kurmaca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kurmaca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2020 Pazar

Kontrol Kalemi XVII: Avunamayanlar - Kazuo Ishiguro




Kitap Editörü: Begüm Kovulmaz
Düzelti: Filiz Özkan
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/Ekim 2009
Çevirmen: Roza Hakmen
Sayfa Sayısı: 540


Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Avunamayanlar isimli romanda arıyoruz.


Alıntıyı anımsarsınız: ''Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.'' İşte Avunamayanlar da baş karakterimiz Mr. Ryder'ın bilmediğimiz bir Avrupa şehrine varmasıyla başlıyor. Gelişi biraz gecikmiş, onun için hazırlanan karşılama komitesi dağılmış olsa da Mr. Ryder'ın uzun süredir beklenen ''önemli bir yabancı'' olduğunu anlıyoruz. Roman, ilgi çekici bir başlangıçla hikayesinin içine hızlıca dahil ediyor bizi. Mr. Ryder'ın şehre önemli bir konser için geldiğini, kendisinin şehirde çok sayıda hayranının olduğunu öğrenince ister istemez sayfaları daha hızlı çevirmek istiyoruz. Henüz daha ilk sayfalardan hikayenin bize vaat ettiği çok fazla şey olduğunu düşünüyoruz.

Ta ki Gustav'ın asansördeki ilk monologuna kadar. Gerçi evet, Gustav'ın monologunu okuduğum anda, kitabın devamında buna benzer pek çok monologla karşılaşacağımı tahmin etmemiştim. Gayet doğal bir sahne canlanmıştı önümde. Otele gelen önemli müşteriyle muhabbet etmek için çabalayan geveze bir çalışan ve nezaket sınırları dahilinde sohbetin sünmesine müsaade eden konuk sahnesi, kitabın başı için fena da bir sahne değil. Ancak ilerleyen sayfalarla birlikte, Mr. Ryder'ın maruz kaldığı bütün o monologların ardından yoruldum. Çok kısaca özetlersem, şehre gerçekten önemli bir etkinlikte piyano çalmak için bulunan Mr. Ryder, şehir sakinleri ile sonu gelmez, boğucu, tedirgin edici ve yer yer anlaşılmaz maceralar yaşıyor. Lafın gelişi macera dediğime bakmayın, kimi zaman gerçekten ne olduğunu anlamakta zorlanıyorsunuz. Elbette yazarın bir tercihi bu. Kitaba hakim olan sisi oldukça iyi yaratmış. Ki daha önce Ishiguro okuduysanız, onun bu tarz sisler yaratmakta ne kadar başarılı olduğuna da aşinasınızdır. Ancak bu sefer farklı. Gömülü Dev ya da Beni Asla Bırakma'da var olan sislerin dağıldığı bir ferahlık noktasına er ya da geç varıyordunuz. Avunamayanlar ise bu noktada yolunu dolambaçlı yöne kırmaktan çekinmiyor. Siste devam etmenizi, bunalmanızı, yer yer kitabı okumaya ara vermenizi istiyor. Çünkü yoruluyorsunuz. Mr. Ryder'ın şehirdeki günleri boyunca devam eden dinlenememe problemine ortak oluyorsunuz. Meraklı bir okur olarak içinizdeki merak duygusunu kaşıyan bu romana devam etmeye can atıyorsunuz. Ama önünüzdeki sayfalarda birtakım olaylar gerçekleşiyor ve anlam veremiyorsunuz. Boris, gerçekten Mr. Ryder'ın oğlu mu? Sophie ile Ryder'ın arasında ne var? Bu mutsuz aile portresi gerçek mi? Yoksa bellek ile şimdi arasında geçişlere sahip güvensiz bir anlatıcıya mı sahibiz?

Belki bu noktada durmak gerekir. Çünkü cevaptan emin olamıyorum. Özellikle iki farklı karakter üzerinden baktığımız zaman, tam olarak ne düşünmemiz gerektiğinin açık olmadığını söyleyebilirim. Bu iki karakterden ilki Stephan. Otel müdürü olan babası ile annesini gururlandırmak isteyen, onlara piyano çalmada yetenekli olduğunu göstermek isteyen Stephan'ın bir noktada Mr. Ryder ile ortak bir bağının olduğunu öğreniyoruz. Bu öğrenme, tam da Ishiguro'nun diğer kitaplarındaki sisi dağıtma tarzına benzer bir şekilde karşımıza çıkıyor: Laf arasında, iki karakter arasındaki olağan bir sohbette çok önemli bir şey, hiç önem taşımıyormuşcasına söyleniyor. Böyle bir durumda ister istemez, Stephan'ın Mr. Ryder'ın gençliği olabileceği düşüncesine kapılıyorum. Kabul edilme arzusunu taşıyan bu iki karakter, Stephan'ın kitabın sonundaki kararıyla birbirlerine daha da benziyorlar. 

Bununla beraber bahsettiğim ikinci karaktere bakarsak ortalığın ne yazık ki aydınlanmadığını fark ediyoruz: Gustav. Otelde, taşıyıcı olarak taşıyan Gustav, Boris'in büyükbabası ve Sophie'nin babası. Kitap boyunca mutsuz bir aile tablosu içinde gördüğümüz Ryder, Sophie ve Boris üçlüsünün üçüyle de farklı yakınlıkta ilişkilere sahip. Üç karakteri de çok sevdiğini gördüğümüz Gustav'ın Boris'le son derece yakın olduğunu görüyoruz. Kızı Sophie ile ise yıllardır devam eden bir konuşmama durumunu sürdürüyor. Kırgınlık, küslük, kavga olmadan sadece doğrudan iletişimi kesen bu ikili, halinden son derece memnun görünüyor. Gustav, ilişkinin bu şekilde ilerlemesi gerektiğinden son derece eminle. Bununla birlikte Ryder ile olan ilişkisine baktığımızda ona saygı duyduğunu, saygıdan da öte sevdiğini görebiliyoruz. Üstelik Ryder da Gustav'ı seviyor görünüyor. Gustav'ın Ryder ve Sophie arasındaki ''şeyi'' bilip bilmediğini öğrenemiyoruz. Buna rağmen aralarındaki iletişim, Ryder'ın şehirdeki diğer herkesle kurduğu ilişkiden farklı.

Kitabın ilişkiler denkleminde Gustav'ın önemi ise -bence- biraz daha farklı. Ryder, Sophie ve Boris ile olan ilişkisinde Gustav'ın tam zıddı bir portre çiziyor. Sophie ile konuşuyor ama ona sinirlenmekten, bağırmaktan kendini alamıyor. Gustav'ın kendini pek düşünmeyen karakterine karşılık Ryder, Sophie karşısında bencil davranmaya son derece yatkın. Öbür taraftan Boris ile olan ilişkisi de sıkıntılı. Gustav ile Sophie arasındaki konuşmama durumunun daha toksik bir hali Ryder ile Boris arasında yaşanıyor. Üstelik bunun sorumlusu Ryder gibi görünüyor. Bu noktada Gustav ile Ryder'ın iki zıt karakter olduğunu söylemek mümkün. Böyle olunca da Boris'in Ryder'ın çocukluğu olabileceği düşüncesine pek sıcak bakamıyorum. Gerek Ryder ile Sophie arasındaki ilişkinin karmaşıklığı, gerek Ryder'ın ilkokul anılarının farklılığı bu düşünceyi uzak kılıyor.

