yapı kredi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yapı kredi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2026 Pazar

Kontrol Kalemi: Tuğba Doğan - Nefaset Lokantası


Yayıncı: Yapı Kredi Yayınları

Kitap Editörü: Fahri Güllüoğlu

Kapak Tasarımı: Nahide Dikel

Sayfa Sayısı: 127

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Nefaset Lokantası" isimli romanda arıyoruz.

Bir kitabı okumaya neden devam edersiniz? Bu sorunun pek çok cevabı olabilir. Kitap hakkında övgüler duymuş, okumuşsunuzdur. Çok sevdiğiniz bir kişi kitabı çok seveceğinizi söylemiş, adeta size beğenme garantisi sunmuştur. Kitabın arka kapak yazısı hoşunuza gitmiştir. Belki de yazar maharetini konuşturmuş ve ilk cümleleriyle sizi avucunun içine almıştır. Yakın zamanlarda okuduğum "Baharda Ölmek" isimli romanda Ralf Rothmann tam olarak bunu yapıyor mesela. Öyle güçlü, öyle lezzetli bir dille öyle bir hikaye başlangıcı yapıyor ki kitabın geri kalanından apayrı bir yerde duran başlangıç sayfaları, sizi hikayenin devamına rahatlıkla götürürken kitabı bitirdikten sonra tekrar dönüp okunmak üzere orada duruyor. 

Bir ihtimal daha var. Başlangıç canınızı sıkar. Yazarın bir başka incelikli oyunudur bu. Kendinizi, okur olarak öyle bir durumda bulursunuz ki hikayenin başladığınız noktadan daha kötüye gidemeyeceğini düşünerek okumaya devam edersiniz. Üstelik hikaye, Türkiye'den gitmek gibi bir konu olunca can sıkıntınız bir kat daha artar; bu gidişin nasıl gerçekleşeceğini, gidenin ve kalanların hayatlarında ne gibi sonuçlar doğuracağını merak edersiniz. Tuğba Doğan'ın Nefaset Lokantası, henüz açılış sayfalarında bir cenaze merasimi ile Türkiye'den gitmek fikrini birleştirerek yukarıda bahsettiğim anlamda bir can sıkıcı açılışla karşılıyor okuru.

Kahramanımız Salih, bir gazeteci. Yıllardır çalıştığı gazeteden kovulunca Türkiye'yi terk etmeye ve Brezilya'ya taşınmaya karar veriyor. Veda yemeği, müdavimi olduğu -kitaba da adını veren- Nefaset Lokantası'nda yapılıyor ve okur olarak bizler de bu yemeğe katılıyoruz. Salih'in kararı üzerine bocalamaları, kararsızlıkları, bir yandan iç sesi tarafından dile getirilirken kalabalık masanın gündelik sohbetleriyle hoş bir tezat oluşturuyor. Kitap, en azından birinci bölüm, Salih ve masadakilerin hayatlarını kesitler halinde gördüğümüz bir yapıda planlanmış. Her kesit, Salih'e ve gitme kararına bir şekilde bağlanıyor. Romanın en keyifli bölümünün bu bölüm olduğunu söyleyebilirim. Salih'in sessizliği ile çevrenin gürültüsü arasındaki denge, Salih'in bocalamalarını okurken diğer karakterlerin hayatlarına da bakış atmak, anlatıyı rahatlatmış. Üstelik ülkede çokça konuşulan ülkeyi terk etmek konusunda farklı görüşleri görüyor olmak, kimilerimizin içinde bulunduğu duruma bir kez de dışarıdan bakmamıza yardımcı olarak önemli bir iş yapıyor.

İkinci bölümle beraber kitap başka bir rotaya yelken açıyor. Artık Salih ve Salih'in hayatıyla baş başayız. Ne yazık ki bu bölümle beraber anlatı ağırlaşıyor. Bir önceki bölümün çok sesliliği, Salih'in kitaba kattığı boğuculuğu ferahlatırken ikinci bölümle beraber Salih'in hikayesine dahil olan eski sevgili anlatısı, boğuculuğu biraz daha artırıyor. Salih'in bocalamasının altında ayrıca bir sebep daha olmalı mıydı? Emin değilim. İlk bölüm Salih'i, günümüz Türkiye'sinde rahatlıkla empati kurulabilir bir karakter olarak inşa ederken ikinci bölüm, onu alıp farklı bir yere, trajik bir kahramana dönüştürmeye çalışıyor. Ancak Salih, trajik bir karakter olarak sevilebilecek bir karakter değil. Onun güzelliği, bizden biri olmasında. Geçmişinde, okulunda, iş hayatında, yaşamda yaptığı hatalarda, bocalamalarda, kararsızlıklarında. İkinci bölümle bu karaktere bir derinlik eklemeye çalışmak, gereksiz bir çaba gibi hissettiriyor. 

Hatırlayacaksınız, bu kitap üzerinde bir süredir düşündüğümü söylemiştim. Kitabın beni düşündüren ilk yanı Salih'in bu dönüşümüydü. Daha doğrusu, yazar tarafından ikinci bölümden itibaren dönüştürülüşüydü. Üzerinde düşündüğüm diğer nokta ise kimi zaman kitaptan uzaklaşmama neden olan anlatım tercihleriydi. İlk bölümün anlatımı, farklı karakterlerin kattığı çok seslilik ve canlılık ile daha yaşayan bir anlatım iken ikinci bölümle beraber biraz daha kasvetli, biraz daha aforizma ağırlıklı bir anlatım görüyoruz. Bölümün büyük bir kısmının bu şekilde kurulması, üzerinde durup düşüneceğimiz cümlelerin etkisini kaybetmesine neden oluyor. Hal böyle iken birinci bölümün sonunda kitabın sonuna bırakılan oltadaki yemi yutmak istiyorsunuz, ancak takip etmek zorlaşıyor.

Nefaset Lokantası, ilginç bir kitap. İlk bölümü, kesinlikle okunmalı. İçinizi sıkacak, bazı düşüncelerinizi çat diye yüzünüze vuracak ve belki de karnınızı acıktıracak. İkinci bölüme geçmek için sizi heyecanlandıracak da. Bu nedenle şans verilmesi gerekiyor. Ancak dikkatli olmanızı öneririm. Her yemek, her damağa göre olmayabilir. İkinci bölümden memnun olmayabilirsiniz. Elbette her okurun kendi damak tadı vardır. Ben beğenmedim diye siz de beğenmeyeceksiniz diye bir kural yok. Beni yalnızca yemeği sizden önce tatmış, biraz tuzlu olduğunu söyleyen bir dostunuz olarak düşünün. Ben de daha fazla yemek göndermesi yaparak canınızı sıkmadan buradan sessizce uzaklaşayım.


Teselli Puanı: 3.5/5

10 Aralık 2025 Çarşamba

Kontrol Kalemi: Christopher Isherwood - Mr. Norris Aktarma Yapıyor


Yayıncı: Yapı Kredi Yayınları

Çeviren: Betül Kadıoğlu

Editör: Darmin Hadzibegoviç

Sayfa Sayısı: 184

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Mr. Norris Aktarma Yapıyor" isimli romanda arıyoruz.

Kimi romanlar şölen gibidir. Yalnızca tek bir ögeyi başarıyla işleyerek bu şölen havasını elde etmek mümkündür: Anlatılan olay, hikayenin geçtiği zaman ve mekan ya da hikayedeki tek bir karakter. Diğerleri eksik hissettirse de tek bir nitelik dahi sizi şölene davet eder. Kimi romanlarda ise anlatılan olaylar, hikayenin geçtiği zaman ve mekan ya da unutulmaz karakterleriyle tamamıyla bir şölende hissedersiniz. Üzerine yazarın hikayesine uygun tempolu anlatımı da eklenince okuma zevkiniz katlanarak artar.  "Mr. Norris Aktarma Yapıyor" ikinci kategoriye giren bir roman, her şeyiyle bir şölen.

Hikayemiz iki dünya savaşı arasında Berlin'de geçiyor. (Zaman ve mekan tamam)

Başkarakterimiz William Bradshaw, Berlin'de Alman öğrencilerine İngilizce özel ders veren bir genç. Berlin'e giden trende çok ilginç bulduğu bir beyefendiyle Mr. Norris ile tanışıyor. Trende öylesine başlayan sohbetleri dostluğa dönüşürken Bradshaw ile birlikte biz okurlar da Albert Norris ismindeki bu ufak tefek, ilginç beyefendi hakkında daha fazla şey öğreniyoruz. (Karakterler ve olay da tamam)

Bir yandan Albert Norris'in ne işler peşinde olduğunu öğrenmeye çalışırken diğer yandan bir dönüşümün arifesinde olan Berlin'in o dönemki çılgın yaşantısına göz atıyoruz. Yükselen politik mücadele, bir yabancının gözünden anlatılıyor. Bradshaw, dostu Albert'in maceralarına dahil olurken kendini Almanya'nın politik değişiminin isteksiz gözlemcisi olarak buluyor. Biz okurlar da görece kısa romanda Bradshaw'a eşlik ediyoruz. Norris'in hakkındaki iddiaların aslını merak ediyor; öte yandan zaten sonunu bildiğimiz hikayeyi, hikayenin geçtiği zaman orada olan, ancak ne olduğunu tam olarak anlayamayan birinin gözünden okuyoruz. Finalde Berlin dönüşüyor, Bradshaw dönüşüyor, okuduğumuz karakterlerin büyük bir kısmı dönüşüyor.

Mr. Norris?

Eh, o aktarma yapmaya devam ediyor diyebiliriz.

Sanırım.


Teselli Puanı: 5/5

29 Mart 2023 Çarşamba

Kontrol Kalemi: Ayaşlı ile Kiracıları - Memduh Şevket Esendal


Kitap Editörü: Murat Yalçın
Düzelti: Zeynep Yılmaz
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/2023
Sayfa Sayısı: 191


Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Ayaşlı ile Kiracıları" isimli romanda arıyoruz.


Baharın geldiği, okulların artık yaz tatiline koşar adım ilerlediği ve kravatların gevşetilip gömleklere özgürlüklerin verildiği günlerde, lisede edebiyat öğretmenimiz Nazike Hoca, öykü türlerinden bahsediyor. Olay öykücülüğü ve durum öykücülüğü diyor. Önce olay öykücülüğü üzerinde duruyor, hepimizin bildiği Ömer Seyfettin'i örnek veriyor, kitaptaki okuma parçasını işaret ediyor. Ardından durum öykücülüğüne geçiyor. O zamandan bu yana aklımda kalan iki isim ve bir kitabı ilk defa o gün duyuyorum: Anton Çehov, Memduh Şevket Esendal ve Otlakçı isimli eser. Yanlış anımsamıyorsam kitapta Memduh Şevket Esendal'dan da bir okuma parçası var. Ancak vaktimiz yok, olay ve durum öykücülüğü arasındaki farkları öğrenmemiz gerekiyor. Parçayı başka zaman okuruz. Hele şu üniversite sınavı bir geçsin, önce onu bir halledelim. İleride vaktimiz olacak.

Bir başka edebiyat dersinde bir kez daha Memduh Şevket Esendal ile karşılaşıyoruz. Bu sefer Cumhuriyet dönemi Türk yazarlarını işliyoruz. Bilmemiz gereken birkaç eser ve anahtar kavram: ''Otlakçı, Hava Parası, Ayaşlı ile Kiracıları, durum öyküsü, durağan hikayeler." Bunları bilsek yeterli. Çünkü üniversite sınavında bunlar geliyor. Bu sefer okuma parçası da yok. Çünkü kitapta hap bilgiler var. Onları okuyup geçiyoruz. Hele şu üniversite sınavı bir geçsin, önce onu bir halledelim. İleride vaktimiz olacak.

Vaktimiz olmadı. Satırları okuduğunuz ana kadar Memduh Şevket Esendal okumaya en azından benim vaktim olmadı. Ancak geçenlerde kitapçıda görünce zamanının geldiğini düşünerek kitabı aldım ve birkaç gün önce büyük bir keyifle okudum. Ama ilginçtir, bunca zaman okumamış olmamdan dolayı üzülmedim. Kimi kitaplar vardır; o kitapları tam zamanında, siz de o kitabı beğenmeye en hazır olduğunuz anda okursunuz. Kimi zaman bir keşiftir "o kitap", kimi zaman ise bilinçli bir bekletmedir. Ancak zamanı gelince ve kitabı okuyunca anlarsınız zamanın geldiğini. Ayaşlı ile Kiracıları, benim için "o kitap" oldu. Hiç aklımda yokken kitapçıda gördüm, bir arkadaşım yıllar önce çok beğendiğini söylediğini hatırladım ve kitabı almaya karar verdim. Zamanı gelmişti.

Kitap, dokuz odalı bir apartman dairesini oda oda kiraya veren Ayaşlı İbrahim Efendi ve onun kiracılarını anlatıyor. Mekanımız çoğunlukla apartmanın odaları, ancak şehrimizden emin değiliz. Ancak anlatılan hikayeler, Anadolu'nun herhangi bir şehrinde yaşanmış olabileceğinden zaten hangi şehirde olduğumuzun anlatı açısından pek bir önemi yok. Önemli olan karakterler, onların hikayeleri ve onlara ayrılan zaman. Özellikle onlara ayrılan zaman.

Zamandan devam edelim. Ayaşlı ile Kiracıları, bol karakterli bir roman. Hepsinin ayrı bir hikayesi var. Bir araya geldikleri apartman odalarında, her birinin hikayesini okuyoruz. Bu hikayelerde yazarın maharetini görüyoruz. Sanki her karaktere bir ömür biçilmiş, karakterlerimiz de onlara biçilen bu ömür dahlinde hikayelerini yaşıyorlar. Sünen, uzatılan veya üstünkörü anlatılan bir hikaye yok. Herkes, kalması gerektiği kadar apartmanda, hikayede kalıyor. Örneğin Halide karakteri, belki başka bir yazarın elinde kitabın başından sonuna kadar hikayenin içinde yer alabilecek bir karakterken M. Şevket Esendal'ın elinde zamanı gelince önce apartmandan ve yine zamanı gelince hikayeden ayrılıyor. Birbirinden rol çalmayan karakterler, hikayeler okuyoruz. Romanımızın anlatıcısı bankacı karakterimiz açısından da bu durum değişmiyor. Belki onun günlüğünü okuyoruz ama bu günlükte Ayaşlı'nın ve kiracılarının hikayelerini, bankacının gündelik yaşantısını anlattığı oranda, hatta belki de daha fazla okuyoruz. Bu açıdan karşımızda tutumlu bir hikaye, tutumlu bir yazar olduğunu söyleyebiliriz. Bu gerek hikaye anlatımında gerek de dil kullanımında kendini gösteriyor. 

Bir yazarın anlatmak istediğini anlatmasına yetecek kadar kelimeyle anlatması, büyük bir yetenek. Metnin fazla kelimelerden arındırılması, bir bakıma metindeki yüklerin atılması anlamına geliyor. Düşünün. Kimi metinlerin problemi, fazlasıyla ağır olmaları. Çünkü metnin yükselmesini engelleyen kelimeler, cümleler, paragraflar var. Bu problemi yaşayan kimi yazarlarımız, metinlerindeki fazlalıkları bir atsalar, her şeyi açıklamak ihtiyacı hissetmeseler ve iyi bir betimlemenin uzun bir betimleme olduğu düşüncesinden vazgeçseler, daha ferah metinler yazacaklar. Bunun için Memduh Şevket Esendal'ı okumak iyi bir başlangıç noktası olabilir. Özellikle diyalogların doğallığı, (bu metnin özelinde kullandığımız) ferahlığı ve sahiciliği insanı okurken önce şaşırtıyor, ardından keyiflendiriyor. Şaşırtıyor, çünkü böyle bir yazarı bunca zaman boyunca nasıl es geçtiğinizi düşündürüyor. Keyiflendiriyor, çünkü henüz diğer kitaplarını okumadığınız düşüncesi aklınıza geliyor. Böyle olunca daha bir keyifle okuyor, yazarın bir başka eserini okumaya ikna oluyorsunuz.

Aklıma tekrar lise anılarım geliyor. Her edebiyat sınavından önce yazarları, eserlerini kodlayarak, eserlerinin isimlerinden anlamlı bir cümle oluşturarak hatırlamaya çalışan ve bu yeni kodları sınavdan bir önceki ders bütün sınıfa ezberletmeye çalışan bir arkadaşım vardı. O zaman Memduh Şevket Esendal benim için "sıkıcı, durum öykücüsü ve otlakçıydı". O zaman vaktim yoktu. Bugün ise vaktim var. Okunması, konuşulması, örnek alınması gereken bir yazarı okumaya başlamaya vaktim var.

Teselli Puanı: 5/5

6 Aralık 2020 Pazar

Kontrol Kalemi XVII: Avunamayanlar - Kazuo Ishiguro




Kitap Editörü: Begüm Kovulmaz
Düzelti: Filiz Özkan
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/Ekim 2009
Çevirmen: Roza Hakmen
Sayfa Sayısı: 540


Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Avunamayanlar isimli romanda arıyoruz.


Alıntıyı anımsarsınız: ''Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.'' İşte Avunamayanlar da baş karakterimiz Mr. Ryder'ın bilmediğimiz bir Avrupa şehrine varmasıyla başlıyor. Gelişi biraz gecikmiş, onun için hazırlanan karşılama komitesi dağılmış olsa da Mr. Ryder'ın uzun süredir beklenen ''önemli bir yabancı'' olduğunu anlıyoruz. Roman, ilgi çekici bir başlangıçla hikayesinin içine hızlıca dahil ediyor bizi. Mr. Ryder'ın şehre önemli bir konser için geldiğini, kendisinin şehirde çok sayıda hayranının olduğunu öğrenince ister istemez sayfaları daha hızlı çevirmek istiyoruz. Henüz daha ilk sayfalardan hikayenin bize vaat ettiği çok fazla şey olduğunu düşünüyoruz.

Ta ki Gustav'ın asansördeki ilk monologuna kadar. Gerçi evet, Gustav'ın monologunu okuduğum anda, kitabın devamında buna benzer pek çok monologla karşılaşacağımı tahmin etmemiştim. Gayet doğal bir sahne canlanmıştı önümde. Otele gelen önemli müşteriyle muhabbet etmek için çabalayan geveze bir çalışan ve nezaket sınırları dahilinde sohbetin sünmesine müsaade eden konuk sahnesi, kitabın başı için fena da bir sahne değil. Ancak ilerleyen sayfalarla birlikte, Mr. Ryder'ın maruz kaldığı bütün o monologların ardından yoruldum. Çok kısaca özetlersem, şehre gerçekten önemli bir etkinlikte piyano çalmak için bulunan Mr. Ryder, şehir sakinleri ile sonu gelmez, boğucu, tedirgin edici ve yer yer anlaşılmaz maceralar yaşıyor. Lafın gelişi macera dediğime bakmayın, kimi zaman gerçekten ne olduğunu anlamakta zorlanıyorsunuz. Elbette yazarın bir tercihi bu. Kitaba hakim olan sisi oldukça iyi yaratmış. Ki daha önce Ishiguro okuduysanız, onun bu tarz sisler yaratmakta ne kadar başarılı olduğuna da aşinasınızdır. Ancak bu sefer farklı. Gömülü Dev ya da Beni Asla Bırakma'da var olan sislerin dağıldığı bir ferahlık noktasına er ya da geç varıyordunuz. Avunamayanlar ise bu noktada yolunu dolambaçlı yöne kırmaktan çekinmiyor. Siste devam etmenizi, bunalmanızı, yer yer kitabı okumaya ara vermenizi istiyor. Çünkü yoruluyorsunuz. Mr. Ryder'ın şehirdeki günleri boyunca devam eden dinlenememe problemine ortak oluyorsunuz. Meraklı bir okur olarak içinizdeki merak duygusunu kaşıyan bu romana devam etmeye can atıyorsunuz. Ama önünüzdeki sayfalarda birtakım olaylar gerçekleşiyor ve anlam veremiyorsunuz. Boris, gerçekten Mr. Ryder'ın oğlu mu? Sophie ile Ryder'ın arasında ne var? Bu mutsuz aile portresi gerçek mi? Yoksa bellek ile şimdi arasında geçişlere sahip güvensiz bir anlatıcıya mı sahibiz?

Belki bu noktada durmak gerekir. Çünkü cevaptan emin olamıyorum. Özellikle iki farklı karakter üzerinden baktığımız zaman, tam olarak ne düşünmemiz gerektiğinin açık olmadığını söyleyebilirim. Bu iki karakterden ilki Stephan. Otel müdürü olan babası ile annesini gururlandırmak isteyen, onlara piyano çalmada yetenekli olduğunu göstermek isteyen Stephan'ın bir noktada Mr. Ryder ile ortak bir bağının olduğunu öğreniyoruz. Bu öğrenme, tam da Ishiguro'nun diğer kitaplarındaki sisi dağıtma tarzına benzer bir şekilde karşımıza çıkıyor: Laf arasında, iki karakter arasındaki olağan bir sohbette çok önemli bir şey, hiç önem taşımıyormuşcasına söyleniyor. Böyle bir durumda ister istemez, Stephan'ın Mr. Ryder'ın gençliği olabileceği düşüncesine kapılıyorum. Kabul edilme arzusunu taşıyan bu iki karakter, Stephan'ın kitabın sonundaki kararıyla birbirlerine daha da benziyorlar. 

Bununla beraber bahsettiğim ikinci karaktere bakarsak ortalığın ne yazık ki aydınlanmadığını fark ediyoruz: Gustav. Otelde, taşıyıcı olarak taşıyan Gustav, Boris'in büyükbabası ve Sophie'nin babası. Kitap boyunca mutsuz bir aile tablosu içinde gördüğümüz Ryder, Sophie ve Boris üçlüsünün üçüyle de farklı yakınlıkta ilişkilere sahip. Üç karakteri de çok sevdiğini gördüğümüz Gustav'ın Boris'le son derece yakın olduğunu görüyoruz. Kızı Sophie ile ise yıllardır devam eden bir konuşmama durumunu sürdürüyor. Kırgınlık, küslük, kavga olmadan sadece doğrudan iletişimi kesen bu ikili, halinden son derece memnun görünüyor. Gustav, ilişkinin bu şekilde ilerlemesi gerektiğinden son derece eminle. Bununla birlikte Ryder ile olan ilişkisine baktığımızda ona saygı duyduğunu, saygıdan da öte sevdiğini görebiliyoruz. Üstelik Ryder da Gustav'ı seviyor görünüyor. Gustav'ın Ryder ve Sophie arasındaki ''şeyi'' bilip bilmediğini öğrenemiyoruz. Buna rağmen aralarındaki iletişim, Ryder'ın şehirdeki diğer herkesle kurduğu ilişkiden farklı.

Kitabın ilişkiler denkleminde Gustav'ın önemi ise -bence- biraz daha farklı. Ryder, Sophie ve Boris ile olan ilişkisinde Gustav'ın tam zıddı bir portre çiziyor. Sophie ile konuşuyor ama ona sinirlenmekten, bağırmaktan kendini alamıyor. Gustav'ın kendini pek düşünmeyen karakterine karşılık Ryder, Sophie karşısında bencil davranmaya son derece yatkın. Öbür taraftan Boris ile olan ilişkisi de sıkıntılı. Gustav ile Sophie arasındaki konuşmama durumunun daha toksik bir hali Ryder ile Boris arasında yaşanıyor. Üstelik bunun sorumlusu Ryder gibi görünüyor. Bu noktada Gustav ile Ryder'ın iki zıt karakter olduğunu söylemek mümkün. Böyle olunca da Boris'in Ryder'ın çocukluğu olabileceği düşüncesine pek sıcak bakamıyorum. Gerek Ryder ile Sophie arasındaki ilişkinin karmaşıklığı, gerek Ryder'ın ilkokul anılarının farklılığı bu düşünceyi uzak kılıyor.

Bunları neden anlatıyorum? Çünkü emin olamıyorum. Avunamayanlar, son zamanlarda okuduğum, hakkında karar vermekte en çok zorlandığım kitap oldu. Bir artı/eksi listesi yaptığımda iki tarafın da birbirine ağır gelebilecek yanları olduğunu kabul etmem gerekiyor. Gerçekten de yan karakterlerin zengin hikayesi, detaylara verilen önem, esrarı saklıyor oluşu, kitabın gözümdeki değerini artırıyor. Öbür taraftan kitabın, benim için zor okunan bir kitap olduğu gerçeğini de göz ardı edemiyorum. 30-40 sayfadan sonra dinlenme, biraz nefes alma ihtiyacı hissettim. Karakterler arasındaki iletişim kopukluğu, boğucu atmosfer ve çok keskin geçişler kimi zaman yorabiliyor. Bitirip üzerine düşündüğüm bir günün ardından ağzımda tuhaf bir tadın kaldığını söyleyebilirim. Daha önce bilmediğim bu tadı sevip sevmediğimden emin değilim. Belki de avuntu aradığım için yaşadığım deneyimi garipsiyorum, kim bilir...

Avunamama Puanı: 5/5

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Kontrol Kalemi XVI: Mesafenin Şiddeti - Yalçın Tosun

 



Mesafenin Şiddeti - Yalçın Tosun (Yapı Kredi Yayınları)

Kitap Editörü: Murat Yalçın
Düzelti: Filiz Özkan
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/Temmuz 2020
Sayfa Sayısı: 113

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Mesafenin Şiddeti isimli öykü kitabında arıyoruz.

İlk (ve en beğendiğim kitap isimlerinden birine sahip olan) kitabı ''Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'' ile kendisini tanıdığım ve ardından sıkı bir takipçisi olduğum Yalçın Tosun'dan özür dileyerek başlamak istiyorum. Çünkü beş yıllık aradan sonra Mesafenin Şiddeti'nin çıkacağını öğrenerek heyecanlanmış olmama rağmen böylesi güzel bir haberi çok çabuk unuttum. Çok sıradan bir günde, uzun zamandır yapmadığım kitap satış sitesi gezimi gerçekleştirmeseydim, muhtemelen uzun bir süre boyunca da bu unutkanlığım sürecekti. Kitabı gördüm, sipariş etmekte tereddüt etmedim ve geldiği gün okumaya başladım. Kötü bir okur olduğum ve geç okuduğum için özür dileyerek kontrol kalemimi elime alıyorum.

Daha önce değerlendirmelerimde pek dikkate almadığım bir hususla başlıyorum: Kapak. Yalçın Tosun'un şimdiye kadar çıkan kitaplarının kapakları hep güzeldi. Güzelliklerinin yanı sıra bana, öyküleri de tamamladıklarını hissettirirdi. Özellikle Dokunma Dersleri ve Bir Nedene Sunuldum'un kapakları, zaman zaman kitaplığınızdan çekip uzun uzun bakacağınız, göz dolduran kapaklardı. Ne yazık ki Mesafenin Şiddeti, böyle bir kapağa sahip değil. İsmine yakışır bir şekilde sizinle hikayeler arasına bir mesafe koyuyor. Elbette kapaklar beni, özellikle merak ettiğim kitapları okumaktan alıkoymaz. Ancak önceki çalışmaları düşününce standardın korunması iyi olabilirdi. Çünkü yazar, yazdığı hikayelerle kendi standardını oluşturmuş ve bunu korumayı bu kitabında da sürdüren bir isim. Son dönem öykücülüğümüzde kendine has bir yeri olan Yalçın Tosun'un kitaplarının kapaklarının da bu kendine haslığı sürdürmesi gerektiği kanaatindeyim.

