garip etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
garip etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Temmuz 2019 Cumartesi

Salçalı Makarna

Bu öykü, sonunda baş karakterin intihar ettiği bir öykü değil.
Öyle bir öykü olabilirdi. 
Eğer öykünün yazarı olarak baş karakterimizi güçlükle ikna etmemiş olsaydım... Birkaç dakika önce intihar etmeyi ciddi ciddi düşündüğü, şimdiyse bu düşünceden utandığı için isminin söylenmesini katiyen reddeden baş karakterimiz, siz öykünün ilk cümlesini okumadan beş dakika kadar önce salonundaki masada oturmuş, salçalı makarna yiyordu. Saat 21:57 idi ve baş karakterimizin aklından bu saatte salçalı makarna yiyecek kadar kötü duruma nasıl düştüğü sorusu geçiyordu. (Sağ omzumun üzerinden yazdıklarımı kontrol eden baş karakterimiz, makarnanın akşam yemeğinden kalmış, soğuk ve birbirine yapışmış olduğunun belirtilmesinin içine düştüğü bunalımın anlaşılmasında önemli olduğunu iddia ediyor. Ben o kadar gerekli olduğunu düşünmediğim için bu detaya öyküde yer vermiyorum.) 

Depresyonda olduğunu ve bu durumdan kurtulmak için bir şey yapacak dirayeti olmadığını fark ettikten sonra tabakta kalan makarnasını bitirdi. Ağzını peçeteyle sildi. Peçeteyi tabağın içine bıraktı. Bardağında kalan suyu içtikten sonra tabaktaki peçeteyi alarak ağzını bir kez daha sildi. Ardından tabağı mutfağa götürdü. Peçeteyi çöp poşetine attı, tabağı sudan geçirdikten sonra bulaşık makinesine yerleştirdi. 

Ardından salona gelerek intihar etmeye karar verdi. Sonrasında kendisini kapkaranlık bir yerde buldu. Önünde az önce bitirdiği tabak belirdi. Havada asılı kalan tabak, birkaç saniye geçtikten sonra bir yemek masasının üstünde kendine yer buldu. Yemek masasının etrafına dört sandalye konuldu. Sandalyelerin birinde kendisi vardı. Daha önce pek çok kez bu sahneyi yaşamış olduğundan karşısına, duvar bulunması gereken yere, baktı. Duvar, her zamanki gibi silikti. Arkasını dönüp salonunun tamamını görmek istedi. Yapamadı. Orada, sandalyede oturması, makarnasını kaşıklarken (ki bu da ilginçti, makarnayı hep çatalla yerdi) hayatının ne kadar kötü olduğunu düşünmesi ve intiharına karar vermesi gerekiyordu. Anladığına göre, kendisinden beklenen buydu. Bunun için bir sebebi olması gerektiğini düşündü. Bunca yıllık baş karakterlik kariyerinden öğrendiği bir şey varsa, okurun bu tarz soruları atlamayacağı ve her şeyden önce neden intihar etmek istediğini öğrenmek isteyeceği idi. Verilecek sağlam bir gerekçe, içinde yaşanılan topluma yöneltilen birkaç klişe eleştiri, belki eski anılardan özel bir parça okurun kendisiyle empati kurmasını sağlayacaktı. Ama belli ki henüz bu yönde bir çalışma yoktu. Bunları düşünmeye vakti olduğuna göre birileri daha başta tıkanmış demekti. Belki salonun tamamlanması üzerine çalışmak, iyi bir başlangıç olabilirdi.

''En azından başkaları öyle yapıyor.'' 

Önündeki duvar silik bir halde kalmaya devam etti. Dakikalar geçti, makarna tabakta bekledi. Harekete geçmedi. Birkaç kez kalkıp gitmeye yeltendi. Ancak belli ki iş hala bitmemişti. Buradan bir şey çıkmayacağını çok önceden fark ettiği için öylece oturmaya devam etti. Yetki kendisinde değildi. Birilerinin salçalı makarna yerken intihar etmeye karar veren bir adamın öyküsünün iyi bir fikir olmadığını fark etmesi, bir olgunluk göstermesi ve kendisini rahat bırakması gerekiyordu. 

