Çeviren: Sevin Okyay
Yayıma Hazırlayan: Alican Saygı Ortanca, Selçuk Aylar
Kapak Uygulama: Hamdi Akçay
Sayfa Sayısı: 200
Hayır, "Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az." cümlesiyle başlayan klişeleşmiş açılışla başlamayacağız.
Klişeler iyidir, özellikle de gerçekten iyi bir amaca hizmet ediyorlarsa. Tekrarlar da iyidir. Ama konumuz bu değil.
Konumuz, Cormac Mccarthy'nin Yol isimli romanı. Kitabı dün öğle molamda bitirdim. Üzerine düşündüm, fikirlerimin üstüne uyudum ve şimdi karşınızdayım.
Bir baba ve oğlu, bir felaket yaşamış Amerika topraklarında hayatta kalmak için yolculuğa çıkarlar. Amerika'ya ne olduğunu, Dünya'nın geri kalanının aynı felaketten etkilenip etkilenmediğini, kahramanlarımızın ne kadar süredir yolda olduklarını, yaşanan felakette hayatta kalmayı nasıl becerdiklerini bilmiyoruz. Kahramanlarımızın adını bile bilmiyoruz, yalnızca baba ve oğul. Hatta aralarında gerçek bir akrabalık var mı, onu da bilmiyoruz.
Çünkü yazar, bunların hiçbirini anlatmıyor. Felaketten öncesine dair babanın yaşamından kesitler aktarıyor, bir annenin varlığını öğreniyoruz mesela. Ama kahramanlarımızı sayfalar boyunca izlerken onlara dair kayda değer bir şey öğrenemiyoruz. Çocuk, yalnızca masum bir çocuk olduğu için mi önemli? Babanın varmak istediği yer, yolculuğun nihai hedefi neresi? Bilmiyoruz.
Çünkü yazar, bunların hiçbirini anlatmıyor. Yol'u mutlaka okunması gereken bir kitap haline getiren de bu. Bilemiyorum, siz de aynısını hissediyor musunuz ama yaşanan büyük felaketlerin ardından sessizliğe gömülmek bana çok insani geliyor. Romandaki ölçeğiyle büyük bir felaket yaşamadık ama yaşadığımız küçük toplumsal felaketleri düşünün. Boğazınızın düğümlenir doğru sözcükleri bulamazsınız, bulsanız da konuşmak istemezsiniz. Bir anlamı yoktur.
Şimdi bir de Amerika'nın tamamını -belki de bütün Dünya'yı- etkileyen bir felaketi düşünün. Sessizlik, her yere hakim olmuş. Belli ki medeniyet çökmüş ve insanlar, hayatta kalmak için birbirlerini avlar hale gelmiş. O halde ses, en ufak bir gürültü dahi, tehlike demek. Sizi bulabilir, peşinize düşebilir ve elinizde kalanları, hayatınızla beraber alabilirler.
Yazar, bütün bunları anlatıyor. Babanın ve oğlunun temkinli adımlarında, güvenliği elden bırakmayan hareketlerinde ve birbirleriyle olan kısıtlı iletişimleriyle felaket sonrası dünyanın tekinsizliğini çok iyi anlatıyor. Sessizliği, anlatının bir gücü olarak kullanıyor. Bununla da yetinmiyor. Sorularımıza karşı sessiz kalıyor, anlatmamayı tercih ediyor. Anlatılmayanın gücü, burada ortaya çıkıyor. Dünyaya ne oldu? İnsanlar neden böylesine vahşileşti? Sahile varınca ne olacak?
Sessizlik.
Okurun sorduğu soruların cevaplarını satır aralarına saklayan kitaplar vardır. Cevapları altın bir tepside sunmayıp okuru oyuna davet eden kitaplar vardır. Bazı kitaplar ise sorulara cevap vermez. Her sorunun ardında bir umut vardır, cevabın olduğuna dair bir umuttur bu.
"Yol" umudun sönmekte olduğu bir kitap. Sessizliğin, cevapsızlığın sebebi belki de budur.
Ancak umutsuzluğa kapılmayın. Baba ve oğul, kitap boyunca ateşi taşıdıklarından bahseder. Belki bu ateş, o cılız umuttur. Kurtuluşun, yeniden doğuşun, cevabın ve sesin ateşidir.
Teselli Puanı: ...-5
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder