tuhaf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tuhaf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2019 Cuma

Dünyanın İlk Günü

Gözlerini kızıl bir gökyüzüne açtı. Sonra usulca kapattı. Başı ağrıyor, bütün kemikleri tek tek sızlıyordu. Doğrulmak için uğraşmadı, doğrulamayacağını biliyordu. Tekrar açtığı gözlerini, gökyüzüne dikti. Diliyle kurumuş dudaklarını ıslattı. ''Ne oldu?'' diye sormak istedi, soramadı.

Neler olduğunu hatırlıyordu. Koşuşturan insanları, çöken binaları, sarsılan yeri, parçalanan gökyüzünü... Kıyameti hatırlıyordu. Yaşadığı dehşeti, inanmamayı tercih ederek bahsi kaybettiğini, kutsal kitapların haklı çıktığını hatırlıyordu. Bir yaratıcının varlığını, Dünya'nın son gününde kabul etmiş olmasının acısını tekrar yaşadı. Bundan sonra olması beklenenlerden haberi vardı. Yanı başında kıyamet koparken son düşündüğü, kendisini bekleyen eziyetti.

Sonra gözlerini kızıl bir gökyüzüne açtı. Kollarını hareket ettirip görüş açısına kadar getirdi. Boynunu hafifçe kaldırarak vücudunun geri kalanına baktı. Görünürde herhangi bir yara yoktu. İşaret parmağını burnu ile üst dudağı arasına sürttü. Hayır, burnu bile kanamamıştı.

Başını sağa, ardından sola çevirerek etrafına bakındı. Etrafına kulak kesildi. Çıt çıkmıyordu. İleride, eğer gözleri ona oyun oynamıyorsa, bir şeyler yıkılıyor, parçalanıyor, düşüyordu. Ama burada, yanı başında ne bir ses, ne de bir hareket vardı. ''Ne oluyor?'' diye sormak istedi, sessizliği bölemedi.

Neden sonra içine bir umut doğdu. Kıyametin kendisini ıska geçtiğine, yaratıcının yarattıklarından birinin sonunu getirmeyi unuttuğuna dair bu umut bir anda büyüdü, belki de başkalarının da kıyametten sağ kurtulduğuna ve belki de insan neslinin yeni bir başlangıç yapması için kendisinin seçildiğine dair bir fanteziye kadar vardı.

''Seçilmedin.'' dedi gürledi gök. 

Vücudu kaskatı kesilirken gözlerini sıkıca yumdu. Kalbi ağzında atıyordu.

''Seni başka bir iş için düşünmüştüm.'' Bu sefer gürlememişti gök.

Sağ gözünü hafifçe araladı. Görebildiği kadarıyla etrafında kimse yoktu.

''Sol gözünü açtığında da etrafında kimseyi görmeyeceksin. Ama yine de sana, şah damarından daha yakınım.''

Sol gözünü de açtı. Kızıl gökyüzü hala yerindeydi.

''Her seferinde, bir sonraki sefer için yanıma birkaç kişi alırım, benim için birtakım görevleri yerine getirecek birkaç kişi.''

Hafiflediğini hissetti.

''Sen benim elçim olacaksın. Emirlerimi onlara tebliğ edeceksin. Onlara benim kelamımı öğreteceksin.''

Kızıl gökyüzü yaklaşıyordu. 

''Senin eğittiklerine karşı gelenler, onlara zulmedenler olacak. Varlığımı inkar edenler olacak, bu konuda bahse bile girecekler.'' Bu sefer gök gürültüsü bir kahkahaydı.

''Elinden hiçbir şey gelmeyecek, ey Cebrail.''

Gözlerini karanlığa açtı.

21 Ağustos 2019 Çarşamba

Kontrol Kalemi X: Saturnin - Zdeněk Jirotka


Saturnin - Zdeněk Jirotka

Çeviren: Hakan Gür
İllüstrasyonlar: Adolf Born
Basım Tarihi/Yeri: Kasım 2008/Ankara
Sayfa Sayısı: 238


Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Saturnin isimli romanda arıyoruz.

Her ülke edebiyatının apayrı özelliklerle okurları keyiflendirebilmesi, edebiyatın güzelliklerinden başlıcası değil midir, sevgili okur? Okumayı sevdiğiniz romanları ve onların ait oldukları ülke edebiyatını düşünün. Ardından, bu ülkenin edebiyatını hiç okumamış birine nasıl anlatacağınızı tasavvur etmeye çalışın. Zamanla birbirlerine karşıt birkaç gelenek gelişme ihtimali olsa da metinleri kazıdığınızda, ülke edebiyatının kendine has tınısını keşfedebilirsiniz. Saturnin, keşfetmenizi beklemeden tınıyı önünüze sunuyor ve Çek edebiyatının kara mizahta ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor. Belki aklınıza Aslan Asker Şvayk* gelmiş olabilir. Keza bu konuda akla ilk gelen romanlardan biridir. Ancak Saturnin de en az Aslan Asker Şvayk kadar konuşulmayı hak eden bir eser. Özellikle seçtiği konu ve bu konuyu işleyen benzerlerinden ayrılan yanlarını kara mizahla başarıyla birleştirebilmesi onu değerli bir eser noktasına çıkarıyor.

Saturnin, kendisine Saturnin adında bir uşak tutan bir beyefendinin başından geçen ilginç maceraları anlatıyor. Dünya edebiyatında, bir şekilde tanışılan veya birlikte vakit geçirilmek zorunda kalan tuhaf insanların hikayeleri hep anlatılmıştır. ''Usta ile Margarita''yı düşünün ya da ''Stepançikovo Köyü ve Sakinleri''ni. Her ikisi de karşılaştıkları diğer karakterler tarafından (anlatıcımız da dahildir buna) ilginç bulunan bir karakterin yaptıklarını konu edinir. Eğlence/güldürü ögesi, bu ilginç karakter olarak belirlenir ve karakterin karşısına çeşitli açılardan kendisine zıt karakterlerin çıkarılır. Ancak burada bir tehlike vardır. İlginç karakter, anlatının önüne geçerek romanı bir skeç bütünü haline getirebilir. Bölüm bölüm, ilginç karakterimizin yeni bir macerasını okur; bir anda kitabın sonuna geliriz. Anlatı, akış, olay örgüsü bir bakıma, ilginçlik uğruna feda edilmiştir.

Saturnin, tam olarak bu noktada benzerlerinden ayrılıyor. Efendi ile ilginç uşağın hikayesi olacağı söylenen (baş karakterimiz, aynı zamanda anlatıcımız olan efendi, Saturnin'in ilginç biri olduğunu henüz kitabın başında kabul eder) roman, farklı bir açılış yapar. Saturnin'in kendisinden önce bizi Doktor Vlach ile tanıştırır. Kitap boyunca kendisini sık sık gördüğümüz Doktor Vlach, tuhaf fikirlere sahip, bu fikirlerini uzun ve karmaşık söylevlerde anlatmayı seven, alaycılığına pek çok kez şahit olacağımız bir karakterdir. Anlayacağınız, farklı bir karakterdir; tıpkı diğer karakterler gibi. Esasında kitap boyunca yalnızca tek bir normal karakterle karşılaşırız: Anlatıcımız. Bu genç adam, kitabın diğer karakterleri (büyükbabası, teyzesi, kuzeni, Saturnin, Doktor Vlach, Bayan Barbora) arasında en sıradan olan isimdir. Diğer karakterler, doğal bir şekilde, dedenin evinde tatillerini geçirmek için buluştuklarında hepsinin nevi şahsına münhasır karakterler olduğunu görürüz. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum. Çünkü bütün bu karakterleri okurken, Saturnin'in ortalıkta görünmediğini fark etmeyiz bile. Yazar, kendisi hatırlatır bize. Gerçi Saturnin, tuhaf şeyler yapmıyor değildir; herkese, efendisinin dünyaca ünlü bir avcı olduğunu anlatması, oturdukları daireden bir tekneye taşınmalarına karar vermesi, gemiye bir tenis kortu inşa ettirmesi, vs. Ancak bir noktadan sonra Saturnin ön planda değildir. Çünkü yazarın, anlatmak istediği bir hikayesi vardır.

