepsinin nevi şahsına münhasır karakterler olduğunu görürüz. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum. Çünkü bütün bu karakterleri okurken, Saturnin'in ortalıkta görünmediğini fark etmeyiz bile. Yazar, kendisi hatırlatır bize. Gerçi Saturnin, tuhaf şeyler yapmıyor değildir; herkese, efendisinin dünyaca ünlü bir avcı olduğunu anlatması, oturdukları daireden bir tekneye taşınmalarına karar vermesi, gemiye bir tenis kortu inşa ettirmesi, vs. Ancak bir noktadan sonra Saturnin ön planda değildir. Çünkü yazarın, anlatmak istediği bir hikayesi vardır.

Karakterlerin büyükbabanın evine tatile gitmesinin ardından başlarına gelenler, bu sırada filizlenen aşk hikayesi ve diğer yan hikayeler öylesine doğal bir akış içinde ilerliyor ki ister istemez Saturnin'i unutuyoruz. Son derece doğru bir şekilde, Saturnin'in ilginçliğini okura göstermek için yazılmış sahneler yok. İlginçliğini bir şekilde ortaya koyan bir Saturnin var. En sıradan olayda dahi kendine has tutumunu göstermesi düşünüldüğünden, yazarın bir taşla iki kuş vurduğu söylenebilir: Hem kitap bir skeçler bütünü haline gelmiyor, hem de Saturnin geri planda kalmıyor. Onun kendine has bir karakter olduğuna ikna olurken hikayenin akışına kendimizi bırakıyoruz. Ancak belli ki eğlenceli bir son isteği ağır basmış olacak ki son sayfalar Saturnin'in kitap boyunca yaptığı en tuhaf harekete ayrılmış. Tadınızı kaçırmamak için detay vermekten sakınıyorum, ancak şu kadarını söylememe müsaade edin ve ''Roman Yazımına Anlam Kazandırma Acentesi''ne dikkat edin.

Teselli Puanı: 4.5/5

17 Temmuz 2019 Çarşamba

Oulipo ve 3 Adet Alıştırma Önerisi

Bir süredir kitap okuma konusunda sıkıntı yaşadığım için bugün daha değişik bir şey yapmak ve farklı bir konudan bahsetmek istiyorum. Elbette yine kurmacadan, edebiyattan uzaklaşmıyoruz. Aksine, kurmacaya biraz daha yakınlaştığımızı söyleyebiliriz. Çünkü konumuz Oulipo.

Oulipo, 1961'de François Le Lionnais ile Raymond Queneau tarafından kurulan bir grup. Bu grup, kendilerine sınırlamalar koyarak yazmak, çok sıkı bir disiplinle bu sınırlamaların peşinden gitmek, her yeni kurmacada sınırlamaları biraz daha arttırmak, kısacası yazma sürecini bir deney haline getirmek üzere yola çıkıyor. Grubun üyeleri arasında birkaç ünlü ismi görmek mümkün: Türkçe'ye de çevrilen Biçem Alıştırmaları* kitabının yazarı, grubun kurucularından Raymond Queneau, henüz hakkını verecek kadar kendisini okumadığım Georges Perec ve her zaman okunacak en az bir kitabını rahatlıkla bulabileceğin Italo Calvino. Onları ve diğer Oulipocuları farklı kılan, kurmacayı bir oyun olarak görmeleri. Oyunumuz öncelikle kurmacanın yazım sürecinde başlıyor. Palindromlar, lipogramlar, pangramlar, anagramlar, izogramlar, akrostişler, vs. türlü türlü tekniği kullanarak kendilerini biçimsel olarak sınırlandırıyorlar. Kurmacanın içeriğinde ise anıştırmalar, göndermeler, alıntılar, vs. yollarıyla metnin katmanlarını inşa ediyorlar. Evet, Oulipo için bir inşa oyunu diyebiliriz. Yazar bir labirent veya bir rubik küp inşa ediyor, okura meydan okuyor. Okur, yazarın inşa ettiği labirentin içerisine girmeyi tercih edip kitabı satın alırsa oyunun ikinci aşaması başlıyor. 

Biçim ve içeriğin gösterilen bu büyük çaba, okurun okuma faaliyetini daha dikkatli yapmasını gerektiriyor. Oyundan keyif alınabilmesi için dikkat edilmesi gereken püf noktası burada. Satır aralarından, paragraf bitişlerinden, sayfa boşluklarından fırlayabilecek her gönderme; yazarın biçime ilişkin çabalarının karşılığını gösteren parça okurdan dikkatini vermesini talep ediyor. Bu talep, çoğunlukla cevapsız bırakılmıyor. Çünkü, biçim ve içeriğe yönelik çabanın yanı sıra -belki de Oulipocuların alameti farikasından olan- her metnin kendine özgü eğlenceli yapısı, okuru kurmacanın içerisine rahatlıkla sokuyor. Üstelik her seferinde, labirentin başka bir girişinden başlama ve farklı bir yolla, hiç görmemiş olabileceği sapakları görme şansı da sunuyor. 

