çeviri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çeviri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2026 Cumartesi

Kontrol Kalemi: Iain M. Banks - Cebirci


Yayıncı: İthaki Yayınları

Çeviren: Kemal Baran Özbek

Yayına Hazırlayan: Burcu Arman

Sayfa Sayısı: 736

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Cebirci" isimli romanda arıyoruz.

İyi bir bilimkurgu eserinden beklentiniz nedir? Bu soruyu derinlemesine düşünün. Çünkü bu kitaptan alacağınız (veya alamayacağınız) zevk, bu soruya vereceğiniz cevaba bağlı. Çünkü "Cebirci", tarif etmesi zor bir bilimkurgu eseri.

Işık hızına erişmenin henüz mümkün olmadığı gelecekte insanlık, yine de gayret etmiş ve evrenin büyük bir kısmına hakim olmayı başarmış. Üstelik bu evrende yalnız olmadığını da öğrenmiş ve evrendeki diğer canlılarla birlikte yaşamaya başlamış. Işık hızının geçilememiş olması önemli bir detay, çünkü evrenin büyük bir kısmına yayılmış olan Mercatoria yönetimi, evrenin eşsiz uzunlukları arasındaki ulaşım, iletişim ve yönetim meselelerinde hep bu sınıra takılıyor. Aylar, yıllar hatta yüz yıllarla ölçülen mesafeleri yönetmek, başlı başına bir problem. Üstelik yönetime karşı çıkan ve düzenli aralıklarla farklı sistemlere saldıran farklı insan topluluklarına karşı da tetikte olurken devasa sistemin herhangi bir yerine savunma amaçlı gemi göndermenin aylar sürebileceğini hesaplamak da dikkate alınması gereken bir sorun. Neyse ki bilinen birkaç solucan deliği var ve bu solucan delikleri sayesinde uzaktaki birkaç sistemi, merkeze bağlamak mümkün. Ancak solucan delikleri de kendi tehlikelerini barındırıyor, çünkü bu deliklerin yakınlarına kurulmuş olan tesisler, doğal olarak açık hedef ve bir tesisin yok edilmesi, sistemin merkeziyle periferi arasındaki bağlantının, yeni bir tesis inşa edilene kadar geçecek yüzlerce yıl boyunca kopması demek.

Anlayacağınız, kurulan düzen esasında çok da sağlam değil. Buna bir de kendi içinde bürokrasinin demir kafesine hapsolmuş bir insanlık ekleyin. Farklı amaçları takip eden farklı oluşumlar, yetki paylaşımı konusunda belirsizlikler, buna rağmen yönetilmesi gereken bir evren. İyi bir bilimkurgu için yeterli mi?

Belki başka bir kitapta evet. Ancak burada hayır. Buna bir de merkezin dışından gelen büyük bir istila filosunu ekleyin. Rahip Luciferious önderliğinde gelen bu filoya karşı savunma oluşturmak kolay değil, çünkü merkezden istilanın gerçekleşeceği yere varmak çok uzun. Savunma donanması gelene kadar işgalin bitmiş, işgale gelenlerin savunmak amacıyla gelenleri savunmaya rahat rahat hazırlanmaları ihtimali yüksek. Ancak bir ihtimal var; bir söylenti, bir efsane. "Ahali Listesi" ve "Dönüşüm". Her şeyi değiştirebilecek bir bilgi.

Bu noktada biraz Ahali'den bahsetmek gerekiyor. Merak etmeyin, kitapta uzun uzun onları okuyacaksınız. Neredeyse evrenin kendisiyle yaşıt olan bu uzaylı ırkı, evrenin geri kalan mensuplarına karşı son derece kayıtsız. Artık unlarını eleyip eleklerini asmış bir kafa yapısındalar. Evrenin farklı yerlerindeki gaz gezegenlerinde, rahat bir şekilde yaşayıp gidiyor; onlarla muhatap olunmadığı sürece kendilerinden küçük gördükleri diğerleriyle pek muhatap olmuyorlar. Buna rağmen oldukça ilgi çekiciler.

