30 Aralık 2025 Salı

Liste Güncellemesi

Merhaba.
Daha önce bir süredir uğraştığım kitap listesini paylaşmıştım (tık tık). Bir zamanlar adı "Genel Kamu Hukuku Dersinde Önerilebilecek Kitaplar" olan, ancak sonradan adını kaybeden bir liste bu. Her liste gibi sübjektif. Tamamen benim okurken büyük keyif aldığım ve hukuk öğrencilerinin okumaları gerektiğini düşündüğüm kitaplardan oluşuyor. Elbette akla ilk gelen kitapları (Dava, öhöm) almak istemedim. Hukukla ilişkisi biraz daha silik olabilen, belki bu ilişkiyi aratacak kadar silik birkaç  kitap varken geleceğin hukukçularına belirli bir bakış kazandıracağını düşündüğüm kitaplar da var. Örneğin, "Biçem Alıştırmaları" gibi deneysel bir metin "şimdi hukukla ne alaka?" diye düşündürebilir. Ancak bir hukukçu metinlerle haşır neşir olacaksa -ki olacak-, bu kitabı da okuması gerekli, diye düşünüyorum.
Listeyi en son "Terra Nostra" ile güncellemişim. O zamandan bu zamana Homo Zapiens, Zübük, Şok Dalgası Süvarisi, Sayın Başkan, Hayvan Hükümranlığı, Kurtların Tarihi, İşsizler Okulu, Goethe'nin İnfazı, Işıklar Ülkesi, Kralın Laneti, Şiddetin Tarihi, Tanrı Claudius, Mevki Uygarlığı, Balıkçıl Gözü, Vulcan'ın Çekici ve Tebaa eklendi. Yine farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda geçen farklı türlerde kitaplara yer verdim. Listenin gittiği yer ve çeşitliliği hoşuma gidiyor. Bu nedenle listenin geldiği noktayı aralıklarla sizinle paylaşmayı seviyorum. Umarım sizin de hoşunuza gidiyordur. 

Peki bu kitapları okuyunca ne olacak? Daha iyi bir hukukçu mu olacaksınız? Elbette, tek başına bu kitaplar sizi daha iyi bir hukukçu yapmayacak. Ancak şunu temin edebilirim, bu kitapları okuduktan sonra, okumadan önceki halinizden daha kötü bir hukukçu olmayacaksınız, olamayacaksınız. Zaten önemli olan da bu değil mi?
 

19 Aralık 2025 Cuma

Edebiyat Tarihinin En Sevimsiz Karakteri ya da Siz Bu Adamı Zaten Tanıyorsunuz


Onu gördünüz! Ortalama zekaya sahip vasat bir insan, fırsatlara ve ortama bağımlı, burada durum aleyhine olduğu sürece cesaretsizdi ve ama durum lehine döndüğü andan itibaren de büyük bir özgüven sergiledi.
Karşınızda Diederich Hessling. Kayser Almanyası'nın yılmaz savunucusu, Kayser'inin fikirlerinin destekçisi, düşmanlarının korkulu belası. Gerçek bir vatandaş, yorulmaz bir savaşçı. Aynaya baktığında kendinde bu özellikleri gördüğüne şüphe yok. Biz okurlar ise başka bir Hessling görüyoruz: Korkak, konformist, ikiyüzlü, düzenbaz ve bencil. Belki de edebiyat tarihinin en sevimsiz karakteri. 



Yayınlandığı dönemde büyük bir gürültü koparmış olan "Tebaa", bir bildungsroman. Başkarakterimiz Diedrich Hessling'e çocukluğundan yetişkinliğine, okul yıllarından iş hayatında kazandığı başarılara kadar eşlik ediyoruz. Çocukluğundan gelen itaatkar yapısının Kayser Almanyası'nın istediği vatandaşa dönüşme sürecini okuyoruz. Kayser'ine ve ideallerine tutkuyla bağlı, onun hayallerindeki Almanya için herkesle mücadele etmeye, gerekirse canını vermeye hazır. İç ve dış düşmanlarla mücadele edilmesi gerekiyorsa en ön sırada o koşar, en çok o çaba gösterir ve düşmanlarına diz çöktürene kadar vazgeçmez. Yeter ki değeri bilinsin ve iktidar kazanından birkaç damla da ona düşsün. Kepçeye bile gerek yok, ufak bir tahta kaşık verilsin. Verilsin ki kazana göz dikenlerin kafasına tahta kaşıkla vurulabilsin.

"İnsan mı?" Diederich gözlerini devirdi. "Onlar iç düşman!"
Agnes'in yine ürktüğünü görünce biraz sakinleşti. 
"Eğer ayaktakımı yüzünden bütün caddelerin kapatılması hoşunuza gidiyorsa mesele yok."

Bütün amacı budur aslında: Kendi mikro iktidar alanında, kendisine karşı koyamayacak insanları ezebilmek. Dilinden düşürmediği ülküsü, bir araçtır sadece. İktidar aygıtının bir parçası olmak, elde ettiği güçle kendi hayatını kolaylaştırmak ve kazanç elde etmek için büyük laflar söyler. Özellikle destekleniyorsa, kendisi gibi düşünenler arasındaysa coştukça coşar. Yer yer iktidarın dilini ödünç alır, henüz iktidar konuşmadan iktidarın ne söyleyeceğini bilerek onun yerine konuşur. Bir hadsizliktir bu, farkındadır. Ancak iktidar, ses çıkarmaz. Ses çıkarmayarak onu onaylar. Böyle anlarda, iktidarın sesini almasının cezaya karşılık geleceğini bilmeden geçirdiği korku dolu günleri hatırlamaz; daha da böbürlenir. Veya azınlıkta kaldığında, sesi bastırıldığında, sahip olduğu mikro iktidarın ne kadar ufak bir zerre olduğunu fark ettiğinde bayılmak dahi ister. Bayılmak, bilincini kaybetmek, böylece tepki çekmemek, yenilmemek ister. Geri çekilir, arka planda kalır, planlar yapar, zor durumlardan kurtulur. Daha önce neredeyse kaybettiğini hatırlar ve arsızca saldırır. Korkar Diederich Hessling, kahraman olur.