Karakterlerin büyükbabanın evine tatile gitmesinin ardından başlarına gelenler, bu sırada filizlenen aşk hikayesi ve diğer yan hikayeler öylesine doğal bir akış içinde ilerliyor ki ister istemez Saturnin'i unutuyoruz. Son derece doğru bir şekilde, Saturnin'in ilginçliğini okura göstermek için yazılmış sahneler yok. İlginçliğini bir şekilde ortaya koyan bir Saturnin var. En sıradan olayda dahi kendine has tutumunu göstermesi düşünüldüğünden, yazarın bir taşla iki kuş vurduğu söylenebilir: Hem kitap bir skeçler bütünü haline gelmiyor, hem de Saturnin geri planda kalmıyor. Onun kendine has bir karakter olduğuna ikna olurken hikayenin akışına kendimizi bırakıyoruz. Ancak belli ki eğlenceli bir son isteği ağır basmış olacak ki son sayfalar Saturnin'in kitap boyunca yaptığı en tuhaf harekete ayrılmış. Tadınızı kaçırmamak için detay vermekten sakınıyorum, ancak şu kadarını söylememe müsaade edin ve ''Roman Yazımına Anlam Kazandırma Acentesi''ne dikkat edin.

Teselli Puanı: 4.5/5

17 Temmuz 2019 Çarşamba

Oulipo ve 3 Adet Alıştırma Önerisi

Bir süredir kitap okuma konusunda sıkıntı yaşadığım için bugün daha değişik bir şey yapmak ve farklı bir konudan bahsetmek istiyorum. Elbette yine kurmacadan, edebiyattan uzaklaşmıyoruz. Aksine, kurmacaya biraz daha yakınlaştığımızı söyleyebiliriz. Çünkü konumuz Oulipo.

Oulipo, 1961'de François Le Lionnais ile Raymond Queneau tarafından kurulan bir grup. Bu grup, kendilerine sınırlamalar koyarak yazmak, çok sıkı bir disiplinle bu sınırlamaların peşinden gitmek, her yeni kurmacada sınırlamaları biraz daha arttırmak, kısacası yazma sürecini bir deney haline getirmek üzere yola çıkıyor. Grubun üyeleri arasında birkaç ünlü ismi görmek mümkün: Türkçe'ye de çevrilen Biçem Alıştırmaları* kitabının yazarı, grubun kurucularından Raymond Queneau, henüz hakkını verecek kadar kendisini okumadığım Georges Perec ve her zaman okunacak en az bir kitabını rahatlıkla bulabileceğin Italo Calvino. Onları ve diğer Oulipocuları farklı kılan, kurmacayı bir oyun olarak görmeleri. Oyunumuz öncelikle kurmacanın yazım sürecinde başlıyor. Palindromlar, lipogramlar, pangramlar, anagramlar, izogramlar, akrostişler, vs. türlü türlü tekniği kullanarak kendilerini biçimsel olarak sınırlandırıyorlar. Kurmacanın içeriğinde ise anıştırmalar, göndermeler, alıntılar, vs. yollarıyla metnin katmanlarını inşa ediyorlar. Evet, Oulipo için bir inşa oyunu diyebiliriz. Yazar bir labirent veya bir rubik küp inşa ediyor, okura meydan okuyor. Okur, yazarın inşa ettiği labirentin içerisine girmeyi tercih edip kitabı satın alırsa oyunun ikinci aşaması başlıyor. 