Bir kere konsept, şahane düşünülmüş. Evrenin güçlü, atik ve hırslı canlıları karşısında milyarlarca yıl yaşayabilen bir ırk. Kısa vadeli anlaşmazlık olarak gördükleri pek çok soruna karşı kayıtsız, her şeyi hor görmeye hazır, kendi içlerine kapanmış bir topluluk olarak Ahali, kendi geleneklerinin araştırılmasına ise açık. Kendilerini çok beğendikleri için dışarıdan gelen araştırmacılarla belirli seviyede bilgi alışverişi yapmaya oldukça istekliler. Baş karakterimiz Fassin Taak da işte bu araştırmacılardan bir tanesi.

Ahali hakkında araştırma yapan Fassin, tıpkı diğer araştırmacılar gibi Ahali hakkında elde edilen bilgilerin ne kadarının doğru olduğundan sürekli şüphe etmektedir. Ahali mensupları kendileri hakkında sürekli hikayeler anlatmakta, teknolojik olarak çok ileride olduklarını, gerekirse evrendeki diğer ırklar için çok can sıkıcı olabileceklerini gülerek anlatmaktadır. Ancak onlarla birlikte yaşayan araştırmacılar, Ahali mensuplarının teknoloji konusunda çocuklar gibi beceriksiz göründüğünü raporlamaktadırlar. Bunun gibi başka belirsizlikler de vardır. Sanki Ahali, kendisini bir sisin ardında tutmak istemekte; pek çok konu hakkında konuşarak gerçeği bulandırmaktadır. Ahali'ye karşı duyulan kafa karışıklığının sebebi, Ahali'nin de yayılmasında payının olduğu söylentilerdir.

Bu söylentilerden bir tanesi de "Ahali Listesi" adı verilen ve evrendeki bütün solucan deliklerinin yer aldığı liste veya o listeyi elde etmeyi sağlayacak cebirsel formüldür. Fassin, bir araştırması sırasında elinden çıkardığı belgenin, bu liste için önemli bir ipucu olduğunu öğrenince asıl maceramız başlar. Mercatoria yönetimi, yaklaşan işgale karşı bu listenin önemini fark eder ve Fassin'den bu listeyi bulmasını ister. Fassin, işgal tehdidi altındaki sistemini kurtarmak için bu listenin peşine düşecektir.

Fark ettiğiniz üzere özetlemesi dahi oldukça zor bir kitap Cebirci. Üstelik daha size bahsetmediğim farklı anlatılar da var: Bir intikam hikayesi, evrenin geçmişine yönelik anlatılar, yönetimden uzağa gitmek zorunda kalanların neden bunu seçtikleri, rahip Luciferious'un sadist zevkleri ve bolca bilgi. Evrendeki ırklara, yerlere, oluşumlara dair sayfalarca bilgi.

Kabul etmeliyim ki Ahali hakkında okumak çok keyifli. Çünkü yazarın inşa ettiği dünya, üzerine düşünülmüş ve okuru da üzerine düşünmeye davet eden bir dünya. Ahali de konsept olarak çok iyi düşünülmüş bir fikir. Ancak iş bu fikri uygulamaya gelince işler biraz sarpa sarmış.

Ursula K. Le Guin, Asimov, Douglas Adams. Bilimkurgunun üç farklı ismini burada anmamın sebebi, kitapta bu üç ismi hatırlatacak bölümler bulacak olmanız. Bir toplumun yaşayışı üzerine Le Guin'in eserlerindeki titizliğini anımsatan pasajlar, Asimov'un orijinal fikirlerini anımsatacak kadar orijinal fikirler ve Douglas Adams'ın mizahını anımsatan diyaloglar. Son derece uzun olan Cebirci, farklı bölümlerinde sizi farklı kitaplar okuyormuşsun hissine götürecek. Hızlı ve ilgi çekici bir girişle sizi içine alacak. Hikayede ilerledikçe yolunuzu kaybettiğinizi düşünecek, bir noktada ise işlerin rayına girdiğini sanacaksınız. Bu nokta kritik, çünkü kitap son sürat finale giderken her şeyin nasıl bağlanacağını merak edeceksiniz. O anda ne hissedeceğiniz, iyi bir bilimkurgu eserinden beklentinizin ne olduğuna yönelik başta sorduğum soruyla alakalı olacak, yine. Bu dağınık roman, sizi tatmin edebileceği gibi hayal kırıklığına da uğratabilir. Çünkü vazgeçilmesi gereken bazı hikaye akışlarından vazgeçilmediği, bunun da esas anlatıyı ağırlaştırdığı açık. Bu ağırlıklardan kurtulmak için atılan adımların bir kısmına ikna oluyorsunuz, ancak bazı adımlar, okuru -en azından beni- ikna etmedi.

