31 Mart 2023 Cuma

Beyaz Oynar, Kaybettiğini Anlamasına Rağmen Oynamaya Devam Eder

 Satranç problemlerinin meşhur kalıbıdır:

''Beyaz oynar, x hamlede kazanır.''

Rakibinizi mat edecek veya oyun ortasında ona karşı bir avantaj kazanacak hamleyi soran bu soruları, siz ilgili hamleyi bulunca çözmüş olursunuz. Orada biter, diğer soruya geçersiniz. Eğer bir rakibe karşı oynuyorsanız, her hamlenizle tekrar tekrar soruları çözmeye devam edersiniz. İki taraftan biri çekilene ya da beraberlikte anlaşana kadar üstünlük sağlamaya, eğer başarılı olduysanız bu üstünlüğü korumaya çalışırsınız. Çok basit olarak satranç, rakibinize karşı üstünlük arayıp size galibiyeti getirecek üstünlüğü bulup koruyabilmek üzerine kurulu bir oyundur.


Satranç ile benzer coğrafyadan gelen Go'yu ise hiç bilmiyorum. Nasıl oynanır, puanlaması nasıldır, başlangıç seviyesindeki stratejileri nelerdir? Sadece siyah ve beyaz taşlara sahip iki oyuncunun bir alan mücadelesine giriştiğini biliyorum, ancak bu zamana kadar Go hakkına ne bir araştırma yaptım, ne de herhangi bir Go oyunu izledim. Yasunari Kawabata'nın Go Ustası kitabını okumaya başlarken böyle bir durum içerisindeydim.

"Go oyununun geleneğine göre oyuncu ölüm döşeğindeki babasının yüzünü göremeyecek bile olsa, kendisi Go masasına devrilecek kadar hasta bile olsa, müsabaka gününe sadık kalmak zorundaydı." cümlesini okuyunca kitabı almaya karar verdim. Go oyununu bilmiyor olmamın okuma zevkime zarar vereceğini düşünmedim. Oyunun romanda esas anlatıya hizmet eden bir motif olarak yer alacağını düşündüm. Birkaç gün gecikmeyle kitaba başladım.


Düşüncelerim biraz karışık. Evet, kitap sizden Go oyununu bilmenizi beklemiyor. Tarafların hamlelerini açıklıyor, bununla yetinmiyor; belirli aralıklarla, oynanmakta olan oyunun anlatılan son hamlelerden sonra oluşan konumunu da paylaşıyor. Elbette, bir Go bilmeyen olarak oyunun o anda ne aşamada olduğunu anlayamıyorsunuz. Anlatıcımız Bay Uragami, amatör bir Go oyuncusu, detaylara hassas bir gazeteci olarak bizi olabildiğince aydınlatmaya çalışıyor. Ancak kendisinin de yetersiz kaldığı noktalarda Go oyununu biraz biliyor olmayı istemedim değil. Yükselen tansiyonu yalnızca okuyarak yaşamaktansa satrançtan alışık olduğum görerek yaşamayı istedim. Romanın esas meselesi olan iki kuşağın çatışması, bu kuşakları temsil eden karakterlerin iyi anlatılmasıyla başarılı bir şekilde anlatılmış olsa da oyunun yalnızca sayfalarda kalması, beni bir miktar üzdü. Bunun sebebi, yazarla alakalı değil tabii ki. Bilgisizliğim, potansiyel keyfimi engelledi diyelim.

Roman, Go hayatı boyunca yenilgi yüzü görmemiş usta Hon'inbo Shusai'nin son oyununu anlatıyor. Yedinci seviyedeki rakibi Otake'yle müsabakası, yaşlı ustanın sağlık problemleri ve taraflar arasında yaşanan muhtelif anlaşmazlıklar nedeniyle 6 ay sürüyor. Partiler halinde oynanan oyun, oyuncuların hamle tavsiyesi almalarını önlemek adına çeşitli hanlarda münzevi hayatı geçirmelerini gerektirdiği için oynanan oyunun stresine, hapis hayatı da ekleniyor. Roman, oynanan partilerle, bu partiler arasında yaşananları ve yaşlı usta Shusai'nin hayatının dönüm noktalarını olabildiğince sade bir şekilde anlatıyor.

Peki nedir romanı başarılı kılan? Öncelikle Go bilmiyor olsanız dahi, yazar sizi hikayenin içine almayı başarıyor. Birbirini zıt iki karakter, aslında iki kuşak ve bunlar arasındaki çatışmayı kimi zaman satır aralarında kimi zaman ise tekrar eden ifadelerle anlatıyor. Yedinci seviyedeki Otake, agresif bir oyun yapısına sahip. Ancak karşısında hiç yenilmemiş bir usta var. Bu nedenle süresini bolca kullanıyor, yemek için verilen molalarda ya da partiler arasında verilen birkaç günlük aralarda bile oyununu, bir sonraki hamlesini düşünüyor. Yaşlı usta ise oyun oynamanın kendisine meftun. Parti bittikten sonra handakilerle başka oyunları, sabahlara kadar oynamaktan çekinmiyor, hatta insanları zorla masa başına oturtuyor. Oyun esnasında da son derece rahat. Uzun uzun düşünmüyor, oyundan keyif alıyor. Belki son oyunu olduğunun bilincinde olduğu için, belki de deneyimin getirmiş olduğu alışkanlıkla kendine has oyunuyla rakibiyle çarpışıyor. Bazen naz yapıyor, yeni kurallara anlam veremiyor ve zorluk çıkarıyor. Ancak her zaman oyundan keyif almaya çalışıyor. Büyük bir hata olarak görülen 130. hamlesini yaptıktan sonra bile oyundan çekilmiyor. Sonuna kadar, sanatını icra ediyor.