(Aslında, Oulipo hakkında bu kadar dahi yazmayı düşünmemiştim. Üstelik yetkin olmadığım bir konuda bu kadar yazabilmeyi, kendimden beklemezdim. Ancak birkaç gündür üzerine çok düşünmüş olduğumdan kendime, bu kadarcık bir tolerans tanıyabilirim.)

Aşağıda, son birkaç günde bulduğum iki ve bir süredir düşündüğüm bir Oulipo alıştırma önerisini okuyacaksınız. Her biri için birtakım kurallar belirlemeye çalıştım. Ancak son hallerini henüz veremediğimi söylemeliyim. Yine de amacım, yalnızca bir beyin fırtınası başlatmak olduğundan bu hallerinin de işinize yarayacaklarını umuyorum. İyi okumalar.

A. İki Hikaye Arasında
Kurallardan, konsept de anlaşıldığından hemen kurallara geçiyorum:

1- Okuduğunuz son iki kitabın ilk ve son cümlelerini not edin. Yazacağınız öykünün ilk ve son cümlelerini bu dört cümleden seçmelisiniz.
2- İlk ve son cümleler aynı kitaptan olamaz. İlk cümleyi A kitabının ilk cümlesi olarak seçtiyseniz, son cümleniz B kitabının son cümlesi olmalı.
3- Bu cümleler, metin içerisinde tekrar kullanılmamalı. Yalnızca ilk ve son cümlede yer almalılar.
4- Bu iki cümlenin hangi kitaplardan olduğunu söyleyemezsiniz.
5- Bu iki cümlenin hangi kitaplardan olduğuna dair ipucu veremezsiniz.
6- Bu iki cümle, bir diyalogda yer almamalı. Yani tırnak işareti görmemeliyiz. Karakteriniz bu iki cümleyi kendi kendine dahi söylüyor olmamalı.
7- Bunlar dışında bu iki cümle arasını dilediğiniz gibi doldurabilirsiniz.
8- Öykünün içerisinde, bu iki kitap hariç olmak üzere, başka kitaplardan alıntılar yapabilirsiniz.

B. Sıradan Bir Cevap
Arkadaşlarınızla aranızda geçen konuşmalardan bir tanesinde arkadaşınız tarafından size yöneltilen sıradan bir soruya kaç farklı şekilde cevap verebilirsiniz? Elbette birkaç kuralımız var:

1- Öyküde en fazla yirmi cümle olacak.
2- Kelime tekrarı olmayacak.
3- Her kelime, kendisinden önceki kelimenin son harfini izleyen harfle başlayacak.

C. Çoktan Seçmeli Öykü
Son sıradaki bu öneri, yazacağınız hikayenin her kelimesinin bir test sınavının şıkları olmasını, okurun farklı kelime tercihleriyle kendi hikayesini inşa etmesini öngörüyor. Pek çok zorluk, üzerinde incelikle düşünülmesi gereken pek çok detay var. Bir kere hikayenin çok uzun olmaması gerektiğini söyleyebiliriz. Çünkü öyküde yer alacak her kelimenin hem gruplandırıldığı kelimelerle, hem de öykünün geri kalanındaki kelimelerle uyumlu olması gerekiyor. Çünkü normal bir öykünün aksine bu öneride dört kat daha fazla kelime düşünmeniz lazım. Bu nedenle öykü kısa olursa farklı seçenekler tercih edip farklı hikayeler anlatılabilir. Uzun bir öyküde, eklenen her kelime (dört şık olarak baktığımızda dört kelime) bütüne karşı bir tehdit oluşturabilir. Belki bir örnek verebiliriz:

Diyelim ki öykümüzün ilk cümlesinin ''Mutlu aileler birbirine benzer.'' olmasına karar verdik. Bu dört kelimeye ek olarak her birinin altına gelecek üçer kelime daha düşüneceğiz. Okur istediğini seçerek öyküyü oluşturacak. Uzun bir hikayede, bunun sebep olabileceği felaketleri görmek güç değil. Esasında, fikrin uygulanmasının da çok zor olacağını düşünüyorum. Olur da dener ve bir de başarılı olursanız, bana ulaşmaktan çekinmeyin. Olur da ben başarılı olursam, bir şekilde sizi zaten bulurum.

6 Temmuz 2019 Cumartesi

Salçalı Makarna

Bu öykü, sonunda baş karakterin intihar ettiği bir öykü değil.
Öyle bir öykü olabilirdi. 
Eğer öykünün yazarı olarak baş karakterimizi güçlükle ikna etmemiş olsaydım... Birkaç dakika önce intihar etmeyi ciddi ciddi düşündüğü, şimdiyse bu düşünceden utandığı için isminin söylenmesini katiyen reddeden baş karakterimiz, siz öykünün ilk cümlesini okumadan beş dakika kadar önce salonundaki masada oturmuş, salçalı makarna yiyordu. Saat 21:57 idi ve baş karakterimizin aklından bu saatte salçalı makarna yiyecek kadar kötü duruma nasıl düştüğü sorusu geçiyordu. (Sağ omzumun üzerinden yazdıklarımı kontrol eden baş karakterimiz, makarnanın akşam yemeğinden kalmış, soğuk ve birbirine yapışmış olduğunun belirtilmesinin içine düştüğü bunalımın anlaşılmasında önemli olduğunu iddia ediyor. Ben o kadar gerekli olduğunu düşünmediğim için bu detaya öyküde yer vermiyorum.) 

Depresyonda olduğunu ve bu durumdan kurtulmak için bir şey yapacak dirayeti olmadığını fark ettikten sonra tabakta kalan makarnasını bitirdi. Ağzını peçeteyle sildi. Peçeteyi tabağın içine bıraktı. Bardağında kalan suyu içtikten sonra tabaktaki peçeteyi alarak ağzını bir kez daha sildi. Ardından tabağı mutfağa götürdü. Peçeteyi çöp poşetine attı, tabağı sudan geçirdikten sonra bulaşık makinesine yerleştirdi. 

Ardından salona gelerek intihar etmeye karar verdi. Sonrasında kendisini kapkaranlık bir yerde buldu. Önünde az önce bitirdiği tabak belirdi. Havada asılı kalan tabak, birkaç saniye geçtikten sonra bir yemek masasının üstünde kendine yer buldu. Yemek masasının etrafına dört sandalye konuldu. Sandalyelerin birinde kendisi vardı. Daha önce pek çok kez bu sahneyi yaşamış olduğundan karşısına, duvar bulunması gereken yere, baktı. Duvar, her zamanki gibi silikti. Arkasını dönüp salonunun tamamını görmek istedi. Yapamadı. Orada, sandalyede oturması, makarnasını kaşıklarken (ki bu da ilginçti, makarnayı hep çatalla yerdi) hayatının ne kadar kötü olduğunu düşünmesi ve intiharına karar vermesi gerekiyordu. Anladığına göre, kendisinden beklenen buydu. Bunun için bir sebebi olması gerektiğini düşündü. Bunca yıllık baş karakterlik kariyerinden öğrendiği bir şey varsa, okurun bu tarz soruları atlamayacağı ve her şeyden önce neden intihar etmek istediğini öğrenmek isteyeceği idi. Verilecek sağlam bir gerekçe, içinde yaşanılan topluma yöneltilen birkaç klişe eleştiri, belki eski anılardan özel bir parça okurun kendisiyle empati kurmasını sağlayacaktı. Ama belli ki henüz bu yönde bir çalışma yoktu. Bunları düşünmeye vakti olduğuna göre birileri daha başta tıkanmış demekti. Belki salonun tamamlanması üzerine çalışmak, iyi bir başlangıç olabilirdi.

''En azından başkaları öyle yapıyor.'' 

Önündeki duvar silik bir halde kalmaya devam etti. Dakikalar geçti, makarna tabakta bekledi. Harekete geçmedi. Birkaç kez kalkıp gitmeye yeltendi. Ancak belli ki iş hala bitmemişti. Buradan bir şey çıkmayacağını çok önceden fark ettiği için öylece oturmaya devam etti. Yetki kendisinde değildi. Birilerinin salçalı makarna yerken intihar etmeye karar veren bir adamın öyküsünün iyi bir fikir olmadığını fark etmesi, bir olgunluk göstermesi ve kendisini rahat bırakması gerekiyordu. 

Başını kaldırdığında masanın yerinde olmadığını fark etti. İstemsizce yukarı baktı. Halbuki yukarıda kimsenin olmadığını biliyordu. ''Eski bir alışkanlık.'' Saatine baktı, onun saatine göre yaklaşık elli dakikadır oradaydı. Artık işinin bitmiş olabileceğini düşündü. Kendisi için başından beri ölü olan bu yerde daha fazla vakit geçirmek istemiyordu. Kalktı, havada asılı kalan tabağı alarak silik salondan tamamen karanlığa, mutfağın bulunması gereken yere gitti. Çöp poşetinin olması gerektiği yere makarnayı boşalttı, musluğun olması gereken yerde tabağı yıkadı ve bulaşık makinesinin olması gerektiği yere tabağı bıraktı. İntihar etme fikrinden vazgeçmişti.

5 Mayıs 2019 Pazar

Kontrol Kalemi VIII: Gizliajans - Alper Canıgüz


Gizliajans - Alper Canıgüz (İletişim Yayıncılık)

Editör: Bahar Siber
Kapak: Murat Yılmaz
Sayfa Sayısı: 204
Düzelti: Bahri Özcan
Basım Tarihi: Aralık 2008 (1. Baskı)

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Gizliajans isimli romanda arıyoruz.


Alper Canıgüz'le belki de yüzlerce okurun hikayesine benzer bir şekilde, Oğullar ve Rencide Ruhlar isimli romanı vasıtasıyla tanışmıştım. Kitabın kapağının, o dönem çok beğenerek okuduğum Ersin Karabulut'un çizimlerini anımsatması, ayrıca romanın isminin ilginçliği sayesinde çok hızlıca verilmiş bir kararla kitabı satın almış; çok kısa süre içerisinde bitirmiş ve kendisine hayran kalmıştım. Aradan geçen sekiz senelik süre içerisinde birkaç tane daha Alper Canıgüz romanı okuyup kendisine olan hayranlığımı parça parça artırırken bir kitabını sürekli ertelediğimi fark ettim. Gizliajans, nedenini hala bilmediğim (bu konuda uzaylılardan şüphelenmiyorum) nedenlerle geri plana attığım bir kitaptı. Ancak daha fazla ertelemek istemediğimden kitabı edinip bir çırpıda okudum.

Evet. 
Gerçekten çok yoğun olduğum bir dönemde de olsa kitabı yirmi dört saatten kısa bir sürede bitirdim. Bunun sebebi, öncelikle Alper Canıgüz'ün çok beğendiğim dili. Esas oğlanımız Musa'nın ağzından okuduğumuz romanda, Musa'nın (ve elbette yazarın) bir metin yazarı olmasının romanın dilinin akıcılığını sağlamasında payı büyük. Olayları, karşılaştığı kişileri ve gözlemlerini kendine has üslubuyla aktaran Musa, esprili dili ve kıvrak zekasıyla cümlelerden aldığınız keyfi katbekat artırıyor. Üstelik bunları sadece, bu şekilde konuşmak eğlenceli olduğu için yapmıyor. Sizin de aklınıza gelecek birtakım çağdaş romanlardaki tuhaf bilgilere sahip geveze karakterlerin aksine Musa'nın laflarının altının dolu olduğunu hissediyorsunuz. Bu, hem karakterin romanın başladığı anda içinde bulunduğu ruh haliyle hem de ilerleyen süreçte içine düşeceği keşmekeşin yarattığı ruh haliyle alakalı bir durum. Bir alıntıyla devam edelim:

''En güzel söz, tam zamanında söylenmeyen değil midir?''

Bu cümle, çok rahatlıkla kötüye kullanıma (güzel bir manzara resmiyle internet aleminde ''like'' peşine düşebilir ve başarılı olabilirsiniz) açık olsa da kitapta karşılaştığınızda birkaç dakika durmanıza ve düşünmenize neden oluyor. Gizliajans'tan sonraki kitaplarında daha da uzmanlaştığı bu tarzıyla Alper Canıgüz, sizi hikaye içerisinde tuttuğu anların devamında bir anda sert yumruklarla selamlayabiliyor. Böylece dilin ritmine alışıp hikayenin içinde kaybolduğunuzda kayaya çarparak kendinize geliyorsunuz. Bu anlarda yazarın durup düşünülmesi gereken konular üzerinde durduğunu, çok ince bir esprinin bile dallanıp budaklanmaya müsait olduğunu görüyorsunuz. 

Kitabı hızlı okuyabilmemin bir diğer sebebi ise hikayedeki merak ögesinin canlı tutulması. Musa'nın Gizliajans'tan aranıp iş görüşmesine gitmesi, tuhaf iş görüşmesinden sonra başladığı tuhaf iş hayatı ve devamında aksiyonun eksik olmadığı sayfalar boyunca önünüze sunulan merakın peşinden Musa ile koşuyorsunuz. Hikayenin sırrını çözmeye çalışırken siz de Musa gibi şaşırıyor, karşılaştığınız şeyler karşısında afallıyor ve bir noktadan sonra kontrolü kaybettiğinizi fark ediyorsunuz. Bu noktaya kadar merak hep sizinle ve giderek artıyor. Bir çözüm, o olmazsa bir ipucu arıyorsunuz. Bu sırada sayfalar geçiyor, olaylar gerçekleşiyor ve siz git gide sona geliyorsunuz. Merak ögesinin hala canlı kalması bir başarı. Ancak bu beraberinde birtakım ciddi sorunları da getiriyor. Her ne kadar karşımızda, iyi yazılmış ve eğlenceli bir roman olsa da bu sorunları göz ardı edemiyoruz. Çünkü bir noktadan sonra ipin ucu kopuyor. Tıpkı Musa gibi okur olarak siz de maceradan kopuyor, maceraya yabancılaşıyorsunuz. Sizi peşinden sürükleyen sır, önceki bölümlerden apayrı bir şekilde, romanın akışından kopmuş bir halde aniden çözülüveriyor. Bu tarz bir çözüm karşısında baş karakterimiz gibi kalakalıyorsunuz. Bu hale gelmemizin yazarın bilinçli tercihi olup olmadığını bilmemekle beraber, maalesef kitabın sonunun aceleye geldiğini düşünüyorum. Hatta biraz daha ileriye giderek, sırrın ilk aralandığı bölümden itibaren işlenen fikrin köklerinin kitabın ilk kısmında yer almadığına inanıyorum. Bu nedenle, sanki iki farklı kitap okuyormuşum izlenimine kapıldım. Bir noktadan sonra artan hızı fark edince siz de bu şekilde düşünebilirsiniz, çünkü gerçekten spesifik bir yerden sonra kitap koşar adımlarla finale geliyor. Sorularımıza cevap verdiğini söylüyor. Bizi ikna etmek için adımlar da atıyor. Peki, ikna oluyor muyuz? 

Sonuç olarak Alper Canıgüz'ün Gizliajans'ı yazarın diğer kitaplarıyla karşılaştırdığımızda gözle görülen sıkıntıları bulunduğunu düşündüğüm bir kitap. Dilin özenli kullanımı, esnekliği, tazeliği; baş karakterimizin laf cambazlığı ve romanın başladığı anda okura tanıttığı gizemi uzunca bir süre devam ettirebilmesi, yazarın başarısı. Ancak finalin oldu bittiye getirilmesi ve bir noktadan sonra baş karakterimizin pasifleşerek yalnızca anlatıcıya dönüşmesi, bir yerden sonra ise iyice tekdüzeleşmesi ne yazık ki olumsuz noktalar. Yine de bu kitaptan başlayarak Alper Canıgüz okuması yapmayı rahatlıkla önerebilirim.


Teselli Puanı: 3,75/5

27 Nisan 2019 Cumartesi

Kontrol Kalemi VII: Ve Günler Yürümeye Başladı - Eduardo Galeano

                                                      

Ve Günler Yürümeye Başladı - Eduardo Galeano (Sel Yayıncılık)

Çeviren: Süleyman Doğru
Kapak Tasarımı: Savaş Çekiç
Sayfa Sayısı: 416
Basım Tarihi: Kasım 2012

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Ve Günler Yürümeye Başladı isimli kitapta arıyoruz.

Latin Amerika Edebiyatı ile edebiyatımız arasında yadsınamayacak benzerlikler olduğunu düşünüyorum. Gerek coğrafyaların benzer sosyal ve siyasi tarihleri, gerek kendi kültürü ile Batı kültürü arasındaki sıkışmışlık, gerek de halk anlatılarının çok sesliliği sonuç olarak ortaya özgün bir edebiyat çıkarıyor. Bu edebiyat, Latin Amerika'da daha gözle görülür, elle tutulur bir düzeye varmış ve ''Büyülü Gerçekçilik'' gibi bir akımla bağdaştırılmış. Bizde bu kadar yoğun bir ön plana çıkmadan bahsedemiyoruz. Rahatlıkla Büyülü Gerçekçilik akımının örneklerinden sayabileceğimiz eserler vermiş yazarlar olsa da Türk edebiyatı, biraz daha kendi yolunda kaybolmuş gibi görünüyor. Bu konuyu başka bir yazıya bırakarak devam edersek Latin Amerika Edebiyatı, kendi mistik coğrafyasına çoğunlukla bütün dünyayı içeren bir duyarlılık eklemiş ve böylece büyük konuşmayı, insanlığı ilgilendiren meseleler hakkında ses çıkarmayı başarmış bir edebiyat. Eduardo Galeano da Ve Günler Yürümeye Başladı da yerel ile evrensel arasındaki farkı o eşsiz, ince ve çoğunlukla insanı düşünmeye sevk eden duyarlılığı ile bağlamış.

Kitap, esasında bizim de aşina olduğumuz bir geleneğin yeniden üretimi. Bizim resimli maarif takvimi olarak bildiğimiz (umarım bir gün devam edeceğim seriye gitmek için tıklayınız.) ve her yaprağında ayrı bir metnin olduğu takvim fikrinden hareket eden Galeano, 1 Ocak'tan 31 Aralık'a her gün için minimal metinler hazırlamış. Metinler hiç bilmediğiniz coğrafyalardan hiç bilmediğiniz öyküler hakkında olduğu gibi Galeano'nun fikir parçacıklarını ya da çok kısa anılarını da içeriyor. Oldukça sade metinler var karşımızda. Metinlerde fazla kullanılmış kelime bulamıyorsunuz. Her kelime, bir yap-boz parçası gibi yerli yerinde görünüyor. Özellikle metnin yapısı ve anlamı açısından düşündüğünüzde bu sadelik, tamamlanmışlık ile bütünleşiyor. Üstelik asgari sayıda kelime ile derdi olan metinler yazılabilmiş olması da büyük başarı. Galeano, sadece birkaç satırda insanlık hakkında derin analizlerde bulunuyor, sorunların asıl kaynağını gösteriyor, ufkunuzu açıyor, canınızı sıkıyor. Bütün bunların bilerek yapıldığını, metnin bütünlüğünden ve Galeano'nun üslubundan anlayabiliyorsunuz. Bu yüzden metinlerinin, dünyanın mevcut düzenine karşı bir başkaldırı, yazarın siyasi bir eylemi olduğunu söylemek güç değil.