Bunu pek sık düşünmem, ancak kitabın uzun olduğunu düşünüyorum. Okurken zaman zaman kaybolmak, bir önceki bölüme dönüp ne olduğunu anlamaya çalışmak, pek canımı sıkan konular değil. Kimi kitapların kolay anlaşılamıyor olması gerekir. Ancak Cebirci, tam olarak o kitaplardan değil. Buradaki dağınıklığın müsebbibi, yazar. Onun tercihleri kitabı uzun, yer yer karışık ve ne yazık ki zaman zaman sıkıcı kılmış.

Cebirci kesinlikle kötü bir kitap değil. Hatta aksine, uğruna belki de en uzun "Kontrol Kalemi" bölümü yazılmayı hak edecek kadar iyi bir kitap. Ancak bir başyapıt değil. Muhakkak okunması gereken bir bilimkurgu eseri mi? Baştan uyarayım, iyi bir bilimkurgu eserinden beklentinizin ne olduğu sorusuyla alakalı olarak değişebilecek bir cevap bu.

Benim cevabım belli. 

Her şeye rağmen muhakkak okunması gereken bir bilimkurgu eseri.


Teselli Puanı: 4/5

21 Kasım 2024 Perşembe

Kontrol Kalemi: Joachim Zelter - İşsizler Okulu


Yayıncı: İş Bankası Kültür Yayınları

Çeviren: Regaip Minareci

Editör: Başak Güntekin

Sayfa Sayısı: 157

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "İşsizler Okulu" isimli romanda arıyoruz.

Bina yönetmeliğinde ve okul binasının çeşitli noktalarında asılı afişlerde bir cümle yer alır. 

Work is Freedom.

SPHERICON'a hoş geldiniz. O ne bir plan ne de bir programdır, bir tür sistemdir. SPHERICON'da bir okul günü sabah saat 6.15'te başlar, gece 23'te sona erer. Kursiyerlerin hiç boş zamanı yoktur. Çünkü SPHERICON'da boş zaman yoktur. Zaman bölünmüştür: Eylem zamanı, yapma zamanı, iyileştirme zamanı, yeni başlangıçlar zamanı, öğrenme zamanı, düşünme zamanı, düşünce tarzını değiştirme zamanı, kesintisiz başvuru çalışması zamanı...

SPHERICON, kursiyerlere en iyi CV'nin nasıl hazırlanacağını öğreten bir okuldur. İşin değil, iş aramanın öğretildiği bir tesistir. Dikkat çekici CV nasıl hazırlanır, geçmişin hoşa gitmeyen detayları nasıl değiştirilir, potansiyel iş verenlerin beğenisi nasıl kazanılır, hepsini SPHERICON'da öğrenirsiniz. Önemli olan bir işinizin olmasıdır. Bunun için tesisin her yerinde günün her saati, her bölümde ayrı bir karakterin iş arama macerasının gösterildiği "Job Quest" sürekli gösterilir. Arayış önemlidir.

Öyledir. Çünkü devir değişmiştir artık. Yirminci yüzyılın kampları, çalışmanın bireyi özgürleştireceğini ilan ederken yirmi birinci yüzyılda birey artık özgürleşmiştir. Çünkü çalışmak özgürlüktür. Veya özgürlük, çalışmaktır. 

Cümle, tersten de geçerli: Freedom is Work.