Bunları neden anlatıyorum? Çünkü emin olamıyorum. Avunamayanlar, son zamanlarda okuduğum, hakkında karar vermekte en çok zorlandığım kitap oldu. Bir artı/eksi listesi yaptığımda iki tarafın da birbirine ağır gelebilecek yanları olduğunu kabul etmem gerekiyor. Gerçekten de yan karakterlerin zengin hikayesi, detaylara verilen önem, esrarı saklıyor oluşu, kitabın gözümdeki değerini artırıyor. Öbür taraftan kitabın, benim için zor okunan bir kitap olduğu gerçeğini de göz ardı edemiyorum. 30-40 sayfadan sonra dinlenme, biraz nefes alma ihtiyacı hissettim. Karakterler arasındaki iletişim kopukluğu, boğucu atmosfer ve çok keskin geçişler kimi zaman yorabiliyor. Bitirip üzerine düşündüğüm bir günün ardından ağzımda tuhaf bir tadın kaldığını söyleyebilirim. Daha önce bilmediğim bu tadı sevip sevmediğimden emin değilim. Belki de avuntu aradığım için yaşadığım deneyimi garipsiyorum, kim bilir...

Avunamama Puanı: 5/5

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Kontrol Kalemi XVI: Mesafenin Şiddeti - Yalçın Tosun

 



Mesafenin Şiddeti - Yalçın Tosun (Yapı Kredi Yayınları)

Kitap Editörü: Murat Yalçın
Düzelti: Filiz Özkan
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/Temmuz 2020
Sayfa Sayısı: 113

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Mesafenin Şiddeti isimli öykü kitabında arıyoruz.

İlk (ve en beğendiğim kitap isimlerinden birine sahip olan) kitabı ''Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'' ile kendisini tanıdığım ve ardından sıkı bir takipçisi olduğum Yalçın Tosun'dan özür dileyerek başlamak istiyorum. Çünkü beş yıllık aradan sonra Mesafenin Şiddeti'nin çıkacağını öğrenerek heyecanlanmış olmama rağmen böylesi güzel bir haberi çok çabuk unuttum. Çok sıradan bir günde, uzun zamandır yapmadığım kitap satış sitesi gezimi gerçekleştirmeseydim, muhtemelen uzun bir süre boyunca da bu unutkanlığım sürecekti. Kitabı gördüm, sipariş etmekte tereddüt etmedim ve geldiği gün okumaya başladım. Kötü bir okur olduğum ve geç okuduğum için özür dileyerek kontrol kalemimi elime alıyorum.

Daha önce değerlendirmelerimde pek dikkate almadığım bir hususla başlıyorum: Kapak. Yalçın Tosun'un şimdiye kadar çıkan kitaplarının kapakları hep güzeldi. Güzelliklerinin yanı sıra bana, öyküleri de tamamladıklarını hissettirirdi. Özellikle Dokunma Dersleri ve Bir Nedene Sunuldum'un kapakları, zaman zaman kitaplığınızdan çekip uzun uzun bakacağınız, göz dolduran kapaklardı. Ne yazık ki Mesafenin Şiddeti, böyle bir kapağa sahip değil. İsmine yakışır bir şekilde sizinle hikayeler arasına bir mesafe koyuyor. Elbette kapaklar beni, özellikle merak ettiğim kitapları okumaktan alıkoymaz. Ancak önceki çalışmaları düşününce standardın korunması iyi olabilirdi. Çünkü yazar, yazdığı hikayelerle kendi standardını oluşturmuş ve bunu korumayı bu kitabında da sürdüren bir isim. Son dönem öykücülüğümüzde kendine has bir yeri olan Yalçın Tosun'un kitaplarının kapaklarının da bu kendine haslığı sürdürmesi gerektiği kanaatindeyim.

Peki nedir Yalçın Tosun'un öykücülüğümüzdeki yerini özel kılan? Bana kalırsa bunu satır aralarında görmek mümkün. Yazdığı öyküleri gizlemeyi, öykünün vurucu noktalarını sessizliğe ve satır aralarına saklamayı başaran bir isim Yalçın Tosun. Bu durum, anlatısına da özen göstermesini gerektiriyor ki karşımızda fazladan bir kelime bile barındırmayan hikayeler görüyoruz. Hatta kimi zaman anlatmak istediği durumları, hissettirmek istediği duyguları olması gerekenden daha az kelimeyle, kelimelerden artan boşluğa sessizliği hikayelerinin başat bir ögesi olarak yerleştirerek kullanıyor. Mesafenin Şiddeti'nde de çok iyi yazdığı bu tarzı kullandığı hikayeler var. Örneğin ''Beden'' ve ''Uvertür Şarkıcı'' isimli hikayeler, benim Yalçın Tosun'un çok sevdiğim tarzıyla yazılmış hikayeler. Ancak bu kitapta fazlası var, yeni bir paragrafa geçmemi gerektiren bir yenilik var.

Mesafenin Şiddeti'nin ilk üç hikayesi (Makaslar, Çok Mutsuz Ama Çok Neşeliydik, Primadonnanın Ölümü) Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'in son hikayesi ''Unutmabeni Çiçekleri''nde gördüğümüz bir anlatım tekniğine sahip. Esasında şöyle demek gerekir sanıyorum, Unutmabeni Çiçekleri'nde kullanılan tarz, geliştirilerek parçalar halinde bu üç öyküde kullanılmış. İlk iki öyküde birbirine bağlanan iki anlatıyı okuyoruz. Makaslar'ın taşıdığı gerilim, kısa kısa cümlelere bölünmüş iki anlatının üzerinde yükseliyor ve finale kadar başarıyla ilerliyor. Aynı şekilde Çok Mutsuz Ama Çok Neşeliydik de yan yana yollarda ilerleyen iki anlatının buluşmasıyla tamamlanıyor. Primadonnanın Ölümü ise Unutmabeni Çiçekleri'nin çok anlatıcılı yapısını kullanan iyi bir hikaye. Kitabın bu üç hikayeyle açılması, ilk başta tuhaf geliyor. Alışılagelmedik bir Yalçın Tosun okuduğumuzu hissettiriyor, ancak yazarın ilk kitabındaki bir hikayesinde kullandığı tarzının üstüne koyarak Makaslar gibi kuvvetli bir hikayeyle açılışı yapması insanı mest ediyor. İlk başta şaşırmış olsam da ''Bütün Hikâyeler Kırık'' isimli hikayeye geldiğimde bana tanıdık gelmeyen ilk sayfaların habercisiyle karşılaştığımı fark ediyorum. Üstelik daha önce de karşılaşmıştım. Yazar, Notos'un 74. sayısında yer alan bu hikayesinde ilk iki öykünün yapısına benzer bir yapıyı henüz bu kitaptan çok önce, 2019'da okurlarına sunmuş. Üstelik o zaman da ilk başta şaşırmış, ardından hikayeyi çok sevmiştim. Aradan geçen zamanda hafızamın azizliğine uğramak beni biraz üzse de eski bir dostla karşılaşmış olmaktan dolayı minnettarım. Hikayenin tek bir damardan ilerlemediği bu tarz, yazara pek çok imkan sunuyor. O da bu imkanları öylesine iyi kullanıyor ki hikayelerin yoğunluğu artıyor. Her sonda durup biraz düşünmek, hikayeyi sindirmek için beklemeniz gerekiyor.

Farklı anlatıma sahip olan hikayelerin dışındakiler alıştığımız ve çok sevdiğimiz Yalçın Tosun hikayelerinin başarılı örneklerinden. Sessizliğin, dile getirilemeyenlerin baş rolde olduğu, bazen yalnızca bir cümlesiyle sizi yakalayan hikayeler. Aradan geçen beş uzuuuun yılın ardından insanı doyuran, ancak daha fazlasını istemesine neden olan hikayeler. Okuru teselli ediyor mu, emin değilim. Çünkü kitaptan geriye, Yalçın Tosun'un daha önceki kitaplarında da olduğu üzere, bir sızı kalıyor.

Teselli Puanı: .../...

18 Mart 2020 Çarşamba

Kontrol Kalemi Özel Bölüm: Serbest Kürsü - Alejandro Zambra

serbest kürsü alejandro zambra ile ilgili görsel sonucu

Serbest Kürsü - Alejandro Zambra (Notos Kitap)

Editör: M. Tila Sadık
Kapak Tasarımı: Tane Mavitan
Çeviren: Seda Ersavcı
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/2019
Sayfa Sayısı: 147

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimizden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. Bu arayışımızda bugün çok özel bir konuğumuz var. Başlıktan da anladığınız üzere Alejandro Zambra'nın Serbest Kürsü isimli kitabına göz atacağız.

Yazıya başlamadan önce -biraz da bloga tekrar ısınabilmek için- eski yazılara göz attım. 03.02.2020 tarihli ''Yakında I'' başlıklı yazıda gelmeyen kargomdan şikayet edip beklediğim kitaplar hakkında bir ön değerlendirmede (bunu kitaplar hakkındaki temennilerim şeklinde okumak da mümkün) bulunmuşum. Yazıyı, Serbest Kürsü'yü dört gözle beklediğimi ve öncelikle onu okuyacağımı söyleyerek bitirmişim. Yazıda verdiğim kimi sözleri tutmamış olsam da (ö-höm) gerçekten de kargoyu aldığım gibi Serbest Kürsü'ye başladım. O yazıda, bu yazının ana fikrini vermiş olsam da burada bir kere daha yinelemekte fayda görüyorum; çünkü bir kez daha ikna oldum:

Alejandro Zambra tarafından yazılmış her şeyi okurum. (Bu yazıyla birlikte bu cümleye şu cümleyi ekleyebiliriz: ''Alejandro Zambra'yı herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.''

''Serbest Kürsü'' yazarın okuruna yüzünü döndüğü bir kitap. Bu durum, aslında Zambra'nın eserlerinin bir çoğu için söylenebilir. Özellikle ''Eve Dönmenin Yolları'' ve ''Belgelerim''de karşılaştığımız, bizi yazarla baş başa kalmışız ya da yazar, iki dakikalığına bir yere gitmiş de masada bıraktığı günlüğünü okumaktan kendimizi alamamışız gibi bir durumun içine sokan bir durum bu. Bir günlüğün şahsiliğini, anlattığı gündelik olayların sıradanlığını, o doğal akışını ve aslında bir okur için yazılmamış olmasını düşündüğümüzde Zambra'nın eserlerinin de benzer tınıda, samimi bir tınıda olduğunu görürüz. Bu samimiyet, biraz üstü kapalı (belki soğuk demeliyim) olsa da Zambra'yı okuduktan sonra sanki uzun süredir görüşmediğimiz bir arkadaşımızın dertlerini dinlemiş gibi hissetmemizin sebebini açıklayabilir.

''Serbest Kürsü'' ise bu noktada yazarın diğer kitaplarından ayrılıyor. Çünkü burada yazar, kitabın ilk bölümünde doğrudan okuruna seslenirken diğer iki bölümde okurunu önce çalışma odasına, ardından da yaşantısına davet ediyor. İlk bölümde yazarın çeşitli üniversitelerde yaptığı konuşmaları okuyoruz. Zambra, aynı Zambra. Sadece yazmıyor, bu sefer konuşuyor. Bizim bu konuşmayı okuyor olmamız her şeyi başa döndürse de yazılarındaki samimiyetin konuşmalarında da olduğunu fark etmek zor değil. Sıkı bir okur olan yazarı, sevdiği kitaplar hakkında konuşurken dinlemek/okumak, benim için büyük bir keyif olduğundan daha önce isimlerini hiç duymadığım ve belki hiçbir zaman okuyamayacağım kitapların bahsi geçtikçe mutlu oldum.

Daha büyük ölçekte, edebiyat üzerine düşüncelerini paylaştığı satırlar ise okurların da üzerine düşünebileceği soruları ortaya atıyor. Örneğin, ''Romanlar, onları bilgisayarda yazmaya başladığımızda değişti mi?'' Soruyu okurluk kurumu açısından değiştirelim: ''Romanlar, onları elektronik okuyucularda okumaya başladığımızda değişti mi?''

İkinci bölüm, yazarın bitiremediği, beğenmediği ya da bir sebeple yarım bıraktığı öykülerini içeriyor. İlk bölümde ne düşündüğünü söylediği öyküleri yazarın bu eleştirileri ışığında okumak, okur için farklı bir deneyim olacaktır. Özellikle Aşktan Sonraki Aşk öyküsünü, kitabı alır almaz okumanızı, ardından kitabı tekrar okumaya başlamanızı tavsiye ederim. Böylelikle, belki de yazarla hayali bir tartışmanın içerisine girebilirsiniz.

Son bölüm için sadece şunu söyleyeceğim: ''İyi ki Meksika'dayız'' isimli parçayı okuyun ve hissettiğiniz duyguyu bana yazın. Bana kalırsa, Zambra'yı neden bu kadar sevdiğimizin pek de gizemli olmayan sırrı, bu parçada yatıyor. Zambra, anlattıklarıyla bize o kadar tanıdık geliyor ki sokağa çıktığımızda onunla karşılaşma ihtimalimiz olduğunu düşünmeden edemiyoruz.

Serbest Kürsü, tanımadan uzaktan sevdiğimiz Zambra'yla arkadaş olduğumuz kitap.

29 Kasım 2019 Cuma

Kontrol Kalemi XIV: Doğal Roman - Georgi Gospodinov


Doğal Roman - Georgi Gospodinov (Metis Yayıncılık)

Çeviren: Hasine Şen Karadeniz
Metis Edebiyat Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: John Bratby, Tuvalet, 1956
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Sayfa Sayısı: 143

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Doğal Roman isimli romanda arıyoruz.