Karşımızda politik metinler var. Kalemini bükmeyen, lafını esirgemeyen Galeano, zekasının kıvraklığıyla hedefi tam on ikiden vuruyor. Hedef, kimi zaman okur oluyor ve sizi yakalıyor. Kimi zaman daha büyük hedeflere, belki de yel değirmenlerine karşı saldırıya geçiyor ve ıskalamıyor. Çünkü kalemini, o keskin duyarlılığı ile tüm insanlığı ilgilendiren meseleler için kaldırıyor. Kendi ülkesinin, kıtasının geçmişinden hareketle belki de hiç görmediği ülkelerdeki insanlar için üzülüyor, onların yaşadığı haksızlıklar karşısında öfke duyuyor, adalet talep ediyor. Yetmiyor, ölçeğini daha da büyütüp bomboş siyasi sorunların ötesindeki asıl problemleri gösteriyor. Ölen doğaya, yitirilen kültürlere, kaybedilen değerlere ağıt yakıyor. Ancak bütün bunları bir tören havasında yapmıyor. Okurken yazarla birlikte hissediyorsunuz. Hiç görmediğiniz insanlarla ortak noktalarınız olduğunu fark ediyorsunuz. Bu da esasında Galeano'nun başarısı. Çünkü çoğunlukla yerel ya da pek bilinmedik anlatılardan yola çıksa da odağında hep insan olduğu için evrensel bir metin yaratmayı başarabiliyor. 

Derdi olan yazarlar, edebiyat işçiliği konusunda da yetkin olunca ortaya çıkan eserler, kültür mirası denilince akla ilk gelecek eserler olma potansiyelini taşıyorlar. Ve Günler Yürümeye Başladı da bu potansiyelini gerçekleştiren bir eser.

Teselli Puanı: 5/5.

10 Nisan 2019 Çarşamba

Amerikan Tıraşı



Komşumuzun oğlu dokuz yaşında.
Komşumuzun oğlunun Amerikan tarzı kesilmiş saçları var. Bu, onu sevmememin nedenlerinden sadece bir tanesi.

Nedenlerden bir diğeri ise, komşumuzun oğlunun ben hariç bütün mahalleyi kandırıyor oluşu. Yaşından beklenmeyecek kadar büyük bir oyunu kurgulayan Hüseyin Mert; ailelerin çocuklarına örnek gösterebileceği bir çocuk olduğuna herkesi inandırdı. Benim, bir zamanlar ellerimle inşa edip üzerinde hüküm sürdüğüm, yıllarca kimseye bırakmadığım ‘örnek çocuk tahtı’m ve üzerindeki ben, böylece bir çırpıda devrildik. Tahtım, Hüseyin Mert’in mahalle tarafından kutsanarak ‘yeni örnek çocuk’ makamına yükseltildiği geceyi aydınlatsın diye yakılırken, bir köşede oturmuş ve büyüdükçe çirkinleşmiş bir çocuk yıldız gibi kaderime lanet etmiştim. Onunla bir mücadeleye girmek için fazla büyüktüm. Bu yüzden bir ara, inzivaya çekilmiş devrik krallar gibi kendimi başka işlere verdim. Çiçekler yetiştirdim, kitaplar okudum, liseye devam ettim. Sıkıldım. Sıkıldıkça canımı daha çok sıkan mevzular hakkında düşündüm. Bir zaman sonra, inziva denilenin düpedüz sürgün olduğunu anladım. Mahallem, benim mahallem değildi. Mahalleli, benim mahallelim, benden yüz çevirmişti. Artık bana samimiyetle gülümsemiyor, ‘senin de devrin geçti be’ dercesine gözlerime bakıyorlardı. Birkaç saniyenin ardından kaçan gözler, her şeyi anlatıyor; ancak mahallelim acım sürsün diye konuşmaya devam ediyordu. Arkamdan, Hüseyin Mert’in ne kadar efendi olduğunu fısıldıyorlar, yetmiyor, ekliyorlardı: O’ndan bile efendi, O’ndan bile uslu. Kulaklarıma saplanan bu cümlelerde bahsi geçen, ancak adı asla geçmeyen bendim. Cümlelerden bile sürülmüştüm. Canıma tak etti. Yaşıma başıma bakmadan, Hüseyin Mert’le mücadele etmeye karar verdim. Onun foyasını ortaya çıkarmaya, hem de efendiliğimden hiçbir şekilde taviz vermeden bunu yapmaya ant içtim.

Komşumuzun oğlu dokuz yaşında.
Komşumuzun oğlunun Amerikan tarzı kesilmiş saçları var. Bu, onu sevmememin nedenlerinden sadece bir tanesi.