Anlatıcımız Bay Uragami'nin hissettirdiği gibi yaşlı usta için oyun oynamak, insanın bütün benliğiyle kendisini vererek gerçekleştirmesi gereken bir aktivite. Sonuçtan ziyade oynama eylemi önemli olduğu için de yaşlı ustanın son oyununu hasta olsa bile devam ettiriyor. Buna karşılık rakibi Otake, daha farklı şeyler düşünüyor. Yaşlı ustanın hastalığı, onu da ikircikli bir durumda bırakıyor. Artık kaybedemez, çünkü hasta bir adama kaybetmek, onu başkaları gözünde küçük düşürecektir. Kazanmak ise o kadar değerli olmayabilir, çünkü hasta bir rakibe karşı kazanmış olacaktır. İşte böyle düşünceler, oyun nedeniyle insanlardan yalıtılmış olmak ve oyunun stresi, bütün bunların tamamı son derece ustalıkla verilmiş. Üstelik son derece minimal bir yapıda ve esasında, görece kısa sayfa aralığında. Yazar Kawabata, iki rakibin birbirleriyle olduğu kadar kendileriyle de olan mücadelelerini başarıyla anlatıyor. Bir Go oyunundaymışcasına son derece sakin, kararlı ve sonraki hamlelerini düşünmüş bir şekilde metni oluşturuyor. Böylece sonunu bildiğiniz bir kitabı merakla okuyorsunuz. Yaşlı ustanın kaybettiğini anlamasına rağmen oyuna devam etmesi gibi sonunda ne olacağını bile bile sayfayı çeviriyorsunuz. 

29 Mart 2023 Çarşamba

Kontrol Kalemi: Ayaşlı ile Kiracıları - Memduh Şevket Esendal


Kitap Editörü: Murat Yalçın
Düzelti: Zeynep Yılmaz
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/2023
Sayfa Sayısı: 191


Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Ayaşlı ile Kiracıları" isimli romanda arıyoruz.


Baharın geldiği, okulların artık yaz tatiline koşar adım ilerlediği ve kravatların gevşetilip gömleklere özgürlüklerin verildiği günlerde, lisede edebiyat öğretmenimiz Nazike Hoca, öykü türlerinden bahsediyor. Olay öykücülüğü ve durum öykücülüğü diyor. Önce olay öykücülüğü üzerinde duruyor, hepimizin bildiği Ömer Seyfettin'i örnek veriyor, kitaptaki okuma parçasını işaret ediyor. Ardından durum öykücülüğüne geçiyor. O zamandan bu yana aklımda kalan iki isim ve bir kitabı ilk defa o gün duyuyorum: Anton Çehov, Memduh Şevket Esendal ve Otlakçı isimli eser. Yanlış anımsamıyorsam kitapta Memduh Şevket Esendal'dan da bir okuma parçası var. Ancak vaktimiz yok, olay ve durum öykücülüğü arasındaki farkları öğrenmemiz gerekiyor. Parçayı başka zaman okuruz. Hele şu üniversite sınavı bir geçsin, önce onu bir halledelim. İleride vaktimiz olacak.

Bir başka edebiyat dersinde bir kez daha Memduh Şevket Esendal ile karşılaşıyoruz. Bu sefer Cumhuriyet dönemi Türk yazarlarını işliyoruz. Bilmemiz gereken birkaç eser ve anahtar kavram: ''Otlakçı, Hava Parası, Ayaşlı ile Kiracıları, durum öyküsü, durağan hikayeler." Bunları bilsek yeterli. Çünkü üniversite sınavında bunlar geliyor. Bu sefer okuma parçası da yok. Çünkü kitapta hap bilgiler var. Onları okuyup geçiyoruz. Hele şu üniversite sınavı bir geçsin, önce onu bir halledelim. İleride vaktimiz olacak.

Vaktimiz olmadı. Satırları okuduğunuz ana kadar Memduh Şevket Esendal okumaya en azından benim vaktim olmadı. Ancak geçenlerde kitapçıda görünce zamanının geldiğini düşünerek kitabı aldım ve birkaç gün önce büyük bir keyifle okudum. Ama ilginçtir, bunca zaman okumamış olmamdan dolayı üzülmedim. Kimi kitaplar vardır; o kitapları tam zamanında, siz de o kitabı beğenmeye en hazır olduğunuz anda okursunuz. Kimi zaman bir keşiftir "o kitap", kimi zaman ise bilinçli bir bekletmedir. Ancak zamanı gelince ve kitabı okuyunca anlarsınız zamanın geldiğini. Ayaşlı ile Kiracıları, benim için "o kitap" oldu. Hiç aklımda yokken kitapçıda gördüm, bir arkadaşım yıllar önce çok beğendiğini söylediğini hatırladım ve kitabı almaya karar verdim. Zamanı gelmişti.

Kitap, dokuz odalı bir apartman dairesini oda oda kiraya veren Ayaşlı İbrahim Efendi ve onun kiracılarını anlatıyor. Mekanımız çoğunlukla apartmanın odaları, ancak şehrimizden emin değiliz. Ancak anlatılan hikayeler, Anadolu'nun herhangi bir şehrinde yaşanmış olabileceğinden zaten hangi şehirde olduğumuzun anlatı açısından pek bir önemi yok. Önemli olan karakterler, onların hikayeleri ve onlara ayrılan zaman. Özellikle onlara ayrılan zaman.

Zamandan devam edelim. Ayaşlı ile Kiracıları, bol karakterli bir roman. Hepsinin ayrı bir hikayesi var. Bir araya geldikleri apartman odalarında, her birinin hikayesini okuyoruz. Bu hikayelerde yazarın maharetini görüyoruz. Sanki her karaktere bir ömür biçilmiş, karakterlerimiz de onlara biçilen bu ömür dahlinde hikayelerini yaşıyorlar. Sünen, uzatılan veya üstünkörü anlatılan bir hikaye yok. Herkes, kalması gerektiği kadar apartmanda, hikayede kalıyor. Örneğin Halide karakteri, belki başka bir yazarın elinde kitabın başından sonuna kadar hikayenin içinde yer alabilecek bir karakterken M. Şevket Esendal'ın elinde zamanı gelince önce apartmandan ve yine zamanı gelince hikayeden ayrılıyor. Birbirinden rol çalmayan karakterler, hikayeler okuyoruz. Romanımızın anlatıcısı bankacı karakterimiz açısından da bu durum değişmiyor. Belki onun günlüğünü okuyoruz ama bu günlükte Ayaşlı'nın ve kiracılarının hikayelerini, bankacının gündelik yaşantısını anlattığı oranda, hatta belki de daha fazla okuyoruz. Bu açıdan karşımızda tutumlu bir hikaye, tutumlu bir yazar olduğunu söyleyebiliriz. Bu gerek hikaye anlatımında gerek de dil kullanımında kendini gösteriyor. 

Bir yazarın anlatmak istediğini anlatmasına yetecek kadar kelimeyle anlatması, büyük bir yetenek. Metnin fazla kelimelerden arındırılması, bir bakıma metindeki yüklerin atılması anlamına geliyor. Düşünün. Kimi metinlerin problemi, fazlasıyla ağır olmaları. Çünkü metnin yükselmesini engelleyen kelimeler, cümleler, paragraflar var. Bu problemi yaşayan kimi yazarlarımız, metinlerindeki fazlalıkları bir atsalar, her şeyi açıklamak ihtiyacı hissetmeseler ve iyi bir betimlemenin uzun bir betimleme olduğu düşüncesinden vazgeçseler, daha ferah metinler yazacaklar. Bunun için Memduh Şevket Esendal'ı okumak iyi bir başlangıç noktası olabilir. Özellikle diyalogların doğallığı, (bu metnin özelinde kullandığımız) ferahlığı ve sahiciliği insanı okurken önce şaşırtıyor, ardından keyiflendiriyor. Şaşırtıyor, çünkü böyle bir yazarı bunca zaman boyunca nasıl es geçtiğinizi düşündürüyor. Keyiflendiriyor, çünkü henüz diğer kitaplarını okumadığınız düşüncesi aklınıza geliyor. Böyle olunca daha bir keyifle okuyor, yazarın bir başka eserini okumaya ikna oluyorsunuz.

Aklıma tekrar lise anılarım geliyor. Her edebiyat sınavından önce yazarları, eserlerini kodlayarak, eserlerinin isimlerinden anlamlı bir cümle oluşturarak hatırlamaya çalışan ve bu yeni kodları sınavdan bir önceki ders bütün sınıfa ezberletmeye çalışan bir arkadaşım vardı. O zaman Memduh Şevket Esendal benim için "sıkıcı, durum öykücüsü ve otlakçıydı". O zaman vaktim yoktu. Bugün ise vaktim var. Okunması, konuşulması, örnek alınması gereken bir yazarı okumaya başlamaya vaktim var.

Teselli Puanı: 5/5

30 Haziran 2022 Perşembe

Çantamda

 Çantamda üç kitap var. 

Her Yerden Çok Uzakta.

Normal İnsanlar.

Kıymetli Şeylerin Tanzimi.


Normal İnsanlar'ı gidiş yolunda bitirmek için yanımda getirdim. Bitirdim.

Her Yerden Çok Uzakta, yılın belirli zamanlarında aklıma düşen ve her sene bir kez dönüp okuduğum bir kitap. Dönüş yolunda okumak için yanımda getirdim.

Kıymetli Şeylerin Tanzimi'ni ise bir arkadaşıma okuması için ödünç vermiştim. Masamın üzerinde buldum. Ben yokken bitirip masama bırakmış olmalı. Kitap hakkında ne düşündüğü, beğenip beğenmediğini bilmiyorum. 

Nedense üç kitap arasında bir bağ varmış gibi geliyor. Sezen Ünlüönen, kitabının Normal İnsanlar'la bir bağının olması fikrine karşı çıkardı muhtemelen. Yine de bu düşünceden kendimi alamıyorum.

Her Yerden Çok Uzakta ise bambaşka bir noktada. Her okuduğumda içime doğru bir taş atılıyor, sektikçe sekiyor, en sonunda bir yerde suyla kavuşuyor. 

Hava açık, içimde bir sıkıntı var. 

9 Aralık 2020 Çarşamba

Kötü Okur İyi Bir Okurla Karşılaşınca Ne Hisseder?

Başlarken Not

Merhaba, bu satırları okuyorsan kararsızlığımı sona erdirip ''Kontrol Kalemi'' başlığı taşımayan bu metni yayınlamaya kendimi ikna etmişim demektir. Aslında aklıma gelen ilk fikir, bu metni ''Hasar Kontrolü'' altında yeni bir başlıkla yazmaktı. Çünkü ilk yazdığım, birazdan okuyacağın metnin değişiklik geçirmemiş halinin Kontrol Kalemi başlığını taştığını düşündüm. Daha önce Kontrol Kalemi başlıklı bir yazı okuduysan esas amacımın okuduğum kitapları değerlendirmek olduğunu anlamışsındır. Ancak en son okuduğum ''Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir'' isimli romanın değerlendirmesini yazdığım zaman farklı bir şeyin ortaya çıktığını gördüm. Esas derdimin kitabı değerlendirmek olmadığını, okurlukla alakalı düşüncelerimi yazarken bu kitabı kullandığımı düşündüm. Belki de bu yüzden, kitaba haksızlık etmemek için yeni bir başlık düşündüm. Dediğim gibi ilk aklıma gelen Hasar Kontrolü oldu. Ama iyi bir başlık olup olmadığından emin olamadım. O halde okurlara sormalıyım diye düşündüm. Başlık konusunda fikirlerine açığım, bu konuda bana ulaşırsan sevinirim.


Okur Okurla Birlikte

Bir okur olarak, bir sonraki kitabımı seçerken en çok başvurduğum kaynak başka okurlardır. Okumaya hasbelkader başlamış olduğum için okuma rotamı bulmak, başlangıçta zordu. Çok satan kitaplarla başladım, yabancı polisiye kitaplarını bayılarak okudum, ''cool'' karakterli romanları elimden bırakamadığım zamanlar oldu. Sonra bir gün polisiye çok satanlardan sıkıldığımı fark ettim. ''Farklı'' kitaplar okuduğunu gördüğüm bir yakınımızın Murathan Mungan'ın yakında çıkacak olan kitabı ''Şairin Romanı'' için çok uzun zamandır beklemekte olduğunu anlatan Facebook gönderisinden sonra ben de kitabı merakla beklemeye başladım. Çıktığı gibi de okudum. Büyülendim. Başkalarının da büyülenmesi için kitabı önermem gerektiğini düşündüm. Belki de Facebook gönderisiyle kitabı almaya beni ikna eden yakınımıza özendim, bilmiyorum. Neticede kitabı, okuldan bir arkadaşıma ödünç verdim. Okumanın birlikte yapıldığında güzelleşeceğine inanıyordum.

Okur Okura Karşı

Yanıldığımı gördüğümü söylemeyeceğim. Sadece zamanın şartları nedeniyle tek başına okumaya alıştım. Üniversite sınavına hazırlanıyorduk, çözülmesi gereken çok sayıda test, binlerce soru vardı. Dersler vardı; dershaneler, kurslar vardı. Okumayı erteleyen arkadaşlarım oldu. Benim için okumak, daha şahsi bir eyleme dönüştü.

Bu yalnızlaşmanın pek iyi olmadığını çok geç fark ettim. Bir kere kendimi diğer okurlardan soyutladığım için kendi okuduklarıma gereğinden fazla değer verdim. Daha en başta, okuyor olmanın çok özel bir şey olduğunu, bir okur olarak diğer insanlardan farklı olduğuma ikna oldum. Benim kadar okumayan, benim okuduklarımı okumayanları eksik okurlar olarak kabul ettim. Üç sene boyunca okur kibrinden çektim. Okur kibri, bir okurun başına gelebilecek en kötü şeydir. Okurun kendini kapatmasına, hep aynı isimler, eserler üzerinden yolculuğuna devam etmesine, aslında kaybolup sürekli çemberler çizmesine neden olur. Bu sırada diğer okurlarla da karşılaşır. Onları değerlendirir, eleştirir ve küçük görür. Okurun karşısındadır; kendi okuduklarını okumadıkları, okumadan fikir sahibi olduğu kitapları okudukları için. Bir kötü/iyi okur ayrımı vardır. Elbette kendisi iyi okurdur, diğerleri ise kötü okur. Çünkü ''x okuyor, y'yi hiç okumamış''.

Kötü/İyi Okur Ayrımı Üzerine

Bu ayrım konusunda ne düşünürsünüz, bilemem. Okurluğun sınıflandırılması konusunda farklı zamanlarda farklı düşüncelerim oldu. Bir süre, iyi okurun sürekli okuyan okur olduğunu kabul ettim. Bir süre, iyi okurun nitelikli eserler okuduğunu kabul ettim. Bir ara okumaya zaman ayırmayı başarabilen herkesin iyi okur olabileceğini düşündüm. Bu aralar böyle bir ayrımın anlamsızlığı üzerine düşünüyorum. Selçuk Altun'un ''Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir'' romanını bu anlamsızlığı düşünürken okudum. İlginçtir, daha ilk bölümlerde, ayrımın anlamsız olabileceğine dair düşüncelerimi unutarak aklıma Altun'un iyi bir okur olduğu geldi. Kendisini ve baş karakterini Alberto Manguel'le bir arada hayal ettim. Kitap boyunca, iyi okur olan baş karakterimizi kıskandım. Belki hala iyi okurluğun ne olduğunu söyleyemem ama size iyi okurları gösterebilirim. Özellikle bu kitabı bitirdikten sonra, çevremde pek çok sayıda iyi okur olduğunu fark ettim.

İyi Okurun Peşinde

Kitap, ilk yarısı itibarıyla bir kitap severin hayatını anlatıyor. Bunu yaparken bir başvuru kitabı olmayı oluyor. Yalnızca yeni yazarlar açısından değil; sanatın diğer alanları için de kitap, güzel bir kaynakça ve başlangıç listesi işlevi görecektir. Baş karakterimizi okurken onun okuduklarını görüp heyecanlanacak, okumaya bu kadar vakit ayırabilmesine şaşıracak, kıskanacak ve daha fazla okumak için şevkleneceksiniz. Şanslısınız, bir sonraki kitabınızın seçerken faydalanabileceğiniz sayfalar önünüzde duruyor olacak.

Sayfalar boyunca devam eden okurluğa övgü, bir noktada baş karakterimizin anonimleşmesine yardımcı oluyor. Bu satırları yazarken, baş karakterin adını hatırlayamadığımı ancak Çela, Halis Silah, K. Ant gibi karakterlerin isimlerini kolaylıkla anımsayabildiğimi fark ettim. Belki de bunun sebebi, baş karakterimiz üzerinden iyi okurun portresini çizmek. Elbette, bir romanda olmanın sağladığı avantajlar var. Maddi konuların kolaylıkla aradan çıkarılması, belki de bunlardan -şu an içinde bulunduğumuz şartları düşündüğümüzde- en önemlisi. Gerçi bu durumun altyapısı Halis Silah karakteriyle atılıyor ancak çözümün üzerinde çok durulmaması, meseleyi farklı bir noktaya çekiyor. Elbette, yazarın amacı bir insanın kendisine nasıl iyi bir gelecek kurduğunu anlatmak değil. Çok daha farklı, iyi okurların birbirlerini bulduğu bir bulmaca kurmak. ''Dünyanın en iyi yazarını tanımak ister misin?'' gibi her okurun peşine düşeceği iyi bir soruyla, ilgi çekici bir yan karakter ve onun hikayesiyle kitabın ikinci yarısı, merak öğesini de yanına alarak sizi kitabın sonuna taşıyor. Görece az sayıda sayfada elinize çözülmüş bir gizem bırakması, yazarın bir başarısı. Üstelik bunu yapmasına aslında hiç gerek yok. Gerçekten de karakterimizin gizemle karşılaştığı sayfaları okuyunca şaşırdım. Bunun beklemiyor olmamın yanı sıra, bir bölüm önce karşılaştığımız ilginç kiracılık halinin, yalnızca edebi bir hoşluk olarak düşünülmemiş olması da şaşırmamda etkiliydi. Yazar, karakterini bir oyunun içine almadan, beni oyuna dahil etmeyi başarmıştı.

Sürprizi bozmayacağım, dünyanın en iyi yazarını size söylemeyeceğim. Dünyanın en iyi okurunun kim olduğunu düşünmenizi de istemeyeceğim. Önce kitabı okumanızı, ardından da etrafınızdaki iyi okurları düşünmenizi isteyeceğim. Ben kendi iyi okurlarımı kıskanıyorum. Ancak oralarda olduklarını bilmek kendimi iyi hissettiriyor.

6 Aralık 2020 Pazar

Kontrol Kalemi XVII: Avunamayanlar - Kazuo Ishiguro




Kitap Editörü: Begüm Kovulmaz
Düzelti: Filiz Özkan
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/Ekim 2009
Çevirmen: Roza Hakmen
Sayfa Sayısı: 540


Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Avunamayanlar isimli romanda arıyoruz.


Alıntıyı anımsarsınız: ''Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.'' İşte Avunamayanlar da baş karakterimiz Mr. Ryder'ın bilmediğimiz bir Avrupa şehrine varmasıyla başlıyor. Gelişi biraz gecikmiş, onun için hazırlanan karşılama komitesi dağılmış olsa da Mr. Ryder'ın uzun süredir beklenen ''önemli bir yabancı'' olduğunu anlıyoruz. Roman, ilgi çekici bir başlangıçla hikayesinin içine hızlıca dahil ediyor bizi. Mr. Ryder'ın şehre önemli bir konser için geldiğini, kendisinin şehirde çok sayıda hayranının olduğunu öğrenince ister istemez sayfaları daha hızlı çevirmek istiyoruz. Henüz daha ilk sayfalardan hikayenin bize vaat ettiği çok fazla şey olduğunu düşünüyoruz.

Ta ki Gustav'ın asansördeki ilk monologuna kadar. Gerçi evet, Gustav'ın monologunu okuduğum anda, kitabın devamında buna benzer pek çok monologla karşılaşacağımı tahmin etmemiştim. Gayet doğal bir sahne canlanmıştı önümde. Otele gelen önemli müşteriyle muhabbet etmek için çabalayan geveze bir çalışan ve nezaket sınırları dahilinde sohbetin sünmesine müsaade eden konuk sahnesi, kitabın başı için fena da bir sahne değil. Ancak ilerleyen sayfalarla birlikte, Mr. Ryder'ın maruz kaldığı bütün o monologların ardından yoruldum. Çok kısaca özetlersem, şehre gerçekten önemli bir etkinlikte piyano çalmak için bulunan Mr. Ryder, şehir sakinleri ile sonu gelmez, boğucu, tedirgin edici ve yer yer anlaşılmaz maceralar yaşıyor. Lafın gelişi macera dediğime bakmayın, kimi zaman gerçekten ne olduğunu anlamakta zorlanıyorsunuz. Elbette yazarın bir tercihi bu. Kitaba hakim olan sisi oldukça iyi yaratmış. Ki daha önce Ishiguro okuduysanız, onun bu tarz sisler yaratmakta ne kadar başarılı olduğuna da aşinasınızdır. Ancak bu sefer farklı. Gömülü Dev ya da Beni Asla Bırakma'da var olan sislerin dağıldığı bir ferahlık noktasına er ya da geç varıyordunuz. Avunamayanlar ise bu noktada yolunu dolambaçlı yöne kırmaktan çekinmiyor. Siste devam etmenizi, bunalmanızı, yer yer kitabı okumaya ara vermenizi istiyor. Çünkü yoruluyorsunuz. Mr. Ryder'ın şehirdeki günleri boyunca devam eden dinlenememe problemine ortak oluyorsunuz. Meraklı bir okur olarak içinizdeki merak duygusunu kaşıyan bu romana devam etmeye can atıyorsunuz. Ama önünüzdeki sayfalarda birtakım olaylar gerçekleşiyor ve anlam veremiyorsunuz. Boris, gerçekten Mr. Ryder'ın oğlu mu? Sophie ile Ryder'ın arasında ne var? Bu mutsuz aile portresi gerçek mi? Yoksa bellek ile şimdi arasında geçişlere sahip güvensiz bir anlatıcıya mı sahibiz?

Belki bu noktada durmak gerekir. Çünkü cevaptan emin olamıyorum. Özellikle iki farklı karakter üzerinden baktığımız zaman, tam olarak ne düşünmemiz gerektiğinin açık olmadığını söyleyebilirim. Bu iki karakterden ilki Stephan. Otel müdürü olan babası ile annesini gururlandırmak isteyen, onlara piyano çalmada yetenekli olduğunu göstermek isteyen Stephan'ın bir noktada Mr. Ryder ile ortak bir bağının olduğunu öğreniyoruz. Bu öğrenme, tam da Ishiguro'nun diğer kitaplarındaki sisi dağıtma tarzına benzer bir şekilde karşımıza çıkıyor: Laf arasında, iki karakter arasındaki olağan bir sohbette çok önemli bir şey, hiç önem taşımıyormuşcasına söyleniyor. Böyle bir durumda ister istemez, Stephan'ın Mr. Ryder'ın gençliği olabileceği düşüncesine kapılıyorum. Kabul edilme arzusunu taşıyan bu iki karakter, Stephan'ın kitabın sonundaki kararıyla birbirlerine daha da benziyorlar. 

Bununla beraber bahsettiğim ikinci karaktere bakarsak ortalığın ne yazık ki aydınlanmadığını fark ediyoruz: Gustav. Otelde, taşıyıcı olarak taşıyan Gustav, Boris'in büyükbabası ve Sophie'nin babası. Kitap boyunca mutsuz bir aile tablosu içinde gördüğümüz Ryder, Sophie ve Boris üçlüsünün üçüyle de farklı yakınlıkta ilişkilere sahip. Üç karakteri de çok sevdiğini gördüğümüz Gustav'ın Boris'le son derece yakın olduğunu görüyoruz. Kızı Sophie ile ise yıllardır devam eden bir konuşmama durumunu sürdürüyor. Kırgınlık, küslük, kavga olmadan sadece doğrudan iletişimi kesen bu ikili, halinden son derece memnun görünüyor. Gustav, ilişkinin bu şekilde ilerlemesi gerektiğinden son derece eminle. Bununla birlikte Ryder ile olan ilişkisine baktığımızda ona saygı duyduğunu, saygıdan da öte sevdiğini görebiliyoruz. Üstelik Ryder da Gustav'ı seviyor görünüyor. Gustav'ın Ryder ve Sophie arasındaki ''şeyi'' bilip bilmediğini öğrenemiyoruz. Buna rağmen aralarındaki iletişim, Ryder'ın şehirdeki diğer herkesle kurduğu ilişkiden farklı.

Kitabın ilişkiler denkleminde Gustav'ın önemi ise -bence- biraz daha farklı. Ryder, Sophie ve Boris ile olan ilişkisinde Gustav'ın tam zıddı bir portre çiziyor. Sophie ile konuşuyor ama ona sinirlenmekten, bağırmaktan kendini alamıyor. Gustav'ın kendini pek düşünmeyen karakterine karşılık Ryder, Sophie karşısında bencil davranmaya son derece yatkın. Öbür taraftan Boris ile olan ilişkisi de sıkıntılı. Gustav ile Sophie arasındaki konuşmama durumunun daha toksik bir hali Ryder ile Boris arasında yaşanıyor. Üstelik bunun sorumlusu Ryder gibi görünüyor. Bu noktada Gustav ile Ryder'ın iki zıt karakter olduğunu söylemek mümkün. Böyle olunca da Boris'in Ryder'ın çocukluğu olabileceği düşüncesine pek sıcak bakamıyorum. Gerek Ryder ile Sophie arasındaki ilişkinin karmaşıklığı, gerek Ryder'ın ilkokul anılarının farklılığı bu düşünceyi uzak kılıyor.

Bunları neden anlatıyorum? Çünkü emin olamıyorum. Avunamayanlar, son zamanlarda okuduğum, hakkında karar vermekte en çok zorlandığım kitap oldu. Bir artı/eksi listesi yaptığımda iki tarafın da birbirine ağır gelebilecek yanları olduğunu kabul etmem gerekiyor. Gerçekten de yan karakterlerin zengin hikayesi, detaylara verilen önem, esrarı saklıyor oluşu, kitabın gözümdeki değerini artırıyor. Öbür taraftan kitabın, benim için zor okunan bir kitap olduğu gerçeğini de göz ardı edemiyorum. 30-40 sayfadan sonra dinlenme, biraz nefes alma ihtiyacı hissettim. Karakterler arasındaki iletişim kopukluğu, boğucu atmosfer ve çok keskin geçişler kimi zaman yorabiliyor. Bitirip üzerine düşündüğüm bir günün ardından ağzımda tuhaf bir tadın kaldığını söyleyebilirim. Daha önce bilmediğim bu tadı sevip sevmediğimden emin değilim. Belki de avuntu aradığım için yaşadığım deneyimi garipsiyorum, kim bilir...

Avunamama Puanı: 5/5

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Kontrol Kalemi XVI: Mesafenin Şiddeti - Yalçın Tosun

 



Mesafenin Şiddeti - Yalçın Tosun (Yapı Kredi Yayınları)

Kitap Editörü: Murat Yalçın
Düzelti: Filiz Özkan
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/Temmuz 2020
Sayfa Sayısı: 113

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Mesafenin Şiddeti isimli öykü kitabında arıyoruz.

İlk (ve en beğendiğim kitap isimlerinden birine sahip olan) kitabı ''Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'' ile kendisini tanıdığım ve ardından sıkı bir takipçisi olduğum Yalçın Tosun'dan özür dileyerek başlamak istiyorum. Çünkü beş yıllık aradan sonra Mesafenin Şiddeti'nin çıkacağını öğrenerek heyecanlanmış olmama rağmen böylesi güzel bir haberi çok çabuk unuttum. Çok sıradan bir günde, uzun zamandır yapmadığım kitap satış sitesi gezimi gerçekleştirmeseydim, muhtemelen uzun bir süre boyunca da bu unutkanlığım sürecekti. Kitabı gördüm, sipariş etmekte tereddüt etmedim ve geldiği gün okumaya başladım. Kötü bir okur olduğum ve geç okuduğum için özür dileyerek kontrol kalemimi elime alıyorum.

Daha önce değerlendirmelerimde pek dikkate almadığım bir hususla başlıyorum: Kapak. Yalçın Tosun'un şimdiye kadar çıkan kitaplarının kapakları hep güzeldi. Güzelliklerinin yanı sıra bana, öyküleri de tamamladıklarını hissettirirdi. Özellikle Dokunma Dersleri ve Bir Nedene Sunuldum'un kapakları, zaman zaman kitaplığınızdan çekip uzun uzun bakacağınız, göz dolduran kapaklardı. Ne yazık ki Mesafenin Şiddeti, böyle bir kapağa sahip değil. İsmine yakışır bir şekilde sizinle hikayeler arasına bir mesafe koyuyor. Elbette kapaklar beni, özellikle merak ettiğim kitapları okumaktan alıkoymaz. Ancak önceki çalışmaları düşününce standardın korunması iyi olabilirdi. Çünkü yazar, yazdığı hikayelerle kendi standardını oluşturmuş ve bunu korumayı bu kitabında da sürdüren bir isim. Son dönem öykücülüğümüzde kendine has bir yeri olan Yalçın Tosun'un kitaplarının kapaklarının da bu kendine haslığı sürdürmesi gerektiği kanaatindeyim.

Peki nedir Yalçın Tosun'un öykücülüğümüzdeki yerini özel kılan? Bana kalırsa bunu satır aralarında görmek mümkün. Yazdığı öyküleri gizlemeyi, öykünün vurucu noktalarını sessizliğe ve satır aralarına saklamayı başaran bir isim Yalçın Tosun. Bu durum, anlatısına da özen göstermesini gerektiriyor ki karşımızda fazladan bir kelime bile barındırmayan hikayeler görüyoruz. Hatta kimi zaman anlatmak istediği durumları, hissettirmek istediği duyguları olması gerekenden daha az kelimeyle, kelimelerden artan boşluğa sessizliği hikayelerinin başat bir ögesi olarak yerleştirerek kullanıyor. Mesafenin Şiddeti'nde de çok iyi yazdığı bu tarzı kullandığı hikayeler var. Örneğin ''Beden'' ve ''Uvertür Şarkıcı'' isimli hikayeler, benim Yalçın Tosun'un çok sevdiğim tarzıyla yazılmış hikayeler. Ancak bu kitapta fazlası var, yeni bir paragrafa geçmemi gerektiren bir yenilik var.

Mesafenin Şiddeti'nin ilk üç hikayesi (Makaslar, Çok Mutsuz Ama Çok Neşeliydik, Primadonnanın Ölümü) Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'in son hikayesi ''Unutmabeni Çiçekleri''nde gördüğümüz bir anlatım tekniğine sahip. Esasında şöyle demek gerekir sanıyorum, Unutmabeni Çiçekleri'nde kullanılan tarz, geliştirilerek parçalar halinde bu üç öyküde kullanılmış. İlk iki öyküde birbirine bağlanan iki anlatıyı okuyoruz. Makaslar'ın taşıdığı gerilim, kısa kısa cümlelere bölünmüş iki anlatının üzerinde yükseliyor ve finale kadar başarıyla ilerliyor. Aynı şekilde Çok Mutsuz Ama Çok Neşeliydik de yan yana yollarda ilerleyen iki anlatının buluşmasıyla tamamlanıyor. Primadonnanın Ölümü ise Unutmabeni Çiçekleri'nin çok anlatıcılı yapısını kullanan iyi bir hikaye. Kitabın bu üç hikayeyle açılması, ilk başta tuhaf geliyor. Alışılagelmedik bir Yalçın Tosun okuduğumuzu hissettiriyor, ancak yazarın ilk kitabındaki bir hikayesinde kullandığı tarzının üstüne koyarak Makaslar gibi kuvvetli bir hikayeyle açılışı yapması insanı mest ediyor. İlk başta şaşırmış olsam da ''Bütün Hikâyeler Kırık'' isimli hikayeye geldiğimde bana tanıdık gelmeyen ilk sayfaların habercisiyle karşılaştığımı fark ediyorum. Üstelik daha önce de karşılaşmıştım. Yazar, Notos'un 74. sayısında yer alan bu hikayesinde ilk iki öykünün yapısına benzer bir yapıyı henüz bu kitaptan çok önce, 2019'da okurlarına sunmuş. Üstelik o zaman da ilk başta şaşırmış, ardından hikayeyi çok sevmiştim. Aradan geçen zamanda hafızamın azizliğine uğramak beni biraz üzse de eski bir dostla karşılaşmış olmaktan dolayı minnettarım. Hikayenin tek bir damardan ilerlemediği bu tarz, yazara pek çok imkan sunuyor. O da bu imkanları öylesine iyi kullanıyor ki hikayelerin yoğunluğu artıyor. Her sonda durup biraz düşünmek, hikayeyi sindirmek için beklemeniz gerekiyor.

Farklı anlatıma sahip olan hikayelerin dışındakiler alıştığımız ve çok sevdiğimiz Yalçın Tosun hikayelerinin başarılı örneklerinden. Sessizliğin, dile getirilemeyenlerin baş rolde olduğu, bazen yalnızca bir cümlesiyle sizi yakalayan hikayeler. Aradan geçen beş uzuuuun yılın ardından insanı doyuran, ancak daha fazlasını istemesine neden olan hikayeler. Okuru teselli ediyor mu, emin değilim. Çünkü kitaptan geriye, Yalçın Tosun'un daha önceki kitaplarında da olduğu üzere, bir sızı kalıyor.

Teselli Puanı: .../...

18 Mart 2020 Çarşamba

Kontrol Kalemi Özel Bölüm: Serbest Kürsü - Alejandro Zambra

serbest kürsü alejandro zambra ile ilgili görsel sonucu

Serbest Kürsü - Alejandro Zambra (Notos Kitap)

Editör: M. Tila Sadık
Kapak Tasarımı: Tane Mavitan
Çeviren: Seda Ersavcı
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/2019
Sayfa Sayısı: 147

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimizden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. Bu arayışımızda bugün çok özel bir konuğumuz var. Başlıktan da anladığınız üzere Alejandro Zambra'nın Serbest Kürsü isimli kitabına göz atacağız.

Yazıya başlamadan önce -biraz da bloga tekrar ısınabilmek için- eski yazılara göz attım. 03.02.2020 tarihli ''Yakında I'' başlıklı yazıda gelmeyen kargomdan şikayet edip beklediğim kitaplar hakkında bir ön değerlendirmede (bunu kitaplar hakkındaki temennilerim şeklinde okumak da mümkün) bulunmuşum. Yazıyı, Serbest Kürsü'yü dört gözle beklediğimi ve öncelikle onu okuyacağımı söyleyerek bitirmişim. Yazıda verdiğim kimi sözleri tutmamış olsam da (ö-höm) gerçekten de kargoyu aldığım gibi Serbest Kürsü'ye başladım. O yazıda, bu yazının ana fikrini vermiş olsam da burada bir kere daha yinelemekte fayda görüyorum; çünkü bir kez daha ikna oldum:

Alejandro Zambra tarafından yazılmış her şeyi okurum. (Bu yazıyla birlikte bu cümleye şu cümleyi ekleyebiliriz: ''Alejandro Zambra'yı herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.''

''Serbest Kürsü'' yazarın okuruna yüzünü döndüğü bir kitap. Bu durum, aslında Zambra'nın eserlerinin bir çoğu için söylenebilir. Özellikle ''Eve Dönmenin Yolları'' ve ''Belgelerim''de karşılaştığımız, bizi yazarla baş başa kalmışız ya da yazar, iki dakikalığına bir yere gitmiş de masada bıraktığı günlüğünü okumaktan kendimizi alamamışız gibi bir durumun içine sokan bir durum bu. Bir günlüğün şahsiliğini, anlattığı gündelik olayların sıradanlığını, o doğal akışını ve aslında bir okur için yazılmamış olmasını düşündüğümüzde Zambra'nın eserlerinin de benzer tınıda, samimi bir tınıda olduğunu görürüz. Bu samimiyet, biraz üstü kapalı (belki soğuk demeliyim) olsa da Zambra'yı okuduktan sonra sanki uzun süredir görüşmediğimiz bir arkadaşımızın dertlerini dinlemiş gibi hissetmemizin sebebini açıklayabilir.

''Serbest Kürsü'' ise bu noktada yazarın diğer kitaplarından ayrılıyor. Çünkü burada yazar, kitabın ilk bölümünde doğrudan okuruna seslenirken diğer iki bölümde okurunu önce çalışma odasına, ardından da yaşantısına davet ediyor. İlk bölümde yazarın çeşitli üniversitelerde yaptığı konuşmaları okuyoruz. Zambra, aynı Zambra. Sadece yazmıyor, bu sefer konuşuyor. Bizim bu konuşmayı okuyor olmamız her şeyi başa döndürse de yazılarındaki samimiyetin konuşmalarında da olduğunu fark etmek zor değil. Sıkı bir okur olan yazarı, sevdiği kitaplar hakkında konuşurken dinlemek/okumak, benim için büyük bir keyif olduğundan daha önce isimlerini hiç duymadığım ve belki hiçbir zaman okuyamayacağım kitapların bahsi geçtikçe mutlu oldum.

Daha büyük ölçekte, edebiyat üzerine düşüncelerini paylaştığı satırlar ise okurların da üzerine düşünebileceği soruları ortaya atıyor. Örneğin, ''Romanlar, onları bilgisayarda yazmaya başladığımızda değişti mi?'' Soruyu okurluk kurumu açısından değiştirelim: ''Romanlar, onları elektronik okuyucularda okumaya başladığımızda değişti mi?''

İkinci bölüm, yazarın bitiremediği, beğenmediği ya da bir sebeple yarım bıraktığı öykülerini içeriyor. İlk bölümde ne düşündüğünü söylediği öyküleri yazarın bu eleştirileri ışığında okumak, okur için farklı bir deneyim olacaktır. Özellikle Aşktan Sonraki Aşk öyküsünü, kitabı alır almaz okumanızı, ardından kitabı tekrar okumaya başlamanızı tavsiye ederim. Böylelikle, belki de yazarla hayali bir tartışmanın içerisine girebilirsiniz.

Son bölüm için sadece şunu söyleyeceğim: ''İyi ki Meksika'dayız'' isimli parçayı okuyun ve hissettiğiniz duyguyu bana yazın. Bana kalırsa, Zambra'yı neden bu kadar sevdiğimizin pek de gizemli olmayan sırrı, bu parçada yatıyor. Zambra, anlattıklarıyla bize o kadar tanıdık geliyor ki sokağa çıktığımızda onunla karşılaşma ihtimalimiz olduğunu düşünmeden edemiyoruz.

Serbest Kürsü, tanımadan uzaktan sevdiğimiz Zambra'yla arkadaş olduğumuz kitap.

Bir Başka Yılın Dökümü

Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...