Kitap sitelerinde, blog yazılarında ya da belki de kitapçılarda Gospodinov'un ilginç kapak resimli Doğal Romanı'nı gördüğünüzü düşünelim. Hiç tereddüt etmeyin ve satın alın. Eve gidin, kendinize güzel bir köşe seçin. Okumaya başlayın. Sayfalarda hem Calvino'yla hem de Kundera'yla karşılaşacaksınız. ''Doğal roman'' olma iddiasındaki bir romanda, bu iki isimden izler görmek ilk bakışta beni şaşırttı. Ancak şaşırttığı oranda da sevindirdi. Calvino'nun oyunbazlığı ile Kundera'nın hafifliğinin iç içe geçtiği sayfalar beni, bir doğal roman okuduğuma ikna etti.
Eğer metinlerarasılıktan keyif alıyor, kendine dahi atıf yapan kitaplar okumaktan hoşlanıyorsanız, Doğal Roman, 17. sayfasında tekrar başlayarak sizi memnun edecek.
Eğer hayatın kırıntılarını takip eden kitapları seviyorsanız, Doğal Roman'ı yine seveceksiniz.

Evet, karşımızdaki metin her ikisini de başarıyla yapıyor. Baş karakterimizin son sürat boşanmaya giden evlilik hayatını, okura oyunlar oynayarak, konuyu dağıtarak, bazen evlilik hakkında hiçbir şey anlatmayarak anlatıyor. Tuvaletlerden, bitkilerden, sineklerden ve yaratılıştan bahsediyor. Bir koltuğun insan için kazanabileceği önem üzerinde duruyor. Başkalarının hikayelerini, Doğal Roman'ı referans göstererek aktarıyor ve bütün bunları, hiçbir zaman anlatının akıntısına kapılmadan yapıyor. Sanki, bir girdap oluşuyor ve Doğal Roman bu girdabın içinde ilerliyor. Yeniden başlıyor, dalgalarla boğuşuyor, farklı bir gökyüzünü selamlıyor, roman başlangıçları hakkında tavsiye veriyor, tuvaletlerin tarihi hakkında konuşuyor, sinekler üzerinden bir yaratılış efsanesi ortaya koyuyor ve tekrar batıyor, çıkıyor, batıyor, çıkıyor.

Bütün bunları, sizi hiç sallamadan, Büyük Okyanusu aşmayı adet haline getirmiş bir geminin kaptanının soğukkanlılığıyla yapıyor. Esasında, sizinle sohbet ediyor. Bu sohbeti canlı tutuyor. Bunu da kitapta söylediği şekilde yapıyor:
''Bir sohbeti canlı tutmanın en iyi yolu, belirli bir konudan kaçınmaktır.'' (s. 32.)
Kahramanımızın boşanma nedeniyle zor günler geçirdiğini düşünüyoruz, ancak yazar bambaşka şeylerden bahsediyor. Bu bambaşka şeyler ilgimizi çekiyor, boşanma mevzusunu bir süre aklımızdan çıkarabiliyoruz. Ancak kahramanımız orada, konu tekrar boşanmaya geliyor. Girdapta dönüyoruz, kahramanımız da yanından ayırmadığı koltuğuyla birlikte bizimle. Bir kitap yazmak istediğini söylüyor. Roman başlangıçları hakkında konuşuyor, evliliğini anlatıyor, sokak hayvanlarından konu açıyor. Ona bir içki ısmarlamak istiyorsunuz. Derdini anlatabileceğini, onu dinleyeceğinizi söylemek istiyorsunuz. Sonra, bunun muhabbetin akışına zarar vereceğini fark ediyorsunuz. Çok doğal bir sohbet var, onu bozmanın yükünü üzerinize almak istemiyorsunuz. Böylece yazarın ne yapmak istediğini daha iyi anlıyorsunuz. Koltuğunuza biraz daha değer vermeniz gerektiğini düşünerek sayfayı çeviriyorsunuz.

Teselli Puanı: 5/5

20 Eylül 2019 Cuma

Dünyanın İlk Günü

Gözlerini kızıl bir gökyüzüne açtı. Sonra usulca kapattı. Başı ağrıyor, bütün kemikleri tek tek sızlıyordu. Doğrulmak için uğraşmadı, doğrulamayacağını biliyordu. Tekrar açtığı gözlerini, gökyüzüne dikti. Diliyle kurumuş dudaklarını ıslattı. ''Ne oldu?'' diye sormak istedi, soramadı.

Neler olduğunu hatırlıyordu. Koşuşturan insanları, çöken binaları, sarsılan yeri, parçalanan gökyüzünü... Kıyameti hatırlıyordu. Yaşadığı dehşeti, inanmamayı tercih ederek bahsi kaybettiğini, kutsal kitapların haklı çıktığını hatırlıyordu. Bir yaratıcının varlığını, Dünya'nın son gününde kabul etmiş olmasının acısını tekrar yaşadı. Bundan sonra olması beklenenlerden haberi vardı. Yanı başında kıyamet koparken son düşündüğü, kendisini bekleyen eziyetti.

Sonra gözlerini kızıl bir gökyüzüne açtı. Kollarını hareket ettirip görüş açısına kadar getirdi. Boynunu hafifçe kaldırarak vücudunun geri kalanına baktı. Görünürde herhangi bir yara yoktu. İşaret parmağını burnu ile üst dudağı arasına sürttü. Hayır, burnu bile kanamamıştı.

Başını sağa, ardından sola çevirerek etrafına bakındı. Etrafına kulak kesildi. Çıt çıkmıyordu. İleride, eğer gözleri ona oyun oynamıyorsa, bir şeyler yıkılıyor, parçalanıyor, düşüyordu. Ama burada, yanı başında ne bir ses, ne de bir hareket vardı. ''Ne oluyor?'' diye sormak istedi, sessizliği bölemedi.

Neden sonra içine bir umut doğdu. Kıyametin kendisini ıska geçtiğine, yaratıcının yarattıklarından birinin sonunu getirmeyi unuttuğuna dair bu umut bir anda büyüdü, belki de başkalarının da kıyametten sağ kurtulduğuna ve belki de insan neslinin yeni bir başlangıç yapması için kendisinin seçildiğine dair bir fanteziye kadar vardı.

''Seçilmedin.'' dedi gürledi gök. 

Vücudu kaskatı kesilirken gözlerini sıkıca yumdu. Kalbi ağzında atıyordu.

''Seni başka bir iş için düşünmüştüm.'' Bu sefer gürlememişti gök.

Sağ gözünü hafifçe araladı. Görebildiği kadarıyla etrafında kimse yoktu.

''Sol gözünü açtığında da etrafında kimseyi görmeyeceksin. Ama yine de sana, şah damarından daha yakınım.''

Sol gözünü de açtı. Kızıl gökyüzü hala yerindeydi.

''Her seferinde, bir sonraki sefer için yanıma birkaç kişi alırım, benim için birtakım görevleri yerine getirecek birkaç kişi.''

Hafiflediğini hissetti.

''Sen benim elçim olacaksın. Emirlerimi onlara tebliğ edeceksin. Onlara benim kelamımı öğreteceksin.''

Kızıl gökyüzü yaklaşıyordu. 

''Senin eğittiklerine karşı gelenler, onlara zulmedenler olacak. Varlığımı inkar edenler olacak, bu konuda bahse bile girecekler.'' Bu sefer gök gürültüsü bir kahkahaydı.

''Elinden hiçbir şey gelmeyecek, ey Cebrail.''

Gözlerini karanlığa açtı.