Biçim ve içeriğin gösterilen bu büyük çaba, okurun okuma faaliyetini daha dikkatli yapmasını gerektiriyor. Oyundan keyif alınabilmesi için dikkat edilmesi gereken püf noktası burada. Satır aralarından, paragraf bitişlerinden, sayfa boşluklarından fırlayabilecek her gönderme; yazarın biçime ilişkin çabalarının karşılığını gösteren parça okurdan dikkatini vermesini talep ediyor. Bu talep, çoğunlukla cevapsız bırakılmıyor. Çünkü, biçim ve içeriğe yönelik çabanın yanı sıra -belki de Oulipocuların alameti farikasından olan- her metnin kendine özgü eğlenceli yapısı, okuru kurmacanın içerisine rahatlıkla sokuyor. Üstelik her seferinde, labirentin başka bir girişinden başlama ve farklı bir yolla, hiç görmemiş olabileceği sapakları görme şansı da sunuyor. 

(Aslında, Oulipo hakkında bu kadar dahi yazmayı düşünmemiştim. Üstelik yetkin olmadığım bir konuda bu kadar yazabilmeyi, kendimden beklemezdim. Ancak birkaç gündür üzerine çok düşünmüş olduğumdan kendime, bu kadarcık bir tolerans tanıyabilirim.)

Aşağıda, son birkaç günde bulduğum iki ve bir süredir düşündüğüm bir Oulipo alıştırma önerisini okuyacaksınız. Her biri için birtakım kurallar belirlemeye çalıştım. Ancak son hallerini henüz veremediğimi söylemeliyim. Yine de amacım, yalnızca bir beyin fırtınası başlatmak olduğundan bu hallerinin de işinize yarayacaklarını umuyorum. İyi okumalar.

A. İki Hikaye Arasında
Kurallardan, konsept de anlaşıldığından hemen kurallara geçiyorum:

1- Okuduğunuz son iki kitabın ilk ve son cümlelerini not edin. Yazacağınız öykünün ilk ve son cümlelerini bu dört cümleden seçmelisiniz.
2- İlk ve son cümleler aynı kitaptan olamaz. İlk cümleyi A kitabının ilk cümlesi olarak seçtiyseniz, son cümleniz B kitabının son cümlesi olmalı.
3- Bu cümleler, metin içerisinde tekrar kullanılmamalı. Yalnızca ilk ve son cümlede yer almalılar.
4- Bu iki cümlenin hangi kitaplardan olduğunu söyleyemezsiniz.
5- Bu iki cümlenin hangi kitaplardan olduğuna dair ipucu veremezsiniz.
6- Bu iki cümle, bir diyalogda yer almamalı. Yani tırnak işareti görmemeliyiz. Karakteriniz bu iki cümleyi kendi kendine dahi söylüyor olmamalı.
7- Bunlar dışında bu iki cümle arasını dilediğiniz gibi doldurabilirsiniz.
8- Öykünün içerisinde, bu iki kitap hariç olmak üzere, başka kitaplardan alıntılar yapabilirsiniz.

B. Sıradan Bir Cevap
Arkadaşlarınızla aranızda geçen konuşmalardan bir tanesinde arkadaşınız tarafından size yöneltilen sıradan bir soruya kaç farklı şekilde cevap verebilirsiniz? Elbette birkaç kuralımız var:

1- Öyküde en fazla yirmi cümle olacak.
2- Kelime tekrarı olmayacak.
3- Her kelime, kendisinden önceki kelimenin son harfini izleyen harfle başlayacak.

C. Çoktan Seçmeli Öykü
Son sıradaki bu öneri, yazacağınız hikayenin her kelimesinin bir test sınavının şıkları olmasını, okurun farklı kelime tercihleriyle kendi hikayesini inşa etmesini öngörüyor. Pek çok zorluk, üzerinde incelikle düşünülmesi gereken pek çok detay var. Bir kere hikayenin çok uzun olmaması gerektiğini söyleyebiliriz. Çünkü öyküde yer alacak her kelimenin hem gruplandırıldığı kelimelerle, hem de öykünün geri kalanındaki kelimelerle uyumlu olması gerekiyor. Çünkü normal bir öykünün aksine bu öneride dört kat daha fazla kelime düşünmeniz lazım. Bu nedenle öykü kısa olursa farklı seçenekler tercih edip farklı hikayeler anlatılabilir. Uzun bir öyküde, eklenen her kelime (dört şık olarak baktığımızda dört kelime) bütüne karşı bir tehdit oluşturabilir. Belki bir örnek verebiliriz:

Diyelim ki öykümüzün ilk cümlesinin ''Mutlu aileler birbirine benzer.'' olmasına karar verdik. Bu dört kelimeye ek olarak her birinin altına gelecek üçer kelime daha düşüneceğiz. Okur istediğini seçerek öyküyü oluşturacak. Uzun bir hikayede, bunun sebep olabileceği felaketleri görmek güç değil. Esasında, fikrin uygulanmasının da çok zor olacağını düşünüyorum. Olur da dener ve bir de başarılı olursanız, bana ulaşmaktan çekinmeyin. Olur da ben başarılı olursam, bir şekilde sizi zaten bulurum.

6 Temmuz 2019 Cumartesi

Salçalı Makarna

Bu öykü, sonunda baş karakterin intihar ettiği bir öykü değil.
Öyle bir öykü olabilirdi. 
Eğer öykünün yazarı olarak baş karakterimizi güçlükle ikna etmemiş olsaydım... Birkaç dakika önce intihar etmeyi ciddi ciddi düşündüğü, şimdiyse bu düşünceden utandığı için isminin söylenmesini katiyen reddeden baş karakterimiz, siz öykünün ilk cümlesini okumadan beş dakika kadar önce salonundaki masada oturmuş, salçalı makarna yiyordu. Saat 21:57 idi ve baş karakterimizin aklından bu saatte salçalı makarna yiyecek kadar kötü duruma nasıl düştüğü sorusu geçiyordu. (Sağ omzumun üzerinden yazdıklarımı kontrol eden baş karakterimiz, makarnanın akşam yemeğinden kalmış, soğuk ve birbirine yapışmış olduğunun belirtilmesinin içine düştüğü bunalımın anlaşılmasında önemli olduğunu iddia ediyor. Ben o kadar gerekli olduğunu düşünmediğim için bu detaya öyküde yer vermiyorum.) 

Depresyonda olduğunu ve bu durumdan kurtulmak için bir şey yapacak dirayeti olmadığını fark ettikten sonra tabakta kalan makarnasını bitirdi. Ağzını peçeteyle sildi. Peçeteyi tabağın içine bıraktı. Bardağında kalan suyu içtikten sonra tabaktaki peçeteyi alarak ağzını bir kez daha sildi. Ardından tabağı mutfağa götürdü. Peçeteyi çöp poşetine attı, tabağı sudan geçirdikten sonra bulaşık makinesine yerleştirdi. 

Ardından salona gelerek intihar etmeye karar verdi. Sonrasında kendisini kapkaranlık bir yerde buldu. Önünde az önce bitirdiği tabak belirdi. Havada asılı kalan tabak, birkaç saniye geçtikten sonra bir yemek masasının üstünde kendine yer buldu. Yemek masasının etrafına dört sandalye konuldu. Sandalyelerin birinde kendisi vardı. Daha önce pek çok kez bu sahneyi yaşamış olduğundan karşısına, duvar bulunması gereken yere, baktı. Duvar, her zamanki gibi silikti. Arkasını dönüp salonunun tamamını görmek istedi. Yapamadı. Orada, sandalyede oturması, makarnasını kaşıklarken (ki bu da ilginçti, makarnayı hep çatalla yerdi) hayatının ne kadar kötü olduğunu düşünmesi ve intiharına karar vermesi gerekiyordu. Anladığına göre, kendisinden beklenen buydu. Bunun için bir sebebi olması gerektiğini düşündü. Bunca yıllık baş karakterlik kariyerinden öğrendiği bir şey varsa, okurun bu tarz soruları atlamayacağı ve her şeyden önce neden intihar etmek istediğini öğrenmek isteyeceği idi. Verilecek sağlam bir gerekçe, içinde yaşanılan topluma yöneltilen birkaç klişe eleştiri, belki eski anılardan özel bir parça okurun kendisiyle empati kurmasını sağlayacaktı. Ama belli ki henüz bu yönde bir çalışma yoktu. Bunları düşünmeye vakti olduğuna göre birileri daha başta tıkanmış demekti. Belki salonun tamamlanması üzerine çalışmak, iyi bir başlangıç olabilirdi.