Bir diğer neden ise, komşumuzun oğlunun haksız bir biçimde kazandığı itibarı. Ebeveynler tarafından gün aşırı takdir edilmesine rağmen Hüseyin Mert, bütün bunları mahallenin çocukları üzerinde kurduğu korku egemenliği sayesinde kazandı. İşlerine güçlerine giden, hayatlarının en ufak bir parçasını bile çocuklarına ayıramayacak kadar meşgul olan mahalleli, hiçbir zaman farkına varmadı. Hüseyin Mert’in mahallenin sokakları arasında çocukları kovaladığını, onları tehdit ettiğini hiçbiri fark etmedi. Tam aksini, kendi çocuklarından dinliyorlardı. Çocuklar ailelerine, bozulan bisiklet zincirlerinin Hüseyin Mert tarafından tamir edildiğini anlattı. Hiç kimse zincirlerin nasıl bozulduğunu sormadı. Hüseyin Mert’in mahalleli çocuklara musallat olan kötü çocuklarla başa çıktığının bir efsane gibi yayıldığı günlerde, hiçbir ebeveyn kötü çocukların nereden geldiğini sormadı. Kahramanı yüceltmekle meşgul oldular. Bir tek ben, bütün bu olanları gördüm. Saklambaç oyunlarının kralı olduğum zamanlardan kalma gizli yerlerim sayesinde, yakalanmadan bütün bu olanları ebeledim. Sonrasında planımı uygulamaya başladım. Yavaş yavaş kazanacaktım kaybettiğim itibarımı, ufak adımlar atarak ilerleyecektim. Hüseyin Mert’in kendi konumunu daha da sağlamlaştırmak için kurduğu planları gizlice dinleyecek, bunları kendi lehime kullanacaktım. Nitekim yaptım da. Birkaç hafta boyunca, tıpkı eski günlerdeki gibi benden küçüklere yardım ettim. Çocukların akan gözyaşlarını sildim, ebeveynlere vakur bakışlar attım. Birkaç defa Hüseyin Mert’le göz göze geldim. Bütün sorunlar çözüldükten sonra gelen ‘uslu çocuk’ afallamıştı. Her şeyi bilen bir usta edasında, gözlerinin içine baktım. Planımın ikinci aşamasında onun foyasını ortaya çıkaracaktım. Onu, planlamadığı bir hal içine sokmuş olmamın yarattığı gerilimi yüzünde görünce, en sonunda zafer kazanacağıma ikna oldum. Keyiflendim. Küçümseyerek bir kez daha baktım ona. O da bana baktı. Bütün dişlerini göstererek gülümsedi ve buz gibi bir sesle ‘iyi günler Ahmet abi!’ dedi. Bir an için irkildim, hava birden soğumuştu.

Okuldan eve döndüğüm bir günün akşamında, apartmanımızın tam önünde karşı komşumuzun oğlu Efe’yi gördüm. Ufacık boyuna uygun ufacık bisikletinin üzerine eğilmiş, zincirle uğraşıyordu. Elleri kapkara olmuştu. Yanına yaklaşana kadar beni fark etmedi. Beni görünce, dudağını bükerek bisikletinin zincirini gösterdi. İçtenlikle gülümsedim ve bana açtığı yeri açarak zincirle uğraşmaya başladım. Bisikletin gövdesiyle zincir takılan yerin arası, bir çocuğun korkulu rüyasıdır. Yuvasından çıkarak oraya sıkışan zincir, küçük eller için fazlasıyla meşakkatli bir çalışmayı gerektirir. Çocukların çoğu, ilk denemede sıkılarak ailelerine haber verir. Efe, inatçı çıkmış ve uğraşmıştı. Bu yüzden ona daha çok yardım etmek istiyordum. Ancak zincir beni çok zorluyordu. Kalın parmaklarım ufacık yere girmiyor, zinciri koparmamak için gösterdiğim çaba, beni daha da yoruyordu. Efe ise yanımda huzursuz bir şekilde bekliyordu. Zincirle yaklaşık yirmi dakikadır uğraşıyordum. Bir şeyler ters gidiyordu, içimde bir sıkıntı peyda olmuştu. Sanki zincir, bulunduğu yere sıkıştırılmıştı. Deneyenlerin er ya da geç kaybedeceği hileli lunapark oyunlarından birine katıldığımı düşünmeye başladım. Tam o anda, o kısacık anda nasıl bir oyunun içinde bulunduğumu anladım. Hızla Efe’ye dönmemle Efe’nin ağlamaya başlaması bir oldu. Beş dakika içinde Efe’nin bisikletini bozmakla itham edildim, yargılandım ve suçlu bulundum. Masumiyetimi kanıtlama çabalarım sonuçsuz kaldı. Efe’nin gözyaşları, benim kapkara ellerim ve ayaklarımın altındaki ufacık bisiklet benim sonum oldu. Mahalleli hep bir ağızdan kınadı beni. Anneler koro halinde ‘cık cık’ladı. Saatler süren cezam sonunda sokak ortasında yapayalnız kaldım. Utançla, eve gitmek için ayağa kalktığım sırada onu gördüm. Hüseyin Mert, en üst kattaki evlerinin balkonundan bana bakıyordu. Yüzünde geçen günkü gülümsemesi vardı. Her şeyi o planlamıştı. Bisikleti bozmuş, Efe’yi tehdit etmiş ve ailelerin eve dönüş saatinde oynanacak bu oyun için her şeyi hazırlamıştı. Beni yenmişti. Gülümsemesi bir an olsun yüzünden silinmeden ‘iyi akşamlar Ahmet abi!’ dedi ve içeriye girmek için zafer kazanmış bir kralın haklı gururuyla döndü. Amerikan tarzı kesilmiş saçları ondan birkaç salise sonra döndü.