2 Eylül 2019 Pazartesi

Kontrol Kalemi XI: Kont Öderland - Max Frisch



Kont Öderland - Max Frisch

Çeviren: Şebnem Sunar
Kapak Tasarımı: Utku Lomlu
Basım Tarihi/Yeri: Mayıs 2019/İstanbul
Sayfa Sayısı: 117

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Kont Öderland isimli oyunda arıyoruz.

Her okurun tamamlaması gereken bir görev gibidir kitap seçme süreci. Listeler yapılır, listeler takip edilir, bazen ani kararlar verilir, bazense önerilere sığınılır. Ama kimi zaman, bir kitap karşınıza çıkıverir. Kitap almak için çıkmamış olmanıza rağmen o kitap, yığınların arasından -bir şekilde (belki isminden, belki kapağından)- kendisini gösterir. Tam şu anda kitaplığınıza göz atın. Aklınızda hiç olmasına rağmen ani bir kararla satın aldığınız ve bu karardan pişman olmadığınız kitapları göreceksiniz. İşte Kont Öderland da benim için böyle bir kitap. Kendimle baş başa kalmış, her şeyden bunalmış bir halde yürürken kitapçının dışarıya koyduğu indirim raflarında görünce kendisine doğru çekildim. Arka kapağı okuduktan sonra kasaya gittim ve on beş dakika sonra, en yakın parkta bu on iki sahnelik cinayet baladını okumaya başladım.

Oyun isimsiz baş karakterimiz Savcı'nın çalışma odasında başlıyor. Savcı, hiçbir nedeni yokken çalıştığı bankanın güvenlik görevlisini bir baltayla öldüren veznedarın dosyası üzerinde çalışmaktadır. Cinayetin neden işlendiğini anlamaya uğraşırken, hayatı boyunca sıradan bir yaşam geçirmiş bu adamı kendisinden bile daha iyi anlamaya başladığını fark eder savcı. Ortam yavaş yavaş puslu bir hale gelir; yazar, karakterlerin etrafını örter ve ilk sahne savcının, hizmetçi kız ile yaşadığı ilginç diyalog ile biter. Hayatını mesleğine adamış olan savcı, böylesine nedensiz bulduğu cinayetin nedenlerini araştırırken kendi ifadesiyle duvardaki çatlağı ve onu saklamak için kullanılmış kaplamayı görür.

Oyunun ilk üç sahnesi ile gerçek ve fantastik arasındaki bağ, giderek gevşer. Eski bir masal olan Kont Öderland anlatısının da kullanılmasıyla baş karakterimiz Savcı, evrak çantasında balta taşıyan Kont'a dönüşür. Evinden kaybolur, jandarmaları öldürür, ve işin ilginci yaptıkları, belli çevreler tarafından destek görür. İnsanlar, yakalarının altına metalden yapılmış balta armaları takmaya başlar. Sahneler ilerledikçe Kont Öderland masalının yeni bir direnişe dönüştüğünü -ve nihayetinde bu direnişin sonunu- okuruz. Ama bütün izlek, gerçek ile fantastik arasında gidip geldiği için yaşananlardan emin olamayız. Öyle ki Savcı da oyunun sonunda, aslında neler yaşandığını bilmiyor görünmektedir. Sahnede ilk kez kendisini gösteren bir karakter, yazarın hepimizden sakladığı gerçeği dile getirir. Tekdüze, monoton ve hareketsiz hayatından sıkılarak özgürlüğünü isteyen Kont'un (Savcı'nın) özgürlüğün karşısında gördüğü iktidara karşı mücadelesinin bir çıkmaz olduğunu anlarız. ''Başkan'' karakteri tek bir cümlesiyle hem Savcı'yı hem de okuru yakalar: ''Özgür olmak için iktidarı devirenler, özgürlüğün karşıtı iktidarı devralırlar...'' Böyle bir cümle karşısında, henüz tamamlanmış bir devrimin şafağında dehşete düşmemek elde midir?

Oyun, hızlı temposuyla sona kadar merak ögesini kaybetmeden devam ederken böylesi vurucu bir sonla karşılaşmak okuru çarpacaktır. Çünkü Kont ile birlikte yürüdüğümüz yolda, Kont'un özgürlüğü için giriştiği mücadelenin aslında boşa kürek çekmek olduğunu görürüz. Başaramasaydı yakalanacak ve öldürülecekti. Başardığında ise ödülü özgürlüğü değil, iktidar oldu. Kaçtığından daha sıkı bir kapana kıstırıldığını anlayan savcıyı, uyanmaya çalışırken bırakırız. Özellikle son sahnenin, ilk sahnedeki mekanla aynı yerde geçmesi, ilk sahnenin bittiği yerden başladığı izlenimini vermesi ve Savcı'nın davranışlarındaki tuhaflık, her ne kadar yaşananların gerçekten yaşanıp yaşanmadığını okura sorgulatsa da oyunun sonunda Savcı ile birlikte dehşete kapılırız. İncelikli düşünülmüş bir kurgu ile, modern zamanların eleştirisini başarıyla yapan yazar, son sahneye kadar elini açık etmez. Eleştirisini karakterlerinin monologlarına bırakmaz. Karakterler ile genel durumu ortaya koyar. Üstelik bunu hem isyancılar, hem de iktidar tarafından (elbette iktidara yaklaşımı eleştirel ve mizahidir) yapar. Bu haliyle, tuzağını gizlilikle hazırlayan bir avcı gibidir. Sistemi, sisteme başkaldıranları, onları engellemeye çalışanları gösterirken okuru son sahneye getirir. Belki de benim gibi, her şeyden bunalmış ve bir çıkış ararken kitaba rastlayan okurlar için son derece karamsar, bu karamsarlığı kat be kat artıran vurucu bir sonla kapağı kapattırır. Kont'u, Savcı'yı, Wolfgang'ı, öldürülen bekçiyi, sistemi, hayatınızı düşünürsünüz. Sonra sorarsınız: Neden?

Teselli Puanı: .../5

17 Temmuz 2019 Çarşamba

Oulipo ve 3 Adet Alıştırma Önerisi

Bir süredir kitap okuma konusunda sıkıntı yaşadığım için bugün daha değişik bir şey yapmak ve farklı bir konudan bahsetmek istiyorum. Elbette yine kurmacadan, edebiyattan uzaklaşmıyoruz. Aksine, kurmacaya biraz daha yakınlaştığımızı söyleyebiliriz. Çünkü konumuz Oulipo.

Oulipo, 1961'de François Le Lionnais ile Raymond Queneau tarafından kurulan bir grup. Bu grup, kendilerine sınırlamalar koyarak yazmak, çok sıkı bir disiplinle bu sınırlamaların peşinden gitmek, her yeni kurmacada sınırlamaları biraz daha arttırmak, kısacası yazma sürecini bir deney haline getirmek üzere yola çıkıyor. Grubun üyeleri arasında birkaç ünlü ismi görmek mümkün: Türkçe'ye de çevrilen Biçem Alıştırmaları* kitabının yazarı, grubun kurucularından Raymond Queneau, henüz hakkını verecek kadar kendisini okumadığım Georges Perec ve her zaman okunacak en az bir kitabını rahatlıkla bulabileceğin Italo Calvino. Onları ve diğer Oulipocuları farklı kılan, kurmacayı bir oyun olarak görmeleri. Oyunumuz öncelikle kurmacanın yazım sürecinde başlıyor. Palindromlar, lipogramlar, pangramlar, anagramlar, izogramlar, akrostişler, vs. türlü türlü tekniği kullanarak kendilerini biçimsel olarak sınırlandırıyorlar. Kurmacanın içeriğinde ise anıştırmalar, göndermeler, alıntılar, vs. yollarıyla metnin katmanlarını inşa ediyorlar. Evet, Oulipo için bir inşa oyunu diyebiliriz. Yazar bir labirent veya bir rubik küp inşa ediyor, okura meydan okuyor. Okur, yazarın inşa ettiği labirentin içerisine girmeyi tercih edip kitabı satın alırsa oyunun ikinci aşaması başlıyor. 