''En azından başkaları öyle yapıyor.'' 

Önündeki duvar silik bir halde kalmaya devam etti. Dakikalar geçti, makarna tabakta bekledi. Harekete geçmedi. Birkaç kez kalkıp gitmeye yeltendi. Ancak belli ki iş hala bitmemişti. Buradan bir şey çıkmayacağını çok önceden fark ettiği için öylece oturmaya devam etti. Yetki kendisinde değildi. Birilerinin salçalı makarna yerken intihar etmeye karar veren bir adamın öyküsünün iyi bir fikir olmadığını fark etmesi, bir olgunluk göstermesi ve kendisini rahat bırakması gerekiyordu. 

Başını kaldırdığında masanın yerinde olmadığını fark etti. İstemsizce yukarı baktı. Halbuki yukarıda kimsenin olmadığını biliyordu. ''Eski bir alışkanlık.'' Saatine baktı, onun saatine göre yaklaşık elli dakikadır oradaydı. Artık işinin bitmiş olabileceğini düşündü. Kendisi için başından beri ölü olan bu yerde daha fazla vakit geçirmek istemiyordu. Kalktı, havada asılı kalan tabağı alarak silik salondan tamamen karanlığa, mutfağın bulunması gereken yere gitti. Çöp poşetinin olması gerektiği yere makarnayı boşalttı, musluğun olması gereken yerde tabağı yıkadı ve bulaşık makinesinin olması gerektiği yere tabağı bıraktı. İntihar etme fikrinden vazgeçmişti.

23 Mart 2019 Cumartesi

Özgür'ün Terk Edildikten Sonra Edindiği Alışkanlıkların Listesi I


1- Yaya yolunu yalnızca beyaz çizgilere basarak geçmek.

Nasıl olduğunu kendisi de bilmiyor, ama terk edildikten sonra Özgür tuhaf bir şekilde, karşıdan karşıya yalnızca beyaz çizgilere basarak geçmeye başladı. Bunu Ziya Gökalp Caddesi’ndeki ışıklardan geçtiği sırada, tam olarak söylemek gerekirse kaldırım ile yoldaki son beyaz çizgi arasını ufak bir sıçramayla aşarken ilk defa fark etmişti. Bir an için kendisini sorgulamış, çevresindeki diğer insanlar gibi neden normal yürümediğini, kaldırıma doğru sıçradığını anlayamamıştı. Ertesi sabah, beyaz çizgilere basabilmek için adımlarını ayarladığını fark etti. Büyük adımlar, küçük adımlar, ufak sıçramalar, birbirini takip eden dans motifleri gibiydi. Ama üzerinde fazla durmadı, en azından birkaç insanın kendisine baktığını fark ettiği bir sabaha kadar bu konuyu bir daha düşünmedi. Ama o sabah, kendisini üç adım atlamada piste (?) çıkmış gibi hissetmesinden mütevellit bu konuya daha sonra vakit ayırmaya karar verdi. Pekala tahmin edebileceğiniz üzere, depresyona girmiş pek çok insanın yaptığı üzere aldığı yeni kararların yüzde doksanına uymadı. Bu da o kararlardan biriydi.