Komşumuzun oğlu dokuz yaşında.
Komşumuzun oğlunun Amerikan tarzı kesilmiş saçları var. Bu, onu sevmememin nedenlerinden sadece bir tanesi.

7 Mart 2019 Perşembe

Sakıncalı Maarif Takvimi - Giriş



Saatli maarif takvimlerini bilirsiniz.

Ülkemizde bir zamanlar, gerek ön sayfada verdiği mühim bilgiler, gerek de arka sayfasında yer alan çeşitli konularda ufuk açıcı yazılarla evlerin baş köşelerinde yer almıştır. Kimi aileler, saatli maarif takvimlerini adeta bir aile ferdi olarak görmüş; takvime, bu ilgiye uygun olarak davranmış ve yapraklarını özel bir ihtimam ile koparmıştır.

Bugünlerde eski öneminden uzak kalmış olsa da Anadolu'nun pek çok yerinde hala, bu takvimlere rastlayabilirsiniz. O gün tarihte neler yaşandığını, günün yemeklerini, günün kız ve erkek çocuk isimlerini hala öğrenebilirsiniz. Arka tarafını çevirdiğinizde de ufuk açıcı bilgiler ile keyifli dakikalar geçirebilirsiniz. Korkmanızı gerektirecek hiçbir şey yoktur.

Tabii, evinizdeki takvim, toplumumuzun yıkılması için yıllar önce gizlice basılmış olanlardan değilse. Gazetemiz, çok tehlikeli araştırmalarının ardından, yıllar önce basılmış olan bu örneklere erişti. Yalnızca siz değerli okuyucularımızı bilinçlendirmek için göze aldığımız riskleri bir tarafa bırakıp sizlerle bu, çok önemli araştırmamızın sonuçlarını paylaşacağız. Siz değerli okuyucularımızdan tek isteğimiz, lütfen ama lütfen bu sayfaları, çocuklarınızın erişemeyeceği yerlerde okuyunuz ve saklayınız. Uzmanlar, takvimin artık toplum için yıkıcı olamayacağını beyan etseler de gazetecilik etiği gereği, uyarımızı yapıyoruz.

Peki her şey nasıl başladı? Ülkemizin çalkantılı bir süreçten geçtiği 70'li yıllarda, ismini vermekten imtina ettiğimiz bir yasadışı bir örgüt, neredeyse her evde bulunan takvimi kullanarak çalkantılı süreci daha da karıştırmak için harekete geçti ve birkaç yıl boyunca süren eylemleri ile saatli maarif takvimlerimizi ufak ufak sabote ettiler. Eylemlerini büyük bir gizlilikle gerçekleştiren örgüt, ilk başlarda, gözlerden kaçmaya müsait değişiklikler yapmış; birkaç dikkatli okur dışında pek kimsenin dikkatini çekemeyince daha ''radikal'' eylemler yapmaya karar vermiştir. Bugün, ismini vermekten imtina ettiğimiz örgütün tam olarak bir takvim yılını dolduracak kadar dezenformasyonda bulunduğunu kesin olarak biliyoruz. İsmini vermekten imtina ettiğimiz örgüt, tarihte yaşanmamış olayları yaşanmış gibi göstermiş; şanlı tarihimizle dalga geçmiş, pek çok ünlü tarihi şahsiyeti alaya almıştır. Takvim yaprağının, faydalı bilgiler vermek için kullanılan arka sayfasını da kendi hain emellerine alet etmiş ve özel bir amaçla hazırlandıkları her hallerinden belli olan yazılar ile halkımızın aklının karışmasına neden olmuştur. Bir sonraki yazımızda, bu serimizin ilk, ''Sakıncalı Maarif Takvimi'' nin ise pek çok sakıncalı sayfasından herhangi birini okuyor olacaksınız.

Ancak, tekrar ve tekrar uyarmamız gerekiyor. Her ne kadar ismini vermek istemediğimiz örgüt emellerine ulaşamamış olsa da tamamen kötücül ve yıkıcı olan yazılara karşı her zaman dikkatli olmakta fayda vardır. Genç zihinlerin bu deli saçması metinlerle karşılaşmamaları, onların gelişimi için en iyisidir. Bu yüzden, gereken tedbirleri almadan ve yalnız olduğunuzdan iyice emin olmadan sayfayı çevirmeyiniz.

Bir Başka Yılın Dökümü

Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...