Biçim ve içeriğin gösterilen bu büyük çaba, okurun okuma faaliyetini daha dikkatli yapmasını gerektiriyor. Oyundan keyif alınabilmesi için dikkat edilmesi gereken püf noktası burada. Satır aralarından, paragraf bitişlerinden, sayfa boşluklarından fırlayabilecek her gönderme; yazarın biçime ilişkin çabalarının karşılığını gösteren parça okurdan dikkatini vermesini talep ediyor. Bu talep, çoğunlukla cevapsız bırakılmıyor. Çünkü, biçim ve içeriğe yönelik çabanın yanı sıra -belki de Oulipocuların alameti farikasından olan- her metnin kendine özgü eğlenceli yapısı, okuru kurmacanın içerisine rahatlıkla sokuyor. Üstelik her seferinde, labirentin başka bir girişinden başlama ve farklı bir yolla, hiç görmemiş olabileceği sapakları görme şansı da sunuyor. 

(Aslında, Oulipo hakkında bu kadar dahi yazmayı düşünmemiştim. Üstelik yetkin olmadığım bir konuda bu kadar yazabilmeyi, kendimden beklemezdim. Ancak birkaç gündür üzerine çok düşünmüş olduğumdan kendime, bu kadarcık bir tolerans tanıyabilirim.)

Aşağıda, son birkaç günde bulduğum iki ve bir süredir düşündüğüm bir Oulipo alıştırma önerisini okuyacaksınız. Her biri için birtakım kurallar belirlemeye çalıştım. Ancak son hallerini henüz veremediğimi söylemeliyim. Yine de amacım, yalnızca bir beyin fırtınası başlatmak olduğundan bu hallerinin de işinize yarayacaklarını umuyorum. İyi okumalar.

A. İki Hikaye Arasında
Kurallardan, konsept de anlaşıldığından hemen kurallara geçiyorum:

1- Okuduğunuz son iki kitabın ilk ve son cümlelerini not edin. Yazacağınız öykünün ilk ve son cümlelerini bu dört cümleden seçmelisiniz.
2- İlk ve son cümleler aynı kitaptan olamaz. İlk cümleyi A kitabının ilk cümlesi olarak seçtiyseniz, son cümleniz B kitabının son cümlesi olmalı.
3- Bu cümleler, metin içerisinde tekrar kullanılmamalı. Yalnızca ilk ve son cümlede yer almalılar.
4- Bu iki cümlenin hangi kitaplardan olduğunu söyleyemezsiniz.
5- Bu iki cümlenin hangi kitaplardan olduğuna dair ipucu veremezsiniz.
6- Bu iki cümle, bir diyalogda yer almamalı. Yani tırnak işareti görmemeliyiz. Karakteriniz bu iki cümleyi kendi kendine dahi söylüyor olmamalı.
7- Bunlar dışında bu iki cümle arasını dilediğiniz gibi doldurabilirsiniz.
8- Öykünün içerisinde, bu iki kitap hariç olmak üzere, başka kitaplardan alıntılar yapabilirsiniz.

B. Sıradan Bir Cevap
Arkadaşlarınızla aranızda geçen konuşmalardan bir tanesinde arkadaşınız tarafından size yöneltilen sıradan bir soruya kaç farklı şekilde cevap verebilirsiniz? Elbette birkaç kuralımız var:

1- Öyküde en fazla yirmi cümle olacak.
2- Kelime tekrarı olmayacak.
3- Her kelime, kendisinden önceki kelimenin son harfini izleyen harfle başlayacak.

C. Çoktan Seçmeli Öykü
Son sıradaki bu öneri, yazacağınız hikayenin her kelimesinin bir test sınavının şıkları olmasını, okurun farklı kelime tercihleriyle kendi hikayesini inşa etmesini öngörüyor. Pek çok zorluk, üzerinde incelikle düşünülmesi gereken pek çok detay var. Bir kere hikayenin çok uzun olmaması gerektiğini söyleyebiliriz. Çünkü öyküde yer alacak her kelimenin hem gruplandırıldığı kelimelerle, hem de öykünün geri kalanındaki kelimelerle uyumlu olması gerekiyor. Çünkü normal bir öykünün aksine bu öneride dört kat daha fazla kelime düşünmeniz lazım. Bu nedenle öykü kısa olursa farklı seçenekler tercih edip farklı hikayeler anlatılabilir. Uzun bir öyküde, eklenen her kelime (dört şık olarak baktığımızda dört kelime) bütüne karşı bir tehdit oluşturabilir. Belki bir örnek verebiliriz:

Diyelim ki öykümüzün ilk cümlesinin ''Mutlu aileler birbirine benzer.'' olmasına karar verdik. Bu dört kelimeye ek olarak her birinin altına gelecek üçer kelime daha düşüneceğiz. Okur istediğini seçerek öyküyü oluşturacak. Uzun bir hikayede, bunun sebep olabileceği felaketleri görmek güç değil. Esasında, fikrin uygulanmasının da çok zor olacağını düşünüyorum. Olur da dener ve bir de başarılı olursanız, bana ulaşmaktan çekinmeyin. Olur da ben başarılı olursam, bir şekilde sizi zaten bulurum.

6 Temmuz 2019 Cumartesi

Salçalı Makarna

Bu öykü, sonunda baş karakterin intihar ettiği bir öykü değil.
Öyle bir öykü olabilirdi. 
Eğer öykünün yazarı olarak baş karakterimizi güçlükle ikna etmemiş olsaydım... Birkaç dakika önce intihar etmeyi ciddi ciddi düşündüğü, şimdiyse bu düşünceden utandığı için isminin söylenmesini katiyen reddeden baş karakterimiz, siz öykünün ilk cümlesini okumadan beş dakika kadar önce salonundaki masada oturmuş, salçalı makarna yiyordu. Saat 21:57 idi ve baş karakterimizin aklından bu saatte salçalı makarna yiyecek kadar kötü duruma nasıl düştüğü sorusu geçiyordu. (Sağ omzumun üzerinden yazdıklarımı kontrol eden baş karakterimiz, makarnanın akşam yemeğinden kalmış, soğuk ve birbirine yapışmış olduğunun belirtilmesinin içine düştüğü bunalımın anlaşılmasında önemli olduğunu iddia ediyor. Ben o kadar gerekli olduğunu düşünmediğim için bu detaya öyküde yer vermiyorum.) 