İş hayatında zirveye yükselirken karakteri tam tersi istikamette ilerler. Kayser'inden başka sevdiği kimse yoktur. Annesi dışında onu seven kimse yoktur. Netzig'in en güçlü adamı olmuştur, istediğini başarmıştır ama iktidar aygıtı karşısında hala ufaktır. Ancak bunu dert etmez, diğerlerinden daha büyük olduğu sürece küçük kalmayı, başkalarını ezebildiği sürece ezilmeyi bir sorun olarak görmez. Olması gerekenin bu olduğunu düşünür. Ezebiliyorsa ezmelidir. İktidar karşısında ise tebaa olduğunu akıldan çıkarmamalıdır.

Bir an vardı. Bir umut ışığı, Diederich'i değiştirecek bir ihtimal vardı. Henüz Berlin'de üniversitede okurken tanıştığı Agnes'in ona olan aşkı, Diederich'in hayatının dönüm noktası olmaya adaydı. Agnes ile birlikte olabilir, onunla taşrada sakin bir hayat yaşayabilirdi. Öğrenci birliğinden ayrılır, gerçekten sevdiği kadınla bambaşka bir yaşam sürebilirdi. Ancak zamanı gelince bu ihtimali elinin tersiyle iter. Agnes'i hayatından çıkarır, kızının durumunu konuşmaya gelen babasını ise önce rezil, ardından kovmaktan beter eder. O noktadan itibaren Hessling için her şeye rağmen içimizde taşıdığımız sempati de kaybolur. Dibe doğru giderken kariyerindeki yükselişini okuruz. Kitabın devamı okur için bir sinir harbine dönüşür. Hessling girdiği işlerde ve politikada başarılı olur. Kurduğu planlar bir şekilde gerçekleşir, rakiplerini alaşağı eder. Zorluklarla karşılaşsa da her zorluktan bir şekilde kurtulur. Yaptıklarının karşılığını görmez, bir şekilde paçayı sıyırır. Roman bir sinir harbine dönüşür. Hessling gibiler yükselir; çünkü zaman Hessling'lerin zamanıdır.

Edebiyat tarihinin en sevimsiz karakteridir Hessling ve ne yazık ki siz bu adamı zaten tanıyorsunuz. "Tebaa" zamansız bir roman; Hessling ise ne yazık ki zamansız bir karakterdir.

10 Aralık 2025 Çarşamba

Kontrol Kalemi: Christopher Isherwood - Mr. Norris Aktarma Yapıyor


 Yayıncı: Yapı Kredi Yayınları

Çeviren: Betül Kadıoğlu

Editör: Darmin Hadzibegoviç

Sayfa Sayısı: 184

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Mr. Norris Aktarma Yapıyor" isimli romanda arıyoruz.

Kimi romanlar şölen gibidir. Yalnızca tek bir ögeyi başarıyla işleyerek bu şölen havasını elde etmek mümkündür: Anlatılan olay, hikayenin geçtiği zaman ve mekan ya da hikayedeki tek bir karakter. Diğerleri eksik hissettirse de tek bir nitelik dahi sizi şölene davet eder. Kimi romanlarda ise anlatılan olaylar, hikayenin geçtiği zaman ve mekan ya da unutulmaz karakterleriyle tamamıyla bir şölende hissedersiniz. Üzerine yazarın hikayesine uygun tempolu anlatımı da eklenince okuma zevkiniz katlanarak artar.  "Mr. Norris Aktarma Yapıyor" ikinci kategoriye giren bir roman, her şeyiyle bir şölen.

Hikayemiz iki dünya savaşı arasında Berlin'de geçiyor. (Zaman ve mekan tamam)

Başkarakterimiz William Bradshaw, Berlin'de Alman öğrencilerine İngilizce özel ders veren bir genç. Berlin'e giden trende çok ilginç bulduğu bir beyefendiyle Mr. Norris ile tanışıyor. Trende öylesine başlayan sohbetleri dostluğa dönüşürken Bradshaw ile birlikte biz okurlar da Albert Norris ismindeki bu ufak tefek, ilginç beyefendi hakkında daha fazla şey öğreniyoruz. (Karakterler ve olay da tamam)

Bir yandan Albert Norris'in ne işler peşinde olduğunu öğrenmeye çalışırken diğer yandan bir dönüşümün arifesinde olan Berlin'in o dönemki çılgın yaşantısına göz atıyoruz. Yükselen politik mücadele, bir yabancının gözünden anlatılıyor. Bradshaw, dostu Albert'in maceralarına dahil olurken kendini Almanya'nın politik değişiminin isteksiz gözlemcisi olarak buluyor. Biz okurlar da görece kısa romanda Bradshaw'a eşlik ediyoruz. Norris'in hakkındaki iddiaların aslını merak ediyor; öte yandan zaten sonunu bildiğimiz hikayeyi, hikayenin geçtiği zaman orada olan, ancak ne olduğunu tam olarak anlayamayan birinin gözünden okuyoruz. Finalde Berlin dönüşüyor, Bradshaw dönüşüyor, okuduğumuz karakterlerin büyük bir kısmı dönüşüyor.

Mr. Norris?

Eh, o aktarma yapmaya devam ediyor diyebiliriz.

Sanırım.


Teselli Puanı: 5/5

24 Eylül 2025 Çarşamba

Bir Ceket Vakası

Merhaba. 

Eski öykülerimle karşılaşmaya devam ediyorum. Bu sefer Google Drive'ımı kontrol ettim ve tamamlayıp yayınlamak amacıyla dergilere gönderdiğim iki öykü buldum. Bunlardan "Bir Ceket Vakası" başlıklı olanı birazdan okuyacaksınız. Bunu dergilere gönderip göndermediğimi hatırlamıyorum, tıpkı öyküde ne olduğunu hatırlamadığım gibi. ChatGPT'ye öyküyü yükledim, fazla beğendi. Biraz sıkıştırınca o kadar da iyi olmadığını kabul etti. Benim için daha iyisini yazabilirmiş. Belki bir ara deneriz.

İyi okumalar dilerim.


- Siz inin. Ceketimi vestiyerden alıp geliyorum.
Onlar merdivene doğru yönelirken, ben yönümü tam ters istikamete çeviriyorum. Vestiyerden ceketimi alacağım. Bu sırada onlara sigara içmeleri için zaman tanımış olacağım. Aramızda daha önce üzerinde müzakere edilmemiş, hatta hakkında hiç konuşulmamış bir anlaşma bu. Onlar, benim yanlarında olmadığım zamanlarda sigaralarını içecekler; ben ise onlara bu zamanı tanıyacağım. ''Kendilerine ait bir zaman.'' Onlar öyle diyor. Ben ise ''Zehirlenme zamanı.'' diyorum. Ama aramızdaki -yine üzerine hiç konuşmadığımız- centilmenlik anlaşması gereği, bu düşüncelerimi kendime saklıyorum. Şimdi de aynı şeyi yapıyorum, anlaşmaya uygun davranıyorum. Vestiyerden ceketimi alana kadar geçecek zamanda onlar, yalnızca kırk beş dakika tütünsüz kalmalarının acısını çıkaracaklar. Sonra hep birlikte arabaya binip eve döneceğiz. Üzerlerine sinmiş tütün kokusu da bize eşlik edecek. Bundan rahatsız olsam da sesimi çıkarmayacağım, hassas bir anlaşmanın selametini düşünen vakur bir devlet gibi davranacağım. Görmezden, duymazdan geleceğim.
Vestiyer bölümüne doğru ilerliyorum. Salondan ilk çıkanlardan olmanın verdiği rahatlık üzerimde. Onlar, ''Sahneye bu kadar uzak bir yerden almasan olmaz mıydı?'' diye sormuşlardı. Ne kadar da mantıksız bir soru. Ama onlar, benim gibi her konu üzerinde enine boyuna düşünmedikleri, etkinlikleri bir bütün olarak planlamadıkları için böyle sorular sormaları normal. Onlar etkinliğin ufak bir parçasına odaklanıyorlar, hayatın bütün yönlerine yaklaştıkları gibi. Ben ise, her bir detaya gereken önemi veriyorum. Çünkü vermezsem, çorbaya giren bir sinek gibi o detay da midemi, etkinliğe katılanların da midesini elbette, bulandıracak. Sahneyi en iyi gören yeri seçmem, seçeneklerden bir tanesi. Hatta pek çok kişiye göre, ideal seçenek. Ancak salondan bir an önce çıkmayı, vestiyerden ceketimi almayı, Ankara soğuğunda onları bir sigara içimlik süreden daha fazla bekletmemeyi de dikkate alınca seçilebilecek en iyi yerin, en arkanın iki sıra önü olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Tam kapının önündeki koltukları da alınca, daha en öndekiler koltuklarının önünde rahatsız bir şekilde ayakta dikilirken vestiyere varmış, bankonun üzerindeki zile basmış oluyorsunuz.
Ding!
İlk zilin ardından kimse gelmiyor. Oyunun bu kadar kısa sürmesini kimse beklemiyordu herhalde. Ding! Bankonun arkası boş, görevliler de ortalıkta görünmüyor. Halbuki oyunun ne kadar süreceğinden haberdar olmaları ve ona göre yerlerine geçmeleri gerekir. Ding! Hem ne acayip bir oyundu öyle. Hiçbir şey anlamadım. Oyunun adı Bir Ceket Vakası, ama kırk beş dakika boyunca o meşhur ceketi göremedik. Ceket de ceket diyip durdular, izleyenleri merakta bıraktılar. Sonra bir anda perde kapandı. Modern sanat buysa, ben bu sanatın seveni olamayacağım. Ding!
Bir anda uzunca bankonun altından önce bir kırmızı fes, ardından da o fesin sahibi baş uzanıyor. Ağır çekimde bütün vücudu, uzunca bankoyu bile kısa gösterecek şekilde yükseliyor. Oldukça uzun bir adam. Kafasındaki fes, gömleğinin üstündeki kırmızı yelekle oldukça komik durabilirdi, eğer bu kadar uzun olmasaydı. Ancak şimdi, yalnızca tuhaf duruyor; sanki bankonun arkasına ait değilmiş gibi. Oldukça tuhaf duruyor.
- Buyrun, efendim. Nasıl yardımcı olabilirim, diye soruyor.
- Ceketimi almak istiyorum, diyorum.
- Elbette, ceketinizi alabilirsiniz. Şu sepete bir numaralı fişi bırakın lütfen.
O, elini uzatıp göremediğim bir yerden sepeti çıkarıp bankonun üzerine koyarken ben de istemsizce ceplerimi, ardından cüzdanımı karıştırıyorum. Bir numaralı fişi arıyorum; hiç sahibi olmadığım, hatta saniyeler öncesine kadar varlığından haberdar dahi olmadığım fişi. Ama kırmızı feslinin sesi, benim o fişin sahibi olduğumu inandığını göstermekte o kadar başarılı ki bir süre, ben de fişin sahibi olduğuma inanıyorum ve tekrar tekrar ceplerime bakıyorum. Ceplerimde önce fişi - ki ısrarlı çabama rağmen eylemin başarısızlıkla sonuçlanacağı aşikar, ardından fişi bulamamanın verdiği tedirginlikle hiç fiş almamış olma ihtimalimi arıyorum. Kırmızı fesli, istifini bozmadan bütün bu anlamsız çabamı izliyor. Birkaç kez, son üçü çok kısa aralıklarla olmak üzere göz göze geliyoruz. İşi beklemek olan ve bazen bu beklemeleri gerçekdışı bir hal alanların her zaman yaptığı gibi, işi beni beklemek değilmiş gibi davranıyor. Her geçen saniye biraz daha utanca battığım için nefes almak için ağzımı açıyorum:
- Sanırım kaybetmişim, bulamıyorum.
Birden telaşlanıyor:
- Nasıl olur efendim, bir numaralı fişi vermeden size ceketinizi nasıl teslim edebilirim?, diye öyle bir soruyor ki şu an hayatının eksik parçasının o bir numaralı fiş olduğuna inanıyorsunuz. Üzülüyor, hayal kırıklığına uğruyor, ama konumu nedeniyle yalnızca dudağını bükebiliyor. Böylece ancak yeterince şımartılmış ve elbette yeterli dolgunlukta dudaklara sahip olan çocukların elde edeceği bir konuma erişiyor. Başı öne eğiliyor, dudakları yere bakıyor, her ne kadar bu manzara anlamsız gelse de kendimi kötü hissediyorum.  Bir şeyler yapmam gerekiyor. Onu üzmek istemesem de içinde bulunduğumuz tuhaf durumdan çıkmak için bir yetişkine ihtiyaç duyuyoruz ve belli ki o yetişkin, benim. Bir yetişkin gibi davranıyorum:
- Doğrusunu söylemek gerekirse, bir numaralı fişe sahip olduğumu sanmıyorum.
Kollarını, sanki ona saldırmaya hazırlanmışım da kendisini bu saldırıdan korumak istermişcesine yüzünü kapatacak şekilde kaldırıyor. Bankodan uzaklaşıyor. Sol eli, alnına gidiyor. Büyük Rus romanlarında aşklarından yataklara düşen pek değerli hanımefendilerin kırılganlığıyla boynunu da bükerek sırtını dönüyor. Arkası bana dönükken omuzlarının hafif hafif titrediğini fark edebiliyorum. Kısa hıçkırıklar duyuyorum. İnsan, karşısındaki insanın ağladığını anlayınca buna sebep olmasa da üzülür hani; ben, işlerin nasıl bu hale geldiğini anlayamadığım için en basit tepkiyi bile veremiyorum. Ağzımdan bir kelime dahi etmeyen sesler çıkıyor. Biraz önce sarsıntısı daha da artan omuzlar, bir anda dikkat kulak kabartıyor.  Kırmızı fesi taşıyan başı, sol omzunun üstünden hızlıca bana dönüyor. Gördüğünden memnun olmamış olacak ki yüzünü buruşturuyor. Yine de bana bakmayı sürdürerek bedenini de benden yana çeviriyor. Çatallı bir sesle, hemen omzumun üstünden salonun kapısına bakarak konuşuyor:
- Lütfen, bunun doğru olmadığını söyleyin. Bir numaralı fiş sizde değilse, kimde o halde?
- Bilmiyorum. Yalnızca ceketimi almak istiyorum. Lütfen ceketimi verebilir misiniz?
- Fişiniz olmadan size ceketinizi veremem efendim, diyor. Az önceki korku dolu gözleri bir anda kendisinden son derece emin birinin gözlerine dönüşüyor. ''Fişiniz olmadan (burayı özellikle bastırıyor) ceketinizi nasıl bulabilirim ki?''
Buna benzer durumlar için önlemimi çok önceden almış olduğum için bıkkınlıkla, otomatik bir şekilde sorusunu yanıtlıyorum:
- Göğüs kısmındaki sol iç cebin üzerine beyaz iplikle F ve K harfleri işlenmiş lacivert bir ceket. Bulmanız kolay olacaktır. Şimdi, kimse gelmeden ceketimi verebilir misin, lütfen?
Henüz bu cümleye soru işareti konulmamışken kırmızı feslinin yüzü, müthiş bir öfke ile kızarıyor. Vücudunun titremeye başladığını, ellerini zar zor zapt ettiğini görebiliyorum. Sinirle:
- Siz, diyor. ''Siz bunu benden nasıl istersiniz? Bir numaralı fişe sahip olmadan ceketinizi almayı nasıl teklif edersiniz? Siz, siz efendim, beni ne sanıyorsunuz?'' Soru işaretini, sıktığı yumruğunu havaya sallayarak kuvvetlendiriyor. İster istemez bir adım geri atmak zorunda kalıyorum. Kırmızı feslinin gittikçe teatral hale gelen hareketleri beni tedirgin ediyor. Durduk yere suratımın ortasına bir yumruk yemekten, ceketimi alamadan hastaneye gitmek zorunda kalmaktan, aşağıda bekleyenlerin ciğerlerini zehirlemelerine biraz daha izin verecek olmaktan korkuyorum. Mahcup bir şekilde:
- Özür dilerim, gerçekten özür dilerim. Ben sadece ceketimi istiyorum. Arkadaşlarım. Beni bekliyorlar. Aşağıda. Ceketimi alırsam. Yani, sizi de zor durumda bırakmak istemem. Sadece- Kırmızı fesli, elini ''geçiniz efendim bunları, geçiniz'' dercesine salladığında cümle kurma yeteneğimi de süpürüyor. Beni bu durumda görmüş olması, keyfini yerine getirmiş olmalı, dudağına  soğuk bir gülücük yerleşiyor. Baştan aşağı beni süzdükten sonra:
- İçeride o kadar insan varken, size ceketinizi vermemi istiyorsunuz demek! Nasıl bir insansınız siz! Başkalarının sırasını çalacak kadar alçaldınız mı?, diyor. Tüylerim diken diken oluyor, ensemden aşağıya doğru bir soğukluk yayılıyor. Bunun fazla olduğunu söyleyen, azınlıktaki yanım anında susturuluyor. Karnımın ortasına yerleşen sıkıntı, çabuk bir darbeyle yönetimi eline geçiriyor. Stresin ne kadar kötü bir yönetici olduğunu bilirsiniz, yine aynı şey oluyor ve ne zaman alındığı bilmediğim bir ''ellerini birleştir, başını öne eğerek pişman olduğu göster'' kararını uyguladığımı görüyorum. Bu yetmezmiş gibi konuşmaya başlıyorum:
- Affedin beni, lütfen affedin, diyorum. Başımı olabildiğince eğerek daha önceden birleştirdiğim ellerime yaklaştırıyorum. Bir süre ikimiz de sessiz kalıyoruz. Ardından, biraz da boynumun ağrımasından dolayı başımı kaldırıp göz ucuyla kırmızı fesliye bakıyorum. Gözlerinde ne göreceğimden emin olamadığım için ürkerek attığım bu bakış, onun gözlerine yakalanıyor. Gözlerinin içinin parladığını görüyorum. Ona baktığımı fark eder etmez:
- Başınızı kaldırın lütfen, diyor son derece sıcak bir ses tonuyla. Sesinde eski bir dostun özlemle dolu o tanıdık yakınlığı var. Elini bana doğru uzatıyor. Terlemiş avuçlarımdan utanarak uzanan eli tutuyorum. Duygusal bir müzik yükseliyor. Kırmızı fesli elimi iki elinin arasına alarak soruyor:
- Ceketinizi vereceğim. Ama lütfen, merakımı mazur görün ve beni cevapsız bırakmayın. Siz, değerli beyefendi, evden çıkarken holün ışığını açık bırakan insanlardan mısınız?
Alkışlar...
Dakikalarca süren alkışlar..
Kırmızı fesli, önce bana sarılıyor. Kulağıma çok iyi olduğumu söylüyor. Sonra omuzlarımdan tutup çeviriyor. Salonun kapısının üzerindeki küçük bir ekranda yüzlerce insan bir şeyleri alkışlıyor. Kimisi ayağa kalkmış, kimisi başını sağa sola sallıyor. Kırmızı fesli önce reverans yapıyor. Ardından alkışlayarak beni gösteriyor. Bir yandan da konuşuyor:
- Beyefendi, siz prömiyerin yıldızısınız. Bu gece modern tiyatro, sizin performansınızın sayesinde eşsiz bir seviyeye ulaştı. Siz, dördüncü duvarı kırmakla kalmadınız, aynı anda yazarın hegemonyasına da son verdiniz. Yazdınız ve oynadınız. Bu gecenin gerçek yıldızı sizsiniz!
Alkışlar bir kez daha başlarken kırmızı fesli yanıma geliyor. Koluma girerek az önce reverans yaptığı yere kadar bana eşlik ediyor. Bir adım gerimde bekliyor. Küçük ekrandaki insanlar, alkışlamak için bir şeyler söylememi bekliyor:

- Ceketimi alabilir miyim, sigaraya ihtiyacım var.


23 Eylül 2025 Salı

Dava Dilekçesi

Merhaba. 

Eski öykülerimle karşılaşmaya devam ediyorum. Bu sefer Google Drive'ımı kontrol ettim ve tamamlayıp yayınlamak amacıyla dergilere gönderdiğim iki öykü buldum. Bunlardan "Dava Dilekçesi" başlıklı olanı birazdan okuyacaksınız. Öyküye dair şunu hatırlıyorum. Yazma süreci oldukça keyifliydi ve öyküden çok memnundum. Büyük bir heyecanla, özgeçmişimi de ekleyerek öyküyü bir dergiye gönderdim. Dergiden gelen cevap kısaydı: "Güzel şaka, şimdi hikayeyi gönderin."

İyi okumalar dilerim.




ANKARA NÖBETÇİ ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ’NE




DAVACI : F. K. (TC No: xxxxxxxxxxx)

                A… Mah. B… Sok. C… Apt. No: 1/1 Çankaya/ANKARA

DAVALILAR : Öncelikle son kitabım olmak üzere diğer iki kitabımı okuyan tüm okurlarım Mernis’ten belirlenecek adresleri

DAVA : Manevi tazminat davası

KONU : Dava dilekçemin arzıdır.

AÇIKLAMALAR

İşbu dilekçe, kendini ‘‘postmodern ve OuLiPo akımının yolcusu’’ olarak kabul etmiş şahsımın, yaşadığım derin üzüntü ve acının dayanılmaz raddeye varması nedeniyle, aşağıda daha detaylı açıklanacak gerekçelerle davalılar olan okurlarımdan yaşadığım (ancak telafisi imkansız) manevi zararın sembolik olarak da olsa karşılanması zarureti hasıl olduğundan yazılmıştır. Davalılar, postmodern (ve belki de postmodern olmayan bütün) yazarlar ile okurlar arasındaki sözleşmeyi ihlal ederek zahmet ve büyük çabalar sonucu ortaya çıkardığım eserlere gereken dikkati vermemiş, hikayelerde yer alan göndermeleri fark edememiş, hikayelerde hiçbir şekilde çıkarılamayacak anlamlar ile tarafıma uzun e-postalar atmış ve bu yolla şahsımda telafisi imkansız derecede yoğun bir acının oluşmasına sebebiyet vermişlerdir.

Sayın Mahkemenize olayların gidişatını kısaca açıklamak gerekirse; sanat hayatımın henüz başında tanıştığım postmodernizm ve OuLiPo akımlarına adeta vuruldum, bu tarzda aylarımı, yıllarımı alan okumalar ve taslak çalışmalarının ardından ilk hikayelerimi ülkenin en prestijli edebiyat dergilerinden biri olan V. dergisine gönderdim. Ülkemizde o dönemler henüz çok örneklerinin görülmediği şekilde, tarafımca kaleme alınan bu hikayeler V. dergisinin ekte sunulu sayılarında yayınlanmaya layık görüldü (EK 1: V. dergisinin 19.. yılına ait hikayelerim yer aldığı sayıları) ve yine ekte sunulu eleştiri yazısında hikayelerimden övgüyle bahsedildi (EK 2: Hikayelerim hakkında V. dergisinde yayınlanan eleştiri yazısından örnekler). Ekteki eleştiri yazısı dikkatle incelendiğinde görüleceği üzere, hikayelerimin ‘‘göndermeler ve farklı anlam katmanlarıyla bezeli, üzerinde düşünülmüş, yoğun bir yazımsal sürecin sonucunda elde edilen dikkate değer çalışmalar’’ olduğu, konunun uzmanı (hukuki dille bilirkişi olarak ifade edildiğini sanıyorum) tarafından belirlenmiştir. Bu hususun, özetle benim yoğun ve gayretli çalışmalarım karşısında davalı okurlarımın özensiz ve sayın Mahkemenizin affına sığınarak tembel okuma faaliyetlerinin şahsıma ne kadar acı verdiğini göstermede önemli olduğunu Mahkemenizin dikkatine sunuyorum.

Devamla, edebi hayatımın henüz başında kendime belirlediğim yolda, yolda edindiğim tecrübelerle arşınlamaya devam ettim ve her zaman, ustalarımdan öğrendiğim sıkı bir disipline bağlı kalarak çalıştım. Bu bağlılığım neticesinde ülkenin çeşitli edebiyat ve sanat dergilerine hikayeler gönderdiğim gibi (kötü sonuçlanan bir Fransız dergisi maceram için dava hakkım saklıdır), en sonuncusu geçen ay yayımlanan üç hikaye kitabı yaratmayı başardım (EK 3: Üç hikaye kitabımın imzalı birer baskısı). Her bir kitabım, değişik mecralarda, değişik kesimler tarafından merak, ilgi, çoğunlukla da hayretle karşılandı. Her hikayem hakkında, davalı okurlarımdan çok sayıda geri dönüş, fikir, yorum ve hayran mektubu diyebileceğimiz mektuplar aldım. İtiraf etmeliyim ki bu durum başlarda çok hoşuma gittiğinden, hikayelerimin davalı okurlar tarafından yapılmış yorumlarının şahsıma verdiği acıya ilk anda anlam veremedim. Bu tarifsiz iç sıkıntısını, yazarların klasikleşmiş ‘‘bir sonraki kitabı acaba çıkarabilecek miyim?’’ sorusuna yordum ve davalı okurlarımdan gelen yorumları okumaya, bu tuhaf iç sıkıntısıyla devam ettim.

OuLiPo akımına gönül vermiş, postmodern bir yazar olarak amacım, okurun da yazım sürecine olabildiğince dahil olduğu ve anlam katmanlarını adeta -bu benzetmeyi sayın Mahkemenizin önüne getirdiğim için affınıza sığınarak- bir kadının kıyafetlerini çıkarırmış gibi keyifle aştığı hikayeler yazmaktı. Bu uğurda, anlatımım üzerine postmodernizme uygun olarak, ancak yer yer onu da aşmayı hedefleyerek sürekli geliştirmeye çalıştım. Görebilecekleri her yere, okurlarım için ipuçları bıraktım. Satır aralarında kaybolmasınlar diye onlara işaret levhaları ile yardımcı oldum. Kimi zaman, kendilerinin çok sevdiği (benim çok da haz etmediğim) klasik yazarların rehberliğine ihtiyaç duyduklarında, hikayelerimde onlardan alıntılar yaptım. Yeri geldi, kesinlikle kötü bir amacım olmadan okurlarımla açıkça alay ettim, kahramanlarımı onlardan seçtim, hikayelerin geçtiği mekanları acımasızca yıktım, zamanları büktüm. Hatta bir keresinde ‘‘Her okur, her okumasında hikayeyi tekrar yazar.’’ şiarı gereğince çoktan seçmeli bir hikaye dahi yazdım. Bütün bunları, davalı okurlarımı hikayelerime dahil etmek için yaptım.

Pek çok yazar ile okur tarafından doğallıkla kabul edildiği üzere, her okur ile eline aldığı eserin yazarı arasında üstü kapalı bir anlaşma vardır. Türk Medeni Kanunu ve onun mütemmim cüzü olan Türk Borçlar Kanunu’nda, sözleşmelere dair en temel ilke, şekil serbestisi ilkesidir. Bu ilkeye göre, taraflar kanunda özel şekil şartı belirtilmediği takdirde sözleşmelerini diledikleri şekilde yapmakta özgürdür. Bir diğer ilke de kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkansız olan sözleşmelerin yapılamayacağıdır. Hiç kimse, yazılı bir eseri okuması için zorlanamayacağı, sadece kendi hür iradesiyle seçtiği eserleri okuyacağı için okurların seçme özgürlüğünün bulunduğu, kitap okuma eyleminin TBK m. 27’de sayılan hallerden birine dahil olmadığı izahtan varestedir. O halde kanuni şartlar gerçekleştiğinden, yazar ile okur arasında okuma eylemine ilişkin bir sözleşmenin kurulduğunun kabulü elzemdir.

Bir eseri okumayı seçen okur, o eserin yazarının işini ciddiye aldığını, eserin yaratımı için belki de gecesini gündüzüne kattığını, kimi zaman tek bir kelimenin peşinden koştuğunu ve yazarın uzun uğraşları sonucunda söz konusu eseri eline aldığını, bu nedenle de yazara güvenip okuma yolculuğunda onun kaptanlığında yeni maceralara yelken açmayı kabul eder. Yazarın ona ne sürprizler, ne şahane maceralar hazırladığını, bunlardan yalnızca birkaç sayfa uzakta olduğunu bilir. Tek yapması gereken, yazarın büyülü davetine uyarak kitabın kapağını açmaktır. Böylelikle yazarın yükümlülüğü sona erer. Sıra, okurun yükümlülüğünü yerine getirmesine geldiğinde bu noktada öncelikle, şahsımın ne kadar talihsiz olduğunu belirtmem gerekir. Çünkü, yukarıda da ifade ettiğim üzere, davalı okurlarım ile aramızdaki sözleşmeye göre tarafıma düşen yükümlülükleri yerine getirmeme rağmen; davalı okurlarım, kendi yükümlülüklerini bilerek ve isteyerek yerine getirmeyerek tarafımı derin bir üzüntü ve acı içerisinde bırakmışlardır. Halbuki bir okurun görevi, yazarın anlatısına, bu anlatıya makul bir süre vermesi gerekir, eşlik etmek; yazarın uzun çabaları sonucunda ilmek ilmek işlediği anlam örüntülerini açığa çıkarmaktır. Somut olayda davalı okurlarım, bu yükümlülüklerini yerine getirmedikleri gibi kaleme aldığım hikayelerimde hiçbir şekilde yer almayan göndermeler bulduklarından bahisle şahsımla adeta dalga geçmişlerdir. Bu duruma örnek olması açısından yaşadığım son olaydan bahsetmek isterim.

Yukarıda, ilk hikayelerimden bu yana okurlarımdan övgü, eleştiri, fikir, teori içeren mektuplar aldığımı, bu mektupları ilk başta büyük bir mutluluk, gurur (ve biraz da kendini beğenmişlikle) okuduğumu, ancak onları okurken içten içe bir sıkıntı hissettiğimi ifade etmiştim. Azınlıkta kalan nefret mektuplarını saymazsak çoğu mektupta, öncelikle hikayelerim okurun hayal gücü ve edebi yeteneğine göre değişen, ancak bir süre sonra tekdüzeleşen ifadelerle övülüyor; birkaç temenni ve yeni hikayelere yönelik laf alma girişimlerinin ardından herhangi bir hikayemde yer alan motifin, yine okurun hayal gücü ve edebi yeteneğine göre kendilerince buldukları anlama gelip gelmedikleri soruluyordu. Şahsıma, şu zamana kadar yazılan yüzlerce mektubun çok büyük çoğunluğunda, en basit gönderme dahi okur tarafından yanlış anlaşılıyordu. Bütün bu yanlış anlaşılmalar, hikayenin izleğinden öylesine kopuklardı ki saygıdeğer müteveffa Umberto Eco’nun ‘‘aşırı yorum’’ dediği türden yorumlara dahi dahil edilemezlerdi. Okuru zorlamak için kimi zaman üstü ustalıkla kapatılmış, ancak meraklıların ve kendilerini biraz çılgın olarak görenlerin anlayabileceği göndermeler yaptığımı kabul etsem de bu çetin cevizler dışında kalan göndermelerin başarısız yorumları, şaşılacak ve daha da önemlisi acı verecek türdendi. Elimden geldiğince mektupları cevaplayıp aslında neyi kast ettiğimi açıklamaya çalıştım. Gittiğim söyleşilerde, uzun edebi hayatımda öğrendiğim, bir kısmını da geliştirdiğim tekniklerimi, istemeye istemeye anlattım. Ancak hiçbir işe yaramadı. Yine mektup alıyor, yine mektuplarda eserlerime deli saçması anlamlar yükleniyordu. İçten içe hissettiğim sıkıntı, tarifi imkansız bir acıya dönüşmüştü. Davalı okurlarım, binbir çaba sonucu yarattığım eseri alelade bir şekilde, öylesine okuyor; okuru metne dahil etmeyi seven bir yazar olduğumu bildiklerinden kendi yükümlülüklerini yerine getirmeden yani, hikaye üzerinde nitelikli bir okuma ve düşünme süreci geçirmeden zırva yorumlarını bana yazıyorlardı. Bu dilekçeyi kaleme aldığım günde ise, davalı okurlarımdan biri ile bir kitapçıda karşılaştık ve kendisi, popüler edebiyat dergisi T.’de çıkan ölümle alakalı son hikayemi çok beğendiğini söyleyerek beni tebrik etti. Şaşırarak kendisine son zamanlarda ölümle alakalı bir hikaye yazmadığımı söylediğimde ise önce şahsıma güldü. Ardından da elma metaforuyla ölümü anlatmak istediğimi anladığını ifade etti. Bu sözü duymak şahsıma büyük bir acı vermişti. Nitekim gelişen son olaylar nedeniyle göndermelerimin zorluğunu oldukça azaltmıştım ve ekte sunduğum hikayemdeki elma ile ‘‘bilgi’’ye göndermede bulunuyordum (EK 4: T. dergisinin son sayısında çıkan ‘‘Kutsal Elma Deposu’’ isimli hikayem). Okura durumu izah etmeye çalıştığımda, kendisinin hikayeyi öyle anlamadığını, kendisine göre benim de aslında bilgiyi kast etmiş olamayacağımı, artık yaşlanan ve edebi hayatının sonuna gelen bir yazar olarak bilinçaltımda çoğu şeyin ister istemez ölüm ile bağlantı kurduğunu, nitekim son edebiyat araştırmalarının bunu gösterdiğini ve ‘‘çok af edersiniz’’ yanıldığımı söyledi. Yaşadığım şaşkınlığı fark ettiğinde ise okur, ‘‘Her okur, metni yeniden yazar. Ben de böyle yazdım. Ne olmuş yani?’’ diyerek OuLiPo akımına gönül vermiş postmodern bir yazar olan şahsımı derinden yaralamıştır.

Somut olayda, yaşadığım son olaydaki okur ile diğer okurlarımın, yukarıda TBK hükümlerine göre geçerli bir sözleşme olduğunu kanıtladığım okur/yazar sözleşmesine aykırı davranarak kendi yükümlülüklerini yerine getirmedikleri, bu eylemlerin kişiliğime zarar verdiği, bu zararın duygu ve his alemimde ıstırap ve acıya neden olduğu, eylem ile zarar arasında illiyet bağı bulunduğu aşikardır. Gerçekten de uzun süren edebi hayatımda ilk kez bugün, yazma disiplinime aykırı davranarak öğleden sonraki yazma seansımı gerçekleştiremedim. Çok sevdiğim OuLiPo akımına ve postmodernizme artık eskisi gibi bakamıyorum. Kalemi elime almak dahi ruhumu yaralıyor. Davalı okurlarım, yoğun bir çalışmanın sonucu olan eserlerimi, gelişigüzel okuyup çalakalem yorumladıkları için beni, büyük bir ızdırabın pençesinde bıraktılar. Her ne kadar acımın tarifi imkansız da olsa, kanunen şartları gerçekleşen manevi tazminat talebimin kabulü ile 1.000 TL’nin tarafıma ödenmesine karar verilmesini arz ve talep ederim.

HUKUKİ NEDENLER : HMK., TMK., TBK. ve ilgili diğer mevzuat.

DELİLLER : Nüfus kaydı, sosyal ekonomik durum araştırması,, telefon kayıtları, banka kayıtları, tapu kayıtları, araç kayıtları, iş yeri kayıtları ve ücret bordroları, SGK, vergi kayıtları, fotoğraf, video, keşif, bilirkişi, yemin ve diğer yasal deliller,

TANIKLAR : (Tanık ismi bildirme hakkımı saklı tutuyorum.)

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle;

Davalıların eylemi nedeniyle büyük bir ızdırap ve acı duyduğumdan haklı davamın kabulü ile 1.000 TL’lik manevi tazminat bedelinin davalılardan alınarak tarafıma verilmesini arz ve talep ederim. 01.01.201.

Davacı F.K

İmza

EKLER

1- V. dergisinin 19.. yılına ait hikayelerimin yer aldığı sayıları

2- Hikayelerim hakkında V. dergisinde yayınlanan eleştiri yazısından örnekler

3- Üç hikaye kitabımın imzalı birer baskısı

4- T. dergisinin son sayısında çıkan ‘‘Kutsal Elma Deposu’’ isimli hikayem

16 Eylül 2025 Salı

Geçen Yıldan Akılda Kalanlar - II

Geçen sene okuduklarım üzerine düşünmeye devam ediyorum. Listeye bakınca geçen sene bilimkurgu türünde çok az kitap okuduğumu gördüm. Bu nedenle bilimkurgu listesi yapmak istedim.
1. Alfred Bester - Kaplan! Kaplan!
2. John Brunner - Şok Dalgası Süvarisi
3. Joan Manuel Gisbert - Robot Kadının Gizemi
4. Joachim Zelter - İşsizler Okulu
5. Yoko Tawada - Tokyo'nun Son Çocukları

Son ikisini bilimkurgu türünde sayabileceğimizden dahi emin değilim. Ancak listenin beşe tamamlanması için hafiften de olsa bilimkurgu türüne yaklaştığını düşündüğüm iki kitabı da listeye ekledim. Bilimkurguya yaklaşan tarafları iki kitabın da bir gelecek tasviri barındırması. Ve galiba tek özellikleri de bu. Kendi başlarına gayet iyi kitaplar, bir ortak özellik sayabiliriz bunu. Bir başka ortak özellik ise ikisinin de sonunun okura bitmemiş hissettirmesi. Kurulan evrenin daha fazla anlatılması beklentisinde birleşiyorlar. Ancak hayal kırıklığı yarattıklarını söylemek gerekir -ki burada da söylemişim.
Yılın ilk kitabı olan "Kaplan! Kaplan" ise beni tam anlamıyla çarpmıştı. Tatilde, sahilde okurken elimden bırakamadım ve denize girip döndükten sonra da hemen kitaba sarıldım. İyi bir bilimkurgu ve iyi bir intikam hikayesi. 
İkinci bilimkurgumuz olan "Şok Dalgası Süvarisi" de senenin beni şaşırtan kitaplarından biriydi. Günümüz toplumuna dair bu kadar isabetli tahminler yapan bir gelecek tasavvuru çizmek ve bunu merakla takip edilen bir hikayeyle birleştirmek kolay iş değil. O kadar beğenmişim ki kitap hakkında burada da konuşmuşum, buyrun.
"Robot Kadının Gizemi" ise tıpkı bu listede olduğu gibi ortada kalmış bir eser. Daha çok merak uyandıran hikayesiyle anımsanacak vasat bir eser.

Görüşmek üzere.

12 Eylül 2025 Cuma

Geçen Yıldan Akılda Kalanlar - I

Son yazıda geçen sene boyunca ne okuduğumu paylaşmış ve "30 Yaşında Okuduklarım" listesi üzerine bir süre konuşacağımı söylemiştim. Aradan geçen bir aydan uzun zamanı düşündüğümüzde bunu yapmadığımı fark etmişsinizdir. Yapamadım, zira yoğundum.
Hala yoğunum, yapılması gerekenler listemde pek çok farklı konuda, pek çok farklı madde var. Kaldı ki listenin kimi maddelerinde zaman sınırı var ve bu durum benim elimi daha da zorlaştırıyor. Ancak geçen yıldan aklımda kalanlar hakkında yazamıyor olmak canımı oldukça sıkıyor. Bu nedenle ufak ufak da olsa yazayım diyorum. Kaç bölüm sürer, bilmiyorum ama geçen seneki okumalarım hakkında konuşmaktan sıkılana kadar devam ederim diye umuyorum. Hadi, başlayalım (Bu noktaya kadar gelip hala neden bahsettiğimi anlamayanlar, buradan buyrun).

Liste içinde ufak listeler oluşturmayı düşünüyorum. Ufak listeler, birkaç kurala tabi olacak. İlk olarak yalnızca beş kitapla sınırlı olacaklar. Galiba başka kural yok, en azından şimdilik.
İlk listede, okuduktan sonra bir süre etkisinden çıkamadığım kitapları sıralıyorum. Ancak bu sıralama tamamen okuma zamanıma göre. Yoksa üzerine detaylıca düşünüp hangisinin etkisinden daha uzun süre çıkamadığımı düşünmedim. 

5. Yiyun Li - Kazkafanın Kitabı
4. Richard Ford - Kanada
3. Will Heinrich - Kralın Laneti
2. Javier Marias - Acı Bir Başlangıç Bu
1. Emily Friedlund - Kurtların Tarihi

Bu kitaplar arasında, etkilerinden uzun süre çıkamamam dışında bir ortaklık bulunabilir mi? Biri hariç (Acı Bir Başlangıç Bu), diğerlerinde hikayenin merkezinde çocuklar var. Anlatıcının çocuk olmadığı bir örnekte dahi (Kralın Laneti) esasında hikayenin ateşleyicisi çocuk. Doğal olarak bu çocuklar büyüyor ve biz okur olarak bu büyümeyi okuyoruz. 

Biri hariç (yine Acı Bir Başlangıç Bu) kitaplardaki esas mekan, şehirden uzak yerler. Taşra demek istedim, hatta birkaç kez yazıp sildim ancak tam olarak taşra diyemeyiz. Taşrayı akılda tutarak alışıldık şehir yaşantısından uzak yerler diyeyim ve geçelim.

Esas benzerlik ise listedeki kitapların tamamının okuru zor sorularla baş başa bırakması. Bazı kitaplar bu zor soruları okuması zor sahnelerle destekliyor. Bundan kastım, yazarların sahneyi yazma biçimleri değil. Anlattıkları sahnelerin insanın karşılaşmak istemeyeceği sahneler olması. Özellikle Kurtların Tarihi ve Kralın Laneti, böylesi zor okunan sahneleri metne çok etkileyici biçimde yerleştirmeyi başarmış kitaplar. Diğer üç kitap, bu ikiliyi bir adım geriden takip ediyor ancak o kitaplarda da okurken ara vermeyi isteyeceğiniz bölümler bulunuyor. Ancak ara vermek, zor bir karar. Çünkü bir an önce okumak, kitabı bitirmek istiyorsunuz.  Beşli kısa listemizin en önemli benzerlikleri burada yatıyor.
Bu beş kitap da iyi yazılmış kitaplar, bu nedenle okumayı bırakmak çok zor oluyor.

Görüşmek üzere.

Liste Güncellemesi

Merhaba. Daha önce bir süredir uğraştığım kitap listesini paylaşmıştım ( tık tık ). Bir zamanlar adı "Genel Kamu Hukuku Dersinde Öneril...

Etiketler