Depresyonunun sonuna kadar bu küçük atlayışlara devam etti, öylesine ustalaştı ki yağmurlu havalarda ayakkabıları minik su birikintilerine hiç batmadı.


2- Mekik çekmek.

Özgür, göbekli olmayan herkesin karın kasına sahip olması gerektiğine dair çocukluğundan kalma saçma bir fikre sahipti. Bir sabah, duştan sonra karın kaslarına sahip olmadığını gördü ve anında sırt üstü uzanarak mekik çekmeye başladı. Uzun süredir spor yapmamış olmasına rağmen kendisini gereksiz yere zorladı. 37 adet mekik çekti. Diğer günler sırasıyla 42, 39 (kırka tamamlamak istemişse de karnındaki yanma izin vermemişti) ve 37 tane mekik çekti. Bir sonraki gün, acelesi olduğunu kendi kendine yineleyerek mekik çekmeden evden çıktı. Daha sonraları içindeki sızıyı engellemek için haftada bir mekik çekmeye başladı. Sağlık için (bu da tartışmalı aslında, karın kası için de denebilir) çıktığı yol, bir haftada omuzlarına yüklenmiş yeni bir yük haline geldi, adeta ritüele dönüştü. Peki, bundan en çok faydalanan karın kasları mı oldu? Ne yazık ki hayır. Hazır gıdalar, dondurulmuş yağlar, asitli içecekler ve katkı maddeleriyle doldurulmuş türlü türlü lezzetli abur cuburlar karşısında haftada bir kez, o da karın kasından çok vicdanı rahatlatmak için çekilen mekikten hayır beklemek, takdir edeceğiniz üzere, fazla saflık olur.


3- Yemek videoları izlemek.

Önce Facebook reklamlarında denk geliyor, sonra Youtube’da aramalara başlıyor. Yapmayacağını bilse de telefonu eline aldığı her zaman, en azından bir video izliyor; hayatında hiç görmediği malzemelerin bir araya gelerek böylesine canlı, böylesine muazzam görünen yemeklere dönüşmesine şaşırıyordu. Birbiriyle uyumsuz gibi görünen pek çok malzemenin aynı yemekte buluşmasına şaşırıyordu. Şaraba batırılan etlerin üzerine mozzarella serpiliyor, karideslerden köfteler yapılıyor, Özgür’ün hastalandığı zaman balın içerisinde tadını aldığı ve hiç sevmediği zencefilden kurabiyeler yapılıyordu. Özgür depresyonda olmasa, düşünme yetisinin büyük bir kısmını neden terk edildiğine dair saçmasapan teorilere harcamasa, buradan çok güzel sonuçlara varabilirdi. Kendi hayatını düzene koyma konusunda işe yarar çıkarımlar yapabilirdi. ''Çünkü hayat, farklı malzemelerin bir araya geldiği bir kazandır aslında. Yemek yapmaktan tek farkı, malzemeleri çoğu zaman seçemememiz ve kazana ne zaman gireceğini bilmememizdir. Ama ne kadar pişirmemiz gerektiğini bilirsek, yemeğin tadını bozmadan pişenleri çıkarabiliriz. Hayatımızı tatsız hale getiren çoğu zaman tam kararında pişmemiş malzemeler, olaylar, duygulardır.'' Tamam, belki de düşünme yetisini bir süre için kaybetmesi daha yararlı olmuştur. Bu fikirlerin yalnızca burada, birkaç kişinin önüne çıkarılması hepimiz için daha iyi olmuştur. Hem zaten Özgür bütün bu cümleleri hiç düşünmedi bile. Süt ile karıştırılan karabiberin tadını merak etti, mutfakta ikisi de olmasına rağmen kalkıp da merakını gidermedi.

Özgür biraz böyleydi. Harekete geçme konusunda beceriksizdi, mutfakta beceriksizdi, belli ki hayatta da beceriksizdi.

Bir Başka Yılın Dökümü

Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...