Depresyonda olduğunu ve bu durumdan kurtulmak için bir şey yapacak dirayeti olmadığını fark ettikten sonra tabakta kalan makarnasını bitirdi. Ağzını peçeteyle sildi. Peçeteyi tabağın içine bıraktı. Bardağında kalan suyu içtikten sonra tabaktaki peçeteyi alarak ağzını bir kez daha sildi. Ardından tabağı mutfağa götürdü. Peçeteyi çöp poşetine attı, tabağı sudan geçirdikten sonra bulaşık makinesine yerleştirdi. 

Ardından salona gelerek intihar etmeye karar verdi. Sonrasında kendisini kapkaranlık bir yerde buldu. Önünde az önce bitirdiği tabak belirdi. Havada asılı kalan tabak, birkaç saniye geçtikten sonra bir yemek masasının üstünde kendine yer buldu. Yemek masasının etrafına dört sandalye konuldu. Sandalyelerin birinde kendisi vardı. Daha önce pek çok kez bu sahneyi yaşamış olduğundan karşısına, duvar bulunması gereken yere, baktı. Duvar, her zamanki gibi silikti. Arkasını dönüp salonunun tamamını görmek istedi. Yapamadı. Orada, sandalyede oturması, makarnasını kaşıklarken (ki bu da ilginçti, makarnayı hep çatalla yerdi) hayatının ne kadar kötü olduğunu düşünmesi ve intiharına karar vermesi gerekiyordu. Anladığına göre, kendisinden beklenen buydu. Bunun için bir sebebi olması gerektiğini düşündü. Bunca yıllık baş karakterlik kariyerinden öğrendiği bir şey varsa, okurun bu tarz soruları atlamayacağı ve her şeyden önce neden intihar etmek istediğini öğrenmek isteyeceği idi. Verilecek sağlam bir gerekçe, içinde yaşanılan topluma yöneltilen birkaç klişe eleştiri, belki eski anılardan özel bir parça okurun kendisiyle empati kurmasını sağlayacaktı. Ama belli ki henüz bu yönde bir çalışma yoktu. Bunları düşünmeye vakti olduğuna göre birileri daha başta tıkanmış demekti. Belki salonun tamamlanması üzerine çalışmak, iyi bir başlangıç olabilirdi.

''En azından başkaları öyle yapıyor.'' 

Önündeki duvar silik bir halde kalmaya devam etti. Dakikalar geçti, makarna tabakta bekledi. Harekete geçmedi. Birkaç kez kalkıp gitmeye yeltendi. Ancak belli ki iş hala bitmemişti. Buradan bir şey çıkmayacağını çok önceden fark ettiği için öylece oturmaya devam etti. Yetki kendisinde değildi. Birilerinin salçalı makarna yerken intihar etmeye karar veren bir adamın öyküsünün iyi bir fikir olmadığını fark etmesi, bir olgunluk göstermesi ve kendisini rahat bırakması gerekiyordu. 

Başını kaldırdığında masanın yerinde olmadığını fark etti. İstemsizce yukarı baktı. Halbuki yukarıda kimsenin olmadığını biliyordu. ''Eski bir alışkanlık.'' Saatine baktı, onun saatine göre yaklaşık elli dakikadır oradaydı. Artık işinin bitmiş olabileceğini düşündü. Kendisi için başından beri ölü olan bu yerde daha fazla vakit geçirmek istemiyordu. Kalktı, havada asılı kalan tabağı alarak silik salondan tamamen karanlığa, mutfağın bulunması gereken yere gitti. Çöp poşetinin olması gerektiği yere makarnayı boşalttı, musluğun olması gereken yerde tabağı yıkadı ve bulaşık makinesinin olması gerektiği yere tabağı bıraktı. İntihar etme fikrinden vazgeçmişti.

27 Nisan 2019 Cumartesi

Kontrol Kalemi VII: Ve Günler Yürümeye Başladı - Eduardo Galeano

                                                      

Ve Günler Yürümeye Başladı - Eduardo Galeano (Sel Yayıncılık)

Çeviren: Süleyman Doğru
Kapak Tasarımı: Savaş Çekiç
Sayfa Sayısı: 416
Basım Tarihi: Kasım 2012

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Ve Günler Yürümeye Başladı isimli kitapta arıyoruz.

Latin Amerika Edebiyatı ile edebiyatımız arasında yadsınamayacak benzerlikler olduğunu düşünüyorum. Gerek coğrafyaların benzer sosyal ve siyasi tarihleri, gerek kendi kültürü ile Batı kültürü arasındaki sıkışmışlık, gerek de halk anlatılarının çok sesliliği sonuç olarak ortaya özgün bir edebiyat çıkarıyor. Bu edebiyat, Latin Amerika'da daha gözle görülür, elle tutulur bir düzeye varmış ve ''Büyülü Gerçekçilik'' gibi bir akımla bağdaştırılmış. Bizde bu kadar yoğun bir ön plana çıkmadan bahsedemiyoruz. Rahatlıkla Büyülü Gerçekçilik akımının örneklerinden sayabileceğimiz eserler vermiş yazarlar olsa da Türk edebiyatı, biraz daha kendi yolunda kaybolmuş gibi görünüyor. Bu konuyu başka bir yazıya bırakarak devam edersek Latin Amerika Edebiyatı, kendi mistik coğrafyasına çoğunlukla bütün dünyayı içeren bir duyarlılık eklemiş ve böylece büyük konuşmayı, insanlığı ilgilendiren meseleler hakkında ses çıkarmayı başarmış bir edebiyat. Eduardo Galeano da Ve Günler Yürümeye Başladı da yerel ile evrensel arasındaki farkı o eşsiz, ince ve çoğunlukla insanı düşünmeye sevk eden duyarlılığı ile bağlamış.

Kitap, esasında bizim de aşina olduğumuz bir geleneğin yeniden üretimi. Bizim resimli maarif takvimi olarak bildiğimiz (umarım bir gün devam edeceğim seriye gitmek için tıklayınız.) ve her yaprağında ayrı bir metnin olduğu takvim fikrinden hareket eden Galeano, 1 Ocak'tan 31 Aralık'a her gün için minimal metinler hazırlamış. Metinler hiç bilmediğiniz coğrafyalardan hiç bilmediğiniz öyküler hakkında olduğu gibi Galeano'nun fikir parçacıklarını ya da çok kısa anılarını da içeriyor. Oldukça sade metinler var karşımızda. Metinlerde fazla kullanılmış kelime bulamıyorsunuz. Her kelime, bir yap-boz parçası gibi yerli yerinde görünüyor. Özellikle metnin yapısı ve anlamı açısından düşündüğünüzde bu sadelik, tamamlanmışlık ile bütünleşiyor. Üstelik asgari sayıda kelime ile derdi olan metinler yazılabilmiş olması da büyük başarı. Galeano, sadece birkaç satırda insanlık hakkında derin analizlerde bulunuyor, sorunların asıl kaynağını gösteriyor, ufkunuzu açıyor, canınızı sıkıyor. Bütün bunların bilerek yapıldığını, metnin bütünlüğünden ve Galeano'nun üslubundan anlayabiliyorsunuz. Bu yüzden metinlerinin, dünyanın mevcut düzenine karşı bir başkaldırı, yazarın siyasi bir eylemi olduğunu söylemek güç değil.