Artık dönüşüm tamamlanmıştır. Yeni bir çağa geçilmiştir ve ihtiyaç duyulan artık sadece çalışan insan değildir. İş arayan insana da ihtiyaç vardır. Bunu ne kadar profesyonel yapabilirse o kadar iyi. Çünkü çalışan, ensesinde her zaman iş arayanın soluğunu hissetmelidir ki daha çok çalışsın. İşini kaybetmesin.

Bu oyunda hedef, yalnızca bir iş pozisyonunu ele geçirmek değil, aynı zamanda başkasının elinden almak... Olabilecek en maceralı yollardan işyeri sahiplerini dinliyor ve gözetliyorlar, şifreleri kırıyor, başkalarının e-postalarına bakıyor, küçücük bir dikkatsizlik, bir zayıf nokta arıyorlar... Sonra bir anda can alıcı butona basıyorlar: "Job Attack."


Yakın gelecekte geçen İşsizler Okulu, konusu ve girişiyle okuru heyecanlandırıyor. Umut verici girişle birlikte ilk dikkat çeken, yazarın okurla hikaye arasına mesafe koyan üslubu. Okurla hikaye arasına SPHERICON giriyor. Onun bürokratik duvarlarına çarpıyor, sıkı planlanmış programının arasından hikayeye sızmaya çalışıyorsunuz. SPHERICON'un hikayesini okuduğunuzu düşünüyorsunuz. Kaldı ki yazar, SPHERICON'un hikayesinin nasıl anlatılacağını da açık açık söylüyor:

SPHERICON üzerine bir kitap yazılacak olsa, içinde gerçek insanlar olmazdı, insan figürleri bile olmazdı, olsa olsa değişken özgeçmişlerden parçalar ya da hayali bölümler olurdu... Karakterlerinin çoğunun bir isme bile ihtiyacı olmazdı. Olsa bile bunları mütemadiyen takas etmek ve değiştirmek için olurdu... Dili, SPHERICON dili olurdu: Yönetmen komutu gibi, özlü ve kısa. Yönetmen komutu kısalığına indirgenmiş hareketler ve yorumlar. Sürekli şimdiki zamanda kalan bir dil.

Özlü ve kısa. İşsizler Okulu'nu tarif edecek iki iyi kelime. Gerçekten kitabın yarısına kadar bırakın kahramanı, bir kahraman adayını bile görmüyorsunuz. Göreceğinizi de düşünmüyorsunuz. SPHERICON ve oradaki eğitmenlerden olan Fest tüm sahneyi kaplıyor. Ancak Fest bile bir karakter olarak orada değil, komutu verecek yönetmen olarak bulunuyor. Kursiyerlere nasıl iyi CV hazırlayacaklarını anlatıyor. Sürekli ve ısrarlı sorularla onları zorluyor.

İkinci yarıdaysa kitap farklı bir yöne sapıyor. SPHERICON'daki iki kursiyer Karla ve Roland, görmeyi umduğumuz distopyanın sonunu getirecek karakter adayları olarak beliriyor. Ancak sadece aday olarak kalıyorlar. Bir anda hızlanan tempoya ne yazık ki yetişemiyorlar. Öyle ki Roland'ı bir noktadan sonra görmüyoruz dahi. Bunun nedenlerini düşününce aklıma yalnızca kitabın başında hoşuma giden üslup geliyor. Bu farklı üslup, SPHERICON'u anlatmaya çok uygun. Ancak bir karakteri tasvir etmeye o kadar da uygun değil. Karla'yı anlatırken dahi soğuk, mesafeli kalıyor. Bu, belli ki bilinçli bir tercih. Ancak Karla'yla aramıza giren mesafe, kitabın vurucu olması gereken finalini de uzaktan izlememize, Karla'nın gördüğü manzarayı onunla görememize neden oluyor. Çalışma kamplarının modern (ancak elbette çağa uygun olarak değiştirilmiş) halini okuduğumuz romanda yine geçmişi hatırlatan bu finalin çok daha vurucu olması gerekirdi. Bu nedenle kitap, ne yazık ki tat kaçırabilecek bir final yapıyor.