Başını kaldırdığında masanın yerinde olmadığını fark etti. İstemsizce yukarı baktı. Halbuki yukarıda kimsenin olmadığını biliyordu. ''Eski bir alışkanlık.'' Saatine baktı, onun saatine göre yaklaşık elli dakikadır oradaydı. Artık işinin bitmiş olabileceğini düşündü. Kendisi için başından beri ölü olan bu yerde daha fazla vakit geçirmek istemiyordu. Kalktı, havada asılı kalan tabağı alarak silik salondan tamamen karanlığa, mutfağın bulunması gereken yere gitti. Çöp poşetinin olması gerektiği yere makarnayı boşalttı, musluğun olması gereken yerde tabağı yıkadı ve bulaşık makinesinin olması gerektiği yere tabağı bıraktı. İntihar etme fikrinden vazgeçmişti.

20 Nisan 2019 Cumartesi

Kontrol Kalemi VI: Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü - Etgar Keret

                                                      

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü - Etgar Keret (Siren Yayınları)

Çeviren: Avi Pardo
Yayın Yönetmeni: Saner Sirer
Yayın Danışmanı: Erol Aydın
Kapak Tasarım: Nazlım Dumlu

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü isimli öykü kitabında arıyoruz.

Tuhaf kurguları oldum olası sevmişimdir. Özellikle absürt olaylardan insanlığa dair gözlemler çıkaran öyküler, bir de iyi yazılmışlarsa okumanın tadı başkadır. Esasında olması gereken de bu değil midir? Yazar ne anlatırsa anlatsın, okuru yakalayabildiği bir nokta bulabiliyorsa ve bu nokta, sadece kendi ana dilini paylaştığı okurlarla değil; farklı dilleri konuşan okurlarla da paylaştığı bir noktaysa karşımızda iyi bir öykü olmaya kuvvetli bir aday var demektir. Kurgu ne kadar uçuk, absürt, garip olursa olsun insana dair anlatılar, okuru avucunun içine almaya yakındır. Öykünün sonundaki tek bir cümle ile insanlığın ortak deneyimini hissettirebilirler ve öykünün tuhaf kurgusunun da ipleri çözülüverir. Kanatlanan öykü, bizi geride bırakıp ufuklara yönelmez. Havada bir tur atar, onunla yolculuk etme isteğimizi körükler, en sonunda da hiç beklemediğimiz bir anda zemine iner ve elimizden tutarak onunla kanatlanmamızı ister. Elbette, bunu başarmak güçtür. Çünkü kurgu kadar öykünün işçiliği de önemlidir. Aksi halde kimi öyküler kanatlanıp gitmişken arkalarından bakakalırız.

Etgar Keret, hayal gücünü eğip bükmeyi seven bir yazar. Öykülerindeki gerçek ve gerçeküstü arasındaki hızlı geçişte bunu görebiliriz. ''Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü''nde de gerçek ve gerçeküstü arasında gidip geliyoruz. Kitapta yer alan biri uzun öykü olmak üzere toplam yirmi iki öyküde de bu gerçek ve gerçeküstü arasındaki yolculuğa devam ediyoruz. Kimi öyküler (Domuzu Kırmak, Emniyet Mandalı Açık, Uçan Santiniler, Korbi'nin Sevgilisi, Ayakkabılar gibi) gerçeğin duraklarıyken kimileri (Cehennemden Bir Hatıra, Alon Semeş'in Esrarengiz Kayboluşu, Son Bir Öykü ve Tamam, Kneller'in Mutlu Kampı gibi) gerçeküstünün durakları. Arada, hangi durak olacağına karar verememiş duraklar da var. Bu da yolculuğu keyifli hale getiriyor. Ancak öyküler arasında farklar olduğu bariz. Kimi öyküler, diğerlerine göre zayıf kalıyor. Akla gelen yaratıcı bir fikrin, örneğin Son Bir Öykü ve Tamam isimli öykü, hızlıca kaleme alınmış olduğunu hissediyorsunuz. Bazı öyküler ise örneğin Mossad Şefi'nin Oğlu isimli öykü, yarım kalmışlık hissi uyandırıyor. Yukarıda bahsettiğimiz okura dokunan noktayı yakalayamayınca öykünün ilginçliği, öykünün geçer not alması için yeterli olmuyor. Ancak gönül rahatlığıyla söylenebilir ki diğer öykülerdeki etkileyicilik ve olmuşluk, diğer eksiklikleri hoş görmenizi sağlıyor.