Peki nedir Yalçın Tosun'un öykücülüğümüzdeki yerini özel kılan? Bana kalırsa bunu satır aralarında görmek mümkün. Yazdığı öyküleri gizlemeyi, öykünün vurucu noktalarını sessizliğe ve satır aralarına saklamayı başaran bir isim Yalçın Tosun. Bu durum, anlatısına da özen göstermesini gerektiriyor ki karşımızda fazladan bir kelime bile barındırmayan hikayeler görüyoruz. Hatta kimi zaman anlatmak istediği durumları, hissettirmek istediği duyguları olması gerekenden daha az kelimeyle, kelimelerden artan boşluğa sessizliği hikayelerinin başat bir ögesi olarak yerleştirerek kullanıyor. Mesafenin Şiddeti'nde de çok iyi yazdığı bu tarzı kullandığı hikayeler var. Örneğin ''Beden'' ve ''Uvertür Şarkıcı'' isimli hikayeler, benim Yalçın Tosun'un çok sevdiğim tarzıyla yazılmış hikayeler. Ancak bu kitapta fazlası var, yeni bir paragrafa geçmemi gerektiren bir yenilik var.

Mesafenin Şiddeti'nin ilk üç hikayesi (Makaslar, Çok Mutsuz Ama Çok Neşeliydik, Primadonnanın Ölümü) Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'in son hikayesi ''Unutmabeni Çiçekleri''nde gördüğümüz bir anlatım tekniğine sahip. Esasında şöyle demek gerekir sanıyorum, Unutmabeni Çiçekleri'nde kullanılan tarz, geliştirilerek parçalar halinde bu üç öyküde kullanılmış. İlk iki öyküde birbirine bağlanan iki anlatıyı okuyoruz. Makaslar'ın taşıdığı gerilim, kısa kısa cümlelere bölünmüş iki anlatının üzerinde yükseliyor ve finale kadar başarıyla ilerliyor. Aynı şekilde Çok Mutsuz Ama Çok Neşeliydik de yan yana yollarda ilerleyen iki anlatının buluşmasıyla tamamlanıyor. Primadonnanın Ölümü ise Unutmabeni Çiçekleri'nin çok anlatıcılı yapısını kullanan iyi bir hikaye. Kitabın bu üç hikayeyle açılması, ilk başta tuhaf geliyor. Alışılagelmedik bir Yalçın Tosun okuduğumuzu hissettiriyor, ancak yazarın ilk kitabındaki bir hikayesinde kullandığı tarzının üstüne koyarak Makaslar gibi kuvvetli bir hikayeyle açılışı yapması insanı mest ediyor. İlk başta şaşırmış olsam da ''Bütün Hikâyeler Kırık'' isimli hikayeye geldiğimde bana tanıdık gelmeyen ilk sayfaların habercisiyle karşılaştığımı fark ediyorum. Üstelik daha önce de karşılaşmıştım. Yazar, Notos'un 74. sayısında yer alan bu hikayesinde ilk iki öykünün yapısına benzer bir yapıyı henüz bu kitaptan çok önce, 2019'da okurlarına sunmuş. Üstelik o zaman da ilk başta şaşırmış, ardından hikayeyi çok sevmiştim. Aradan geçen zamanda hafızamın azizliğine uğramak beni biraz üzse de eski bir dostla karşılaşmış olmaktan dolayı minnettarım. Hikayenin tek bir damardan ilerlemediği bu tarz, yazara pek çok imkan sunuyor. O da bu imkanları öylesine iyi kullanıyor ki hikayelerin yoğunluğu artıyor. Her sonda durup biraz düşünmek, hikayeyi sindirmek için beklemeniz gerekiyor.

Farklı anlatıma sahip olan hikayelerin dışındakiler alıştığımız ve çok sevdiğimiz Yalçın Tosun hikayelerinin başarılı örneklerinden. Sessizliğin, dile getirilemeyenlerin baş rolde olduğu, bazen yalnızca bir cümlesiyle sizi yakalayan hikayeler. Aradan geçen beş uzuuuun yılın ardından insanı doyuran, ancak daha fazlasını istemesine neden olan hikayeler. Okuru teselli ediyor mu, emin değilim. Çünkü kitaptan geriye, Yalçın Tosun'un daha önceki kitaplarında da olduğu üzere, bir sızı kalıyor.

Teselli Puanı: .../...

11 Ocak 2020 Cumartesi

Kontrol Kalemi XV: Kaptan Kanca'nın Bir Macerası ve Öbür Yeni Öyküler - Faruk Duman



Kaptan Kanca'nın Bir Macerası ve Öbür Yeni Öyküler - Faruk Duman (Yapı Kredi Yayınları)

Kitap Editörü: Murat Yalçın
Düzelti: Korkut Tankuter
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/Ekim 2019
Sayfa Sayısı: 158

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Kaptan Kanca'nın Bir Macerası ve Öbür Yeni Öyküler isimli öykü kitabında arıyoruz.

İnternetten kitap sipariş ederken uymaya çalıştığım bir kuralım var. Çoğunlukla kurgu dışı kitapları sipariş etsem de her seferinde en az bir öykü kitabını sepetime ekliyorum. Yeni yıldan önceki son alışverişimde, sepetimde yer alan kitap ise Faruk Duman'ın son kitabı Kaptan Kanca'nın Bir Macerası ve Öbür Yeni Öyküler'iydi.

İki bölüm ve on sekiz hikayeden oluşan kitap, ''Kaptan Kanca'nın Bir Macerası'' isimli hikayeyle açılıyor. Bu bölümde yer alan ''Horla'', ''Gömü'', ''Çıvgın'' hikayeleri ikinci bölümdeki hikayelerden gerek uzunlukları gerek de tema benzerlikleriyle ayrılıyor. Bu dört öykü, kitabın büyük bir kısmını oluşturacak uzunlukta. Buna ek olarak (Çıvgın'ın gevşek bağı haricinde) öyküleri birbirleriyle düşünmek mümkün. Deniz anlatısı ve Julia  karakteri, ilk bölümdeki dört öykünün üçünde yer alıyorlar. Anlatıcımızın deniz ve Julia'yla aralarındaki ilişki, ilk üç öyküdeki tema benzerliğini zenginleştiriyor. 1970-80'ler ve darbe sonrasında yaşananları, düzenli olarak farklı yerlere sürülen ve her daim polis tarafından izlenen bir memur ailesi ekseninde okuduğumuz öyküler, dönemin karanlığını tasavvur etmede oldukça başarılı. Yazar, yaşanmış hikayelerin ağırlığını, insanların maruz kaldığı şiddetin, gözetlenmenin saçmalığını sözünü sakınmadan anlatıyor. Deniz anlatısı ve Julia'nın anlatıcımızla olan ilişkisinin öykülerde yer verilmesi de bu noktada önemli. Siyasi damarı bulunan bu hikayelere, Kaptan Kanca izleğinde gerçek dışı bir yan eklenmesi öykülerdeki kasveti bir nebze dağıtıyor. Ancak burada bir nokta var. Okuma zevkini zedelememek adına detay veremeyeceğim ancak Kaptan Kanca'nın anlatıcımızla olan bağı, anlatıcının ailesiyle yaşadığı (maruz kaldığı) olaylardan kendince bir kaçış yolu bulmaya çalıştığını gösteriyor. Bu bağlamda, ilk bölümdeki dört öykünün üçünde yer alan deniz, denizcilik, Julia'nın Yeri anlatılarının önemlerinin, yalnızca gerçek dışılıklarıyla sınırlı olmadığını, öykülerin ortak temasını zenginleştiren önemli yan anlatıları olduğunu ortaya koyuyor. 

İlk bölümün son öyküsü ''Çıvgın'' ise ilk bölümle ikinci bölüm arasındaki öyküler arasındaki bağı sağlıyor. Tema olarak ilk bölümün öyküleriyle benzerlik taşıyan Çıvgın, ikinci bölümün doğaya dönük hikayeleriyle de örtüşüyor. İkinci bölümdeki hikayeler kısa, kimileri yalnızca birer sayfa. Buna ek olarak merak duygusunu kaşıyan, sessizliği, anlatılamayanı ve bunların cazibesini okura aktarmayı kolaylıkla başaran öyküler okuyoruz. ''Başlangıç'' ve ''Yılan'' isimli öyküler, bunun en iyi örnekleri. Her iki öyküde meraktan beslenip anlatmak yerine sessiz kalma tercihiyle bitiyor. Her ne kadar ilk bölümdeki ''Horla'' adlı öykünün, bu merak ve bilinmeyeni diğer iki hikayeden daha iyi kullandığını düşünsem de ''Başlangıç'' ve ''Yılan'' öykülerinin çok daha az sayfada okurun ilgisini cazip tutmaları takdire değer. 

Dümenimizi öykülerden dile kırdığımızda, yazarın kendine has bir dil kullandığını görüyoruz. Cümleleri bir anda kesen nokta, okuru anlatıcının zihnine ulaştırıyor. Anlatı, bu noktalama oyunuyla hız kazanırken kısa ve uzun cümlelerin yerleşimiyle tempo ustaca ayarlanıyor. Bu tercih, anlatıcıdan dinlediğimiz öykülerin tempo sıkıntısı yaşamasının önüne geçtiği gibi anlatıcımızın gençliğini cümlelerinden hissedebilmemize yardımcı oluyor. Kimi zaman, heyecanla anlatan anlatıcıyı gözünüzün önüne getirebiliyorsunuz.

''Kaptan Kanca'nın Bir Macerası ve Öbür Yeni Öyküler'' farklı teması ve yazarının dili kullanışıyla günümüz örneklerinden ayrılıyor. ''Horla'', ''Çıvgın'' ''Evimizin Çevresinde Çakallar Dolaşıyor'' öyküleri ise özellikle birer adım öne çıkan ve okunması gereken öyküler.

Teselli Puanı: 5/5

Bir Başka Yılın Dökümü

Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...