Yine de ilginç bir okuma deneyimi sunması açısından şans verilmesi gereken bir eser.

Teselli Puanı: 3/5 

18 Mart 2020 Çarşamba

Kontrol Kalemi Özel Bölüm: Serbest Kürsü - Alejandro Zambra

serbest kürsü alejandro zambra ile ilgili görsel sonucu

Serbest Kürsü - Alejandro Zambra (Notos Kitap)

Editör: M. Tila Sadık
Kapak Tasarımı: Tane Mavitan
Çeviren: Seda Ersavcı
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/2019
Sayfa Sayısı: 147

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimizden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. Bu arayışımızda bugün çok özel bir konuğumuz var. Başlıktan da anladığınız üzere Alejandro Zambra'nın Serbest Kürsü isimli kitabına göz atacağız.

Yazıya başlamadan önce -biraz da bloga tekrar ısınabilmek için- eski yazılara göz attım. 03.02.2020 tarihli ''Yakında I'' başlıklı yazıda gelmeyen kargomdan şikayet edip beklediğim kitaplar hakkında bir ön değerlendirmede (bunu kitaplar hakkındaki temennilerim şeklinde okumak da mümkün) bulunmuşum. Yazıyı, Serbest Kürsü'yü dört gözle beklediğimi ve öncelikle onu okuyacağımı söyleyerek bitirmişim. Yazıda verdiğim kimi sözleri tutmamış olsam da (ö-höm) gerçekten de kargoyu aldığım gibi Serbest Kürsü'ye başladım. O yazıda, bu yazının ana fikrini vermiş olsam da burada bir kere daha yinelemekte fayda görüyorum; çünkü bir kez daha ikna oldum:

Alejandro Zambra tarafından yazılmış her şeyi okurum. (Bu yazıyla birlikte bu cümleye şu cümleyi ekleyebiliriz: ''Alejandro Zambra'yı herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.''

''Serbest Kürsü'' yazarın okuruna yüzünü döndüğü bir kitap. Bu durum, aslında Zambra'nın eserlerinin bir çoğu için söylenebilir. Özellikle ''Eve Dönmenin Yolları'' ve ''Belgelerim''de karşılaştığımız, bizi yazarla baş başa kalmışız ya da yazar, iki dakikalığına bir yere gitmiş de masada bıraktığı günlüğünü okumaktan kendimizi alamamışız gibi bir durumun içine sokan bir durum bu. Bir günlüğün şahsiliğini, anlattığı gündelik olayların sıradanlığını, o doğal akışını ve aslında bir okur için yazılmamış olmasını düşündüğümüzde Zambra'nın eserlerinin de benzer tınıda, samimi bir tınıda olduğunu görürüz. Bu samimiyet, biraz üstü kapalı (belki soğuk demeliyim) olsa da Zambra'yı okuduktan sonra sanki uzun süredir görüşmediğimiz bir arkadaşımızın dertlerini dinlemiş gibi hissetmemizin sebebini açıklayabilir.

''Serbest Kürsü'' ise bu noktada yazarın diğer kitaplarından ayrılıyor. Çünkü burada yazar, kitabın ilk bölümünde doğrudan okuruna seslenirken diğer iki bölümde okurunu önce çalışma odasına, ardından da yaşantısına davet ediyor. İlk bölümde yazarın çeşitli üniversitelerde yaptığı konuşmaları okuyoruz. Zambra, aynı Zambra. Sadece yazmıyor, bu sefer konuşuyor. Bizim bu konuşmayı okuyor olmamız her şeyi başa döndürse de yazılarındaki samimiyetin konuşmalarında da olduğunu fark etmek zor değil. Sıkı bir okur olan yazarı, sevdiği kitaplar hakkında konuşurken dinlemek/okumak, benim için büyük bir keyif olduğundan daha önce isimlerini hiç duymadığım ve belki hiçbir zaman okuyamayacağım kitapların bahsi geçtikçe mutlu oldum.

Daha büyük ölçekte, edebiyat üzerine düşüncelerini paylaştığı satırlar ise okurların da üzerine düşünebileceği soruları ortaya atıyor. Örneğin, ''Romanlar, onları bilgisayarda yazmaya başladığımızda değişti mi?'' Soruyu okurluk kurumu açısından değiştirelim: ''Romanlar, onları elektronik okuyucularda okumaya başladığımızda değişti mi?''

İkinci bölüm, yazarın bitiremediği, beğenmediği ya da bir sebeple yarım bıraktığı öykülerini içeriyor. İlk bölümde ne düşündüğünü söylediği öyküleri yazarın bu eleştirileri ışığında okumak, okur için farklı bir deneyim olacaktır. Özellikle Aşktan Sonraki Aşk öyküsünü, kitabı alır almaz okumanızı, ardından kitabı tekrar okumaya başlamanızı tavsiye ederim. Böylelikle, belki de yazarla hayali bir tartışmanın içerisine girebilirsiniz.

Son bölüm için sadece şunu söyleyeceğim: ''İyi ki Meksika'dayız'' isimli parçayı okuyun ve hissettiğiniz duyguyu bana yazın. Bana kalırsa, Zambra'yı neden bu kadar sevdiğimizin pek de gizemli olmayan sırrı, bu parçada yatıyor. Zambra, anlattıklarıyla bize o kadar tanıdık geliyor ki sokağa çıktığımızda onunla karşılaşma ihtimalimiz olduğunu düşünmeden edemiyoruz.

Serbest Kürsü, tanımadan uzaktan sevdiğimiz Zambra'yla arkadaş olduğumuz kitap.

29 Kasım 2019 Cuma

Kontrol Kalemi XIV: Doğal Roman - Georgi Gospodinov


Doğal Roman - Georgi Gospodinov (Metis Yayıncılık)

Çeviren: Hasine Şen Karadeniz
Metis Edebiyat Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: John Bratby, Tuvalet, 1956
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Sayfa Sayısı: 143

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Doğal Roman isimli romanda arıyoruz.

Kitap sitelerinde, blog yazılarında ya da belki de kitapçılarda Gospodinov'un ilginç kapak resimli Doğal Romanı'nı gördüğünüzü düşünelim. Hiç tereddüt etmeyin ve satın alın. Eve gidin, kendinize güzel bir köşe seçin. Okumaya başlayın. Sayfalarda hem Calvino'yla hem de Kundera'yla karşılaşacaksınız. ''Doğal roman'' olma iddiasındaki bir romanda, bu iki isimden izler görmek ilk bakışta beni şaşırttı. Ancak şaşırttığı oranda da sevindirdi. Calvino'nun oyunbazlığı ile Kundera'nın hafifliğinin iç içe geçtiği sayfalar beni, bir doğal roman okuduğuma ikna etti.
Eğer metinlerarasılıktan keyif alıyor, kendine dahi atıf yapan kitaplar okumaktan hoşlanıyorsanız, Doğal Roman, 17. sayfasında tekrar başlayarak sizi memnun edecek.
Eğer hayatın kırıntılarını takip eden kitapları seviyorsanız, Doğal Roman'ı yine seveceksiniz.

Evet, karşımızdaki metin her ikisini de başarıyla yapıyor. Baş karakterimizin son sürat boşanmaya giden evlilik hayatını, okura oyunlar oynayarak, konuyu dağıtarak, bazen evlilik hakkında hiçbir şey anlatmayarak anlatıyor. Tuvaletlerden, bitkilerden, sineklerden ve yaratılıştan bahsediyor. Bir koltuğun insan için kazanabileceği önem üzerinde duruyor. Başkalarının hikayelerini, Doğal Roman'ı referans göstererek aktarıyor ve bütün bunları, hiçbir zaman anlatının akıntısına kapılmadan yapıyor. Sanki, bir girdap oluşuyor ve Doğal Roman bu girdabın içinde ilerliyor. Yeniden başlıyor, dalgalarla boğuşuyor, farklı bir gökyüzünü selamlıyor, roman başlangıçları hakkında tavsiye veriyor, tuvaletlerin tarihi hakkında konuşuyor, sinekler üzerinden bir yaratılış efsanesi ortaya koyuyor ve tekrar batıyor, çıkıyor, batıyor, çıkıyor.

Bütün bunları, sizi hiç sallamadan, Büyük Okyanusu aşmayı adet haline getirmiş bir geminin kaptanının soğukkanlılığıyla yapıyor. Esasında, sizinle sohbet ediyor. Bu sohbeti canlı tutuyor. Bunu da kitapta söylediği şekilde yapıyor:
''Bir sohbeti canlı tutmanın en iyi yolu, belirli bir konudan kaçınmaktır.'' (s. 32.)
Kahramanımızın boşanma nedeniyle zor günler geçirdiğini düşünüyoruz, ancak yazar bambaşka şeylerden bahsediyor. Bu bambaşka şeyler ilgimizi çekiyor, boşanma mevzusunu bir süre aklımızdan çıkarabiliyoruz. Ancak kahramanımız orada, konu tekrar boşanmaya geliyor. Girdapta dönüyoruz, kahramanımız da yanından ayırmadığı koltuğuyla birlikte bizimle. Bir kitap yazmak istediğini söylüyor. Roman başlangıçları hakkında konuşuyor, evliliğini anlatıyor, sokak hayvanlarından konu açıyor. Ona bir içki ısmarlamak istiyorsunuz. Derdini anlatabileceğini, onu dinleyeceğinizi söylemek istiyorsunuz. Sonra, bunun muhabbetin akışına zarar vereceğini fark ediyorsunuz. Çok doğal bir sohbet var, onu bozmanın yükünü üzerinize almak istemiyorsunuz. Böylece yazarın ne yapmak istediğini daha iyi anlıyorsunuz. Koltuğunuza biraz daha değer vermeniz gerektiğini düşünerek sayfayı çeviriyorsunuz.

Teselli Puanı: 5/5

2 Eylül 2019 Pazartesi

Kontrol Kalemi XI: Kont Öderland - Max Frisch



Kont Öderland - Max Frisch

Çeviren: Şebnem Sunar
Kapak Tasarımı: Utku Lomlu
Basım Tarihi/Yeri: Mayıs 2019/İstanbul
Sayfa Sayısı: 117

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Kont Öderland isimli oyunda arıyoruz.

Her okurun tamamlaması gereken bir görev gibidir kitap seçme süreci. Listeler yapılır, listeler takip edilir, bazen ani kararlar verilir, bazense önerilere sığınılır. Ama kimi zaman, bir kitap karşınıza çıkıverir. Kitap almak için çıkmamış olmanıza rağmen o kitap, yığınların arasından -bir şekilde (belki isminden, belki kapağından)- kendisini gösterir. Tam şu anda kitaplığınıza göz atın. Aklınızda hiç olmasına rağmen ani bir kararla satın aldığınız ve bu karardan pişman olmadığınız kitapları göreceksiniz. İşte Kont Öderland da benim için böyle bir kitap. Kendimle baş başa kalmış, her şeyden bunalmış bir halde yürürken kitapçının dışarıya koyduğu indirim raflarında görünce kendisine doğru çekildim. Arka kapağı okuduktan sonra kasaya gittim ve on beş dakika sonra, en yakın parkta bu on iki sahnelik cinayet baladını okumaya başladım.

Oyun isimsiz baş karakterimiz Savcı'nın çalışma odasında başlıyor. Savcı, hiçbir nedeni yokken çalıştığı bankanın güvenlik görevlisini bir baltayla öldüren veznedarın dosyası üzerinde çalışmaktadır. Cinayetin neden işlendiğini anlamaya uğraşırken, hayatı boyunca sıradan bir yaşam geçirmiş bu adamı kendisinden bile daha iyi anlamaya başladığını fark eder savcı. Ortam yavaş yavaş puslu bir hale gelir; yazar, karakterlerin etrafını örter ve ilk sahne savcının, hizmetçi kız ile yaşadığı ilginç diyalog ile biter. Hayatını mesleğine adamış olan savcı, böylesine nedensiz bulduğu cinayetin nedenlerini araştırırken kendi ifadesiyle duvardaki çatlağı ve onu saklamak için kullanılmış kaplamayı görür.

Oyunun ilk üç sahnesi ile gerçek ve fantastik arasındaki bağ, giderek gevşer. Eski bir masal olan Kont Öderland anlatısının da kullanılmasıyla baş karakterimiz Savcı, evrak çantasında balta taşıyan Kont'a dönüşür. Evinden kaybolur, jandarmaları öldürür, ve işin ilginci yaptıkları, belli çevreler tarafından destek görür. İnsanlar, yakalarının altına metalden yapılmış balta armaları takmaya başlar. Sahneler ilerledikçe Kont Öderland masalının yeni bir direnişe dönüştüğünü -ve nihayetinde bu direnişin sonunu- okuruz. Ama bütün izlek, gerçek ile fantastik arasında gidip geldiği için yaşananlardan emin olamayız. Öyle ki Savcı da oyunun sonunda, aslında neler yaşandığını bilmiyor görünmektedir. Sahnede ilk kez kendisini gösteren bir karakter, yazarın hepimizden sakladığı gerçeği dile getirir. Tekdüze, monoton ve hareketsiz hayatından sıkılarak özgürlüğünü isteyen Kont'un (Savcı'nın) özgürlüğün karşısında gördüğü iktidara karşı mücadelesinin bir çıkmaz olduğunu anlarız. ''Başkan'' karakteri tek bir cümlesiyle hem Savcı'yı hem de okuru yakalar: ''Özgür olmak için iktidarı devirenler, özgürlüğün karşıtı iktidarı devralırlar...'' Böyle bir cümle karşısında, henüz tamamlanmış bir devrimin şafağında dehşete düşmemek elde midir?

Oyun, hızlı temposuyla sona kadar merak ögesini kaybetmeden devam ederken böylesi vurucu bir sonla karşılaşmak okuru çarpacaktır. Çünkü Kont ile birlikte yürüdüğümüz yolda, Kont'un özgürlüğü için giriştiği mücadelenin aslında boşa kürek çekmek olduğunu görürüz. Başaramasaydı yakalanacak ve öldürülecekti. Başardığında ise ödülü özgürlüğü değil, iktidar oldu. Kaçtığından daha sıkı bir kapana kıstırıldığını anlayan savcıyı, uyanmaya çalışırken bırakırız. Özellikle son sahnenin, ilk sahnedeki mekanla aynı yerde geçmesi, ilk sahnenin bittiği yerden başladığı izlenimini vermesi ve Savcı'nın davranışlarındaki tuhaflık, her ne kadar yaşananların gerçekten yaşanıp yaşanmadığını okura sorgulatsa da oyunun sonunda Savcı ile birlikte dehşete kapılırız. İncelikli düşünülmüş bir kurgu ile, modern zamanların eleştirisini başarıyla yapan yazar, son sahneye kadar elini açık etmez. Eleştirisini karakterlerinin monologlarına bırakmaz. Karakterler ile genel durumu ortaya koyar. Üstelik bunu hem isyancılar, hem de iktidar tarafından (elbette iktidara yaklaşımı eleştirel ve mizahidir) yapar. Bu haliyle, tuzağını gizlilikle hazırlayan bir avcı gibidir. Sistemi, sisteme başkaldıranları, onları engellemeye çalışanları gösterirken okuru son sahneye getirir. Belki de benim gibi, her şeyden bunalmış ve bir çıkış ararken kitaba rastlayan okurlar için son derece karamsar, bu karamsarlığı kat be kat artıran vurucu bir sonla kapağı kapattırır. Kont'u, Savcı'yı, Wolfgang'ı, öldürülen bekçiyi, sistemi, hayatınızı düşünürsünüz. Sonra sorarsınız: Neden?

Teselli Puanı: .../5

Bir Başka Yılın Dökümü

Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...