Yazarın başarıyla üstesinden geldiği nokta, gerçek ile gerçeküstü arasında giderken insanı ıskalamaması. Evrensel insanın, benim, sizin ve hiç tanımadığımız onların benzer olduğumuzu, benzer sorunları yaşadığımızı anlatıyor. Bunu anlatırken genelde absürtten geldiği için de hiç beklemediğiniz anda bahsettiğimiz benzerlikle karşılaşmak okuru çarpıyor. Bu da bazı öykülerden sonra bir yutkunma, bazılarından sonra ise biraz düşünme süresi bırakmanıza neden oluyor. Not alın sevgili okurlar; Domuzu Kırmak ve Uçan Santiniler'den sonra yutkunmayı, İlkoğul Belası, Borular ve Korbi'nin Sevgilisi isimli öykülerden sonra düşünmeyi unutmayın. 

Teselli Puanı: 4/5

10 Nisan 2019 Çarşamba

Amerikan Tıraşı



Komşumuzun oğlu dokuz yaşında.
Komşumuzun oğlunun Amerikan tarzı kesilmiş saçları var. Bu, onu sevmememin nedenlerinden sadece bir tanesi.

Nedenlerden bir diğeri ise, komşumuzun oğlunun ben hariç bütün mahalleyi kandırıyor oluşu. Yaşından beklenmeyecek kadar büyük bir oyunu kurgulayan Hüseyin Mert; ailelerin çocuklarına örnek gösterebileceği bir çocuk olduğuna herkesi inandırdı. Benim, bir zamanlar ellerimle inşa edip üzerinde hüküm sürdüğüm, yıllarca kimseye bırakmadığım ‘örnek çocuk tahtı’m ve üzerindeki ben, böylece bir çırpıda devrildik. Tahtım, Hüseyin Mert’in mahalle tarafından kutsanarak ‘yeni örnek çocuk’ makamına yükseltildiği geceyi aydınlatsın diye yakılırken, bir köşede oturmuş ve büyüdükçe çirkinleşmiş bir çocuk yıldız gibi kaderime lanet etmiştim. Onunla bir mücadeleye girmek için fazla büyüktüm. Bu yüzden bir ara, inzivaya çekilmiş devrik krallar gibi kendimi başka işlere verdim. Çiçekler yetiştirdim, kitaplar okudum, liseye devam ettim. Sıkıldım. Sıkıldıkça canımı daha çok sıkan mevzular hakkında düşündüm. Bir zaman sonra, inziva denilenin düpedüz sürgün olduğunu anladım. Mahallem, benim mahallem değildi. Mahalleli, benim mahallelim, benden yüz çevirmişti. Artık bana samimiyetle gülümsemiyor, ‘senin de devrin geçti be’ dercesine gözlerime bakıyorlardı. Birkaç saniyenin ardından kaçan gözler, her şeyi anlatıyor; ancak mahallelim acım sürsün diye konuşmaya devam ediyordu. Arkamdan, Hüseyin Mert’in ne kadar efendi olduğunu fısıldıyorlar, yetmiyor, ekliyorlardı: O’ndan bile efendi, O’ndan bile uslu. Kulaklarıma saplanan bu cümlelerde bahsi geçen, ancak adı asla geçmeyen bendim. Cümlelerden bile sürülmüştüm. Canıma tak etti. Yaşıma başıma bakmadan, Hüseyin Mert’le mücadele etmeye karar verdim. Onun foyasını ortaya çıkarmaya, hem de efendiliğimden hiçbir şekilde taviz vermeden bunu yapmaya ant içtim.

Komşumuzun oğlu dokuz yaşında.
Komşumuzun oğlunun Amerikan tarzı kesilmiş saçları var. Bu, onu sevmememin nedenlerinden sadece bir tanesi.

Bir diğer neden ise, komşumuzun oğlunun haksız bir biçimde kazandığı itibarı. Ebeveynler tarafından gün aşırı takdir edilmesine rağmen Hüseyin Mert, bütün bunları mahallenin çocukları üzerinde kurduğu korku egemenliği sayesinde kazandı. İşlerine güçlerine giden, hayatlarının en ufak bir parçasını bile çocuklarına ayıramayacak kadar meşgul olan mahalleli, hiçbir zaman farkına varmadı. Hüseyin Mert’in mahallenin sokakları arasında çocukları kovaladığını, onları tehdit ettiğini hiçbiri fark etmedi. Tam aksini, kendi çocuklarından dinliyorlardı. Çocuklar ailelerine, bozulan bisiklet zincirlerinin Hüseyin Mert tarafından tamir edildiğini anlattı. Hiç kimse zincirlerin nasıl bozulduğunu sormadı. Hüseyin Mert’in mahalleli çocuklara musallat olan kötü çocuklarla başa çıktığının bir efsane gibi yayıldığı günlerde, hiçbir ebeveyn kötü çocukların nereden geldiğini sormadı. Kahramanı yüceltmekle meşgul oldular. Bir tek ben, bütün bu olanları gördüm. Saklambaç oyunlarının kralı olduğum zamanlardan kalma gizli yerlerim sayesinde, yakalanmadan bütün bu olanları ebeledim. Sonrasında planımı uygulamaya başladım. Yavaş yavaş kazanacaktım kaybettiğim itibarımı, ufak adımlar atarak ilerleyecektim. Hüseyin Mert’in kendi konumunu daha da sağlamlaştırmak için kurduğu planları gizlice dinleyecek, bunları kendi lehime kullanacaktım. Nitekim yaptım da. Birkaç hafta boyunca, tıpkı eski günlerdeki gibi benden küçüklere yardım ettim. Çocukların akan gözyaşlarını sildim, ebeveynlere vakur bakışlar attım. Birkaç defa Hüseyin Mert’le göz göze geldim. Bütün sorunlar çözüldükten sonra gelen ‘uslu çocuk’ afallamıştı. Her şeyi bilen bir usta edasında, gözlerinin içine baktım. Planımın ikinci aşamasında onun foyasını ortaya çıkaracaktım. Onu, planlamadığı bir hal içine sokmuş olmamın yarattığı gerilimi yüzünde görünce, en sonunda zafer kazanacağıma ikna oldum. Keyiflendim. Küçümseyerek bir kez daha baktım ona. O da bana baktı. Bütün dişlerini göstererek gülümsedi ve buz gibi bir sesle ‘iyi günler Ahmet abi!’ dedi. Bir an için irkildim, hava birden soğumuştu.