Karşımızda politik metinler var. Kalemini bükmeyen, lafını esirgemeyen Galeano, zekasının kıvraklığıyla hedefi tam on ikiden vuruyor. Hedef, kimi zaman okur oluyor ve sizi yakalıyor. Kimi zaman daha büyük hedeflere, belki de yel değirmenlerine karşı saldırıya geçiyor ve ıskalamıyor. Çünkü kalemini, o keskin duyarlılığı ile tüm insanlığı ilgilendiren meseleler için kaldırıyor. Kendi ülkesinin, kıtasının geçmişinden hareketle belki de hiç görmediği ülkelerdeki insanlar için üzülüyor, onların yaşadığı haksızlıklar karşısında öfke duyuyor, adalet talep ediyor. Yetmiyor, ölçeğini daha da büyütüp bomboş siyasi sorunların ötesindeki asıl problemleri gösteriyor. Ölen doğaya, yitirilen kültürlere, kaybedilen değerlere ağıt yakıyor. Ancak bütün bunları bir tören havasında yapmıyor. Okurken yazarla birlikte hissediyorsunuz. Hiç görmediğiniz insanlarla ortak noktalarınız olduğunu fark ediyorsunuz. Bu da esasında Galeano'nun başarısı. Çünkü çoğunlukla yerel ya da pek bilinmedik anlatılardan yola çıksa da odağında hep insan olduğu için evrensel bir metin yaratmayı başarabiliyor. 

Derdi olan yazarlar, edebiyat işçiliği konusunda da yetkin olunca ortaya çıkan eserler, kültür mirası denilince akla ilk gelecek eserler olma potansiyelini taşıyorlar. Ve Günler Yürümeye Başladı da bu potansiyelini gerçekleştiren bir eser.

Teselli Puanı: 5/5.

23 Mart 2019 Cumartesi

Özgür'ün Terk Edildikten Sonra Edindiği Alışkanlıkların Listesi I


1- Yaya yolunu yalnızca beyaz çizgilere basarak geçmek.

Nasıl olduğunu kendisi de bilmiyor, ama terk edildikten sonra Özgür tuhaf bir şekilde, karşıdan karşıya yalnızca beyaz çizgilere basarak geçmeye başladı. Bunu Ziya Gökalp Caddesi’ndeki ışıklardan geçtiği sırada, tam olarak söylemek gerekirse kaldırım ile yoldaki son beyaz çizgi arasını ufak bir sıçramayla aşarken ilk defa fark etmişti. Bir an için kendisini sorgulamış, çevresindeki diğer insanlar gibi neden normal yürümediğini, kaldırıma doğru sıçradığını anlayamamıştı. Ertesi sabah, beyaz çizgilere basabilmek için adımlarını ayarladığını fark etti. Büyük adımlar, küçük adımlar, ufak sıçramalar, birbirini takip eden dans motifleri gibiydi. Ama üzerinde fazla durmadı, en azından birkaç insanın kendisine baktığını fark ettiği bir sabaha kadar bu konuyu bir daha düşünmedi. Ama o sabah, kendisini üç adım atlamada piste (?) çıkmış gibi hissetmesinden mütevellit bu konuya daha sonra vakit ayırmaya karar verdi. Pekala tahmin edebileceğiniz üzere, depresyona girmiş pek çok insanın yaptığı üzere aldığı yeni kararların yüzde doksanına uymadı. Bu da o kararlardan biriydi.

Depresyonunun sonuna kadar bu küçük atlayışlara devam etti, öylesine ustalaştı ki yağmurlu havalarda ayakkabıları minik su birikintilerine hiç batmadı.


2- Mekik çekmek.

Özgür, göbekli olmayan herkesin karın kasına sahip olması gerektiğine dair çocukluğundan kalma saçma bir fikre sahipti. Bir sabah, duştan sonra karın kaslarına sahip olmadığını gördü ve anında sırt üstü uzanarak mekik çekmeye başladı. Uzun süredir spor yapmamış olmasına rağmen kendisini gereksiz yere zorladı. 37 adet mekik çekti. Diğer günler sırasıyla 42, 39 (kırka tamamlamak istemişse de karnındaki yanma izin vermemişti) ve 37 tane mekik çekti. Bir sonraki gün, acelesi olduğunu kendi kendine yineleyerek mekik çekmeden evden çıktı. Daha sonraları içindeki sızıyı engellemek için haftada bir mekik çekmeye başladı. Sağlık için (bu da tartışmalı aslında, karın kası için de denebilir) çıktığı yol, bir haftada omuzlarına yüklenmiş yeni bir yük haline geldi, adeta ritüele dönüştü. Peki, bundan en çok faydalanan karın kasları mı oldu? Ne yazık ki hayır. Hazır gıdalar, dondurulmuş yağlar, asitli içecekler ve katkı maddeleriyle doldurulmuş türlü türlü lezzetli abur cuburlar karşısında haftada bir kez, o da karın kasından çok vicdanı rahatlatmak için çekilen mekikten hayır beklemek, takdir edeceğiniz üzere, fazla saflık olur.


3- Yemek videoları izlemek.

Önce Facebook reklamlarında denk geliyor, sonra Youtube’da aramalara başlıyor. Yapmayacağını bilse de telefonu eline aldığı her zaman, en azından bir video izliyor; hayatında hiç görmediği malzemelerin bir araya gelerek böylesine canlı, böylesine muazzam görünen yemeklere dönüşmesine şaşırıyordu. Birbiriyle uyumsuz gibi görünen pek çok malzemenin aynı yemekte buluşmasına şaşırıyordu. Şaraba batırılan etlerin üzerine mozzarella serpiliyor, karideslerden köfteler yapılıyor, Özgür’ün hastalandığı zaman balın içerisinde tadını aldığı ve hiç sevmediği zencefilden kurabiyeler yapılıyordu. Özgür depresyonda olmasa, düşünme yetisinin büyük bir kısmını neden terk edildiğine dair saçmasapan teorilere harcamasa, buradan çok güzel sonuçlara varabilirdi. Kendi hayatını düzene koyma konusunda işe yarar çıkarımlar yapabilirdi. ''Çünkü hayat, farklı malzemelerin bir araya geldiği bir kazandır aslında. Yemek yapmaktan tek farkı, malzemeleri çoğu zaman seçemememiz ve kazana ne zaman gireceğini bilmememizdir. Ama ne kadar pişirmemiz gerektiğini bilirsek, yemeğin tadını bozmadan pişenleri çıkarabiliriz. Hayatımızı tatsız hale getiren çoğu zaman tam kararında pişmemiş malzemeler, olaylar, duygulardır.'' Tamam, belki de düşünme yetisini bir süre için kaybetmesi daha yararlı olmuştur. Bu fikirlerin yalnızca burada, birkaç kişinin önüne çıkarılması hepimiz için daha iyi olmuştur. Hem zaten Özgür bütün bu cümleleri hiç düşünmedi bile. Süt ile karıştırılan karabiberin tadını merak etti, mutfakta ikisi de olmasına rağmen kalkıp da merakını gidermedi.

Özgür biraz böyleydi. Harekete geçme konusunda beceriksizdi, mutfakta beceriksizdi, belli ki hayatta da beceriksizdi.

Bir Başka Yılın Dökümü

Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...