Okuldan eve döndüğüm bir günün akşamında, apartmanımızın tam önünde karşı komşumuzun oğlu Efe’yi gördüm. Ufacık boyuna uygun ufacık bisikletinin üzerine eğilmiş, zincirle uğraşıyordu. Elleri kapkara olmuştu. Yanına yaklaşana kadar beni fark etmedi. Beni görünce, dudağını bükerek bisikletinin zincirini gösterdi. İçtenlikle gülümsedim ve bana açtığı yeri açarak zincirle uğraşmaya başladım. Bisikletin gövdesiyle zincir takılan yerin arası, bir çocuğun korkulu rüyasıdır. Yuvasından çıkarak oraya sıkışan zincir, küçük eller için fazlasıyla meşakkatli bir çalışmayı gerektirir. Çocukların çoğu, ilk denemede sıkılarak ailelerine haber verir. Efe, inatçı çıkmış ve uğraşmıştı. Bu yüzden ona daha çok yardım etmek istiyordum. Ancak zincir beni çok zorluyordu. Kalın parmaklarım ufacık yere girmiyor, zinciri koparmamak için gösterdiğim çaba, beni daha da yoruyordu. Efe ise yanımda huzursuz bir şekilde bekliyordu. Zincirle yaklaşık yirmi dakikadır uğraşıyordum. Bir şeyler ters gidiyordu, içimde bir sıkıntı peyda olmuştu. Sanki zincir, bulunduğu yere sıkıştırılmıştı. Deneyenlerin er ya da geç kaybedeceği hileli lunapark oyunlarından birine katıldığımı düşünmeye başladım. Tam o anda, o kısacık anda nasıl bir oyunun içinde bulunduğumu anladım. Hızla Efe’ye dönmemle Efe’nin ağlamaya başlaması bir oldu. Beş dakika içinde Efe’nin bisikletini bozmakla itham edildim, yargılandım ve suçlu bulundum. Masumiyetimi kanıtlama çabalarım sonuçsuz kaldı. Efe’nin gözyaşları, benim kapkara ellerim ve ayaklarımın altındaki ufacık bisiklet benim sonum oldu. Mahalleli hep bir ağızdan kınadı beni. Anneler koro halinde ‘cık cık’ladı. Saatler süren cezam sonunda sokak ortasında yapayalnız kaldım. Utançla, eve gitmek için ayağa kalktığım sırada onu gördüm. Hüseyin Mert, en üst kattaki evlerinin balkonundan bana bakıyordu. Yüzünde geçen günkü gülümsemesi vardı. Her şeyi o planlamıştı. Bisikleti bozmuş, Efe’yi tehdit etmiş ve ailelerin eve dönüş saatinde oynanacak bu oyun için her şeyi hazırlamıştı. Beni yenmişti. Gülümsemesi bir an olsun yüzünden silinmeden ‘iyi akşamlar Ahmet abi!’ dedi ve içeriye girmek için zafer kazanmış bir kralın haklı gururuyla döndü. Amerikan tarzı kesilmiş saçları ondan birkaç salise sonra döndü.

Komşumuzun oğlu dokuz yaşında.
Komşumuzun oğlunun Amerikan tarzı kesilmiş saçları var. Bu, onu sevmememin nedenlerinden sadece bir tanesi.

23 Mart 2019 Cumartesi

Özgür'ün Terk Edildikten Sonra Edindiği Alışkanlıkların Listesi I


1- Yaya yolunu yalnızca beyaz çizgilere basarak geçmek.

Nasıl olduğunu kendisi de bilmiyor, ama terk edildikten sonra Özgür tuhaf bir şekilde, karşıdan karşıya yalnızca beyaz çizgilere basarak geçmeye başladı. Bunu Ziya Gökalp Caddesi’ndeki ışıklardan geçtiği sırada, tam olarak söylemek gerekirse kaldırım ile yoldaki son beyaz çizgi arasını ufak bir sıçramayla aşarken ilk defa fark etmişti. Bir an için kendisini sorgulamış, çevresindeki diğer insanlar gibi neden normal yürümediğini, kaldırıma doğru sıçradığını anlayamamıştı. Ertesi sabah, beyaz çizgilere basabilmek için adımlarını ayarladığını fark etti. Büyük adımlar, küçük adımlar, ufak sıçramalar, birbirini takip eden dans motifleri gibiydi. Ama üzerinde fazla durmadı, en azından birkaç insanın kendisine baktığını fark ettiği bir sabaha kadar bu konuyu bir daha düşünmedi. Ama o sabah, kendisini üç adım atlamada piste (?) çıkmış gibi hissetmesinden mütevellit bu konuya daha sonra vakit ayırmaya karar verdi. Pekala tahmin edebileceğiniz üzere, depresyona girmiş pek çok insanın yaptığı üzere aldığı yeni kararların yüzde doksanına uymadı. Bu da o kararlardan biriydi.

Depresyonunun sonuna kadar bu küçük atlayışlara devam etti, öylesine ustalaştı ki yağmurlu havalarda ayakkabıları minik su birikintilerine hiç batmadı.


2- Mekik çekmek.

Özgür, göbekli olmayan herkesin karın kasına sahip olması gerektiğine dair çocukluğundan kalma saçma bir fikre sahipti. Bir sabah, duştan sonra karın kaslarına sahip olmadığını gördü ve anında sırt üstü uzanarak mekik çekmeye başladı. Uzun süredir spor yapmamış olmasına rağmen kendisini gereksiz yere zorladı. 37 adet mekik çekti. Diğer günler sırasıyla 42, 39 (kırka tamamlamak istemişse de karnındaki yanma izin vermemişti) ve 37 tane mekik çekti. Bir sonraki gün, acelesi olduğunu kendi kendine yineleyerek mekik çekmeden evden çıktı. Daha sonraları içindeki sızıyı engellemek için haftada bir mekik çekmeye başladı. Sağlık için (bu da tartışmalı aslında, karın kası için de denebilir) çıktığı yol, bir haftada omuzlarına yüklenmiş yeni bir yük haline geldi, adeta ritüele dönüştü. Peki, bundan en çok faydalanan karın kasları mı oldu? Ne yazık ki hayır. Hazır gıdalar, dondurulmuş yağlar, asitli içecekler ve katkı maddeleriyle doldurulmuş türlü türlü lezzetli abur cuburlar karşısında haftada bir kez, o da karın kasından çok vicdanı rahatlatmak için çekilen mekikten hayır beklemek, takdir edeceğiniz üzere, fazla saflık olur.


3- Yemek videoları izlemek.

Önce Facebook reklamlarında denk geliyor, sonra Youtube’da aramalara başlıyor. Yapmayacağını bilse de telefonu eline aldığı her zaman, en azından bir video izliyor; hayatında hiç görmediği malzemelerin bir araya gelerek böylesine canlı, böylesine muazzam görünen yemeklere dönüşmesine şaşırıyordu. Birbiriyle uyumsuz gibi görünen pek çok malzemenin aynı yemekte buluşmasına şaşırıyordu. Şaraba batırılan etlerin üzerine mozzarella serpiliyor, karideslerden köfteler yapılıyor, Özgür’ün hastalandığı zaman balın içerisinde tadını aldığı ve hiç sevmediği zencefilden kurabiyeler yapılıyordu. Özgür depresyonda olmasa, düşünme yetisinin büyük bir kısmını neden terk edildiğine dair saçmasapan teorilere harcamasa, buradan çok güzel sonuçlara varabilirdi. Kendi hayatını düzene koyma konusunda işe yarar çıkarımlar yapabilirdi. ''Çünkü hayat, farklı malzemelerin bir araya geldiği bir kazandır aslında. Yemek yapmaktan tek farkı, malzemeleri çoğu zaman seçemememiz ve kazana ne zaman gireceğini bilmememizdir. Ama ne kadar pişirmemiz gerektiğini bilirsek, yemeğin tadını bozmadan pişenleri çıkarabiliriz. Hayatımızı tatsız hale getiren çoğu zaman tam kararında pişmemiş malzemeler, olaylar, duygulardır.'' Tamam, belki de düşünme yetisini bir süre için kaybetmesi daha yararlı olmuştur. Bu fikirlerin yalnızca burada, birkaç kişinin önüne çıkarılması hepimiz için daha iyi olmuştur. Hem zaten Özgür bütün bu cümleleri hiç düşünmedi bile. Süt ile karıştırılan karabiberin tadını merak etti, mutfakta ikisi de olmasına rağmen kalkıp da merakını gidermedi.

Özgür biraz böyleydi. Harekete geçme konusunda beceriksizdi, mutfakta beceriksizdi, belli ki hayatta da beceriksizdi.

7 Mart 2019 Perşembe

Sakıncalı Maarif Takvimi - Giriş



Saatli maarif takvimlerini bilirsiniz.

Ülkemizde bir zamanlar, gerek ön sayfada verdiği mühim bilgiler, gerek de arka sayfasında yer alan çeşitli konularda ufuk açıcı yazılarla evlerin baş köşelerinde yer almıştır. Kimi aileler, saatli maarif takvimlerini adeta bir aile ferdi olarak görmüş; takvime, bu ilgiye uygun olarak davranmış ve yapraklarını özel bir ihtimam ile koparmıştır.

Bugünlerde eski öneminden uzak kalmış olsa da Anadolu'nun pek çok yerinde hala, bu takvimlere rastlayabilirsiniz. O gün tarihte neler yaşandığını, günün yemeklerini, günün kız ve erkek çocuk isimlerini hala öğrenebilirsiniz. Arka tarafını çevirdiğinizde de ufuk açıcı bilgiler ile keyifli dakikalar geçirebilirsiniz. Korkmanızı gerektirecek hiçbir şey yoktur.

Tabii, evinizdeki takvim, toplumumuzun yıkılması için yıllar önce gizlice basılmış olanlardan değilse. Gazetemiz, çok tehlikeli araştırmalarının ardından, yıllar önce basılmış olan bu örneklere erişti. Yalnızca siz değerli okuyucularımızı bilinçlendirmek için göze aldığımız riskleri bir tarafa bırakıp sizlerle bu, çok önemli araştırmamızın sonuçlarını paylaşacağız. Siz değerli okuyucularımızdan tek isteğimiz, lütfen ama lütfen bu sayfaları, çocuklarınızın erişemeyeceği yerlerde okuyunuz ve saklayınız. Uzmanlar, takvimin artık toplum için yıkıcı olamayacağını beyan etseler de gazetecilik etiği gereği, uyarımızı yapıyoruz.

Peki her şey nasıl başladı? Ülkemizin çalkantılı bir süreçten geçtiği 70'li yıllarda, ismini vermekten imtina ettiğimiz bir yasadışı bir örgüt, neredeyse her evde bulunan takvimi kullanarak çalkantılı süreci daha da karıştırmak için harekete geçti ve birkaç yıl boyunca süren eylemleri ile saatli maarif takvimlerimizi ufak ufak sabote ettiler. Eylemlerini büyük bir gizlilikle gerçekleştiren örgüt, ilk başlarda, gözlerden kaçmaya müsait değişiklikler yapmış; birkaç dikkatli okur dışında pek kimsenin dikkatini çekemeyince daha ''radikal'' eylemler yapmaya karar vermiştir. Bugün, ismini vermekten imtina ettiğimiz örgütün tam olarak bir takvim yılını dolduracak kadar dezenformasyonda bulunduğunu kesin olarak biliyoruz. İsmini vermekten imtina ettiğimiz örgüt, tarihte yaşanmamış olayları yaşanmış gibi göstermiş; şanlı tarihimizle dalga geçmiş, pek çok ünlü tarihi şahsiyeti alaya almıştır. Takvim yaprağının, faydalı bilgiler vermek için kullanılan arka sayfasını da kendi hain emellerine alet etmiş ve özel bir amaçla hazırlandıkları her hallerinden belli olan yazılar ile halkımızın aklının karışmasına neden olmuştur. Bir sonraki yazımızda, bu serimizin ilk, ''Sakıncalı Maarif Takvimi'' nin ise pek çok sakıncalı sayfasından herhangi birini okuyor olacaksınız.

Ancak, tekrar ve tekrar uyarmamız gerekiyor. Her ne kadar ismini vermek istemediğimiz örgüt emellerine ulaşamamış olsa da tamamen kötücül ve yıkıcı olan yazılara karşı her zaman dikkatli olmakta fayda vardır. Genç zihinlerin bu deli saçması metinlerle karşılaşmamaları, onların gelişimi için en iyisidir. Bu yüzden, gereken tedbirleri almadan ve yalnız olduğunuzdan iyice emin olmadan sayfayı çevirmeyiniz.

Bir Başka Yılın Dökümü

Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...