9 Aralık 2020 Çarşamba

Kötü Okur İyi Bir Okurla Karşılaşınca Ne Hisseder?

Başlarken Not

Merhaba, bu satırları okuyorsan kararsızlığımı sona erdirip ''Kontrol Kalemi'' başlığı taşımayan bu metni yayınlamaya kendimi ikna etmişim demektir. Aslında aklıma gelen ilk fikir, bu metni ''Hasar Kontrolü'' altında yeni bir başlıkla yazmaktı. Çünkü ilk yazdığım, birazdan okuyacağın metnin değişiklik geçirmemiş halinin Kontrol Kalemi başlığını taştığını düşündüm. Daha önce Kontrol Kalemi başlıklı bir yazı okuduysan esas amacımın okuduğum kitapları değerlendirmek olduğunu anlamışsındır. Ancak en son okuduğum ''Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir'' isimli romanın değerlendirmesini yazdığım zaman farklı bir şeyin ortaya çıktığını gördüm. Esas derdimin kitabı değerlendirmek olmadığını, okurlukla alakalı düşüncelerimi yazarken bu kitabı kullandığımı düşündüm. Belki de bu yüzden, kitaba haksızlık etmemek için yeni bir başlık düşündüm. Dediğim gibi ilk aklıma gelen Hasar Kontrolü oldu. Ama iyi bir başlık olup olmadığından emin olamadım. O halde okurlara sormalıyım diye düşündüm. Başlık konusunda fikirlerine açığım, bu konuda bana ulaşırsan sevinirim.


Okur Okurla Birlikte

Bir okur olarak, bir sonraki kitabımı seçerken en çok başvurduğum kaynak başka okurlardır. Okumaya hasbelkader başlamış olduğum için okuma rotamı bulmak, başlangıçta zordu. Çok satan kitaplarla başladım, yabancı polisiye kitaplarını bayılarak okudum, ''cool'' karakterli romanları elimden bırakamadığım zamanlar oldu. Sonra bir gün polisiye çok satanlardan sıkıldığımı fark ettim. ''Farklı'' kitaplar okuduğunu gördüğüm bir yakınımızın Murathan Mungan'ın yakında çıkacak olan kitabı ''Şairin Romanı'' için çok uzun zamandır beklemekte olduğunu anlatan Facebook gönderisinden sonra ben de kitabı merakla beklemeye başladım. Çıktığı gibi de okudum. Büyülendim. Başkalarının da büyülenmesi için kitabı önermem gerektiğini düşündüm. Belki de Facebook gönderisiyle kitabı almaya beni ikna eden yakınımıza özendim, bilmiyorum. Neticede kitabı, okuldan bir arkadaşıma ödünç verdim. Okumanın birlikte yapıldığında güzelleşeceğine inanıyordum.

Okur Okura Karşı

Yanıldığımı gördüğümü söylemeyeceğim. Sadece zamanın şartları nedeniyle tek başına okumaya alıştım. Üniversite sınavına hazırlanıyorduk, çözülmesi gereken çok sayıda test, binlerce soru vardı. Dersler vardı; dershaneler, kurslar vardı. Okumayı erteleyen arkadaşlarım oldu. Benim için okumak, daha şahsi bir eyleme dönüştü.

Bu yalnızlaşmanın pek iyi olmadığını çok geç fark ettim. Bir kere kendimi diğer okurlardan soyutladığım için kendi okuduklarıma gereğinden fazla değer verdim. Daha en başta, okuyor olmanın çok özel bir şey olduğunu, bir okur olarak diğer insanlardan farklı olduğuma ikna oldum. Benim kadar okumayan, benim okuduklarımı okumayanları eksik okurlar olarak kabul ettim. Üç sene boyunca okur kibrinden çektim. Okur kibri, bir okurun başına gelebilecek en kötü şeydir. Okurun kendini kapatmasına, hep aynı isimler, eserler üzerinden yolculuğuna devam etmesine, aslında kaybolup sürekli çemberler çizmesine neden olur. Bu sırada diğer okurlarla da karşılaşır. Onları değerlendirir, eleştirir ve küçük görür. Okurun karşısındadır; kendi okuduklarını okumadıkları, okumadan fikir sahibi olduğu kitapları okudukları için. Bir kötü/iyi okur ayrımı vardır. Elbette kendisi iyi okurdur, diğerleri ise kötü okur. Çünkü ''x okuyor, y'yi hiç okumamış''.

Kötü/İyi Okur Ayrımı Üzerine

Bu ayrım konusunda ne düşünürsünüz, bilemem. Okurluğun sınıflandırılması konusunda farklı zamanlarda farklı düşüncelerim oldu. Bir süre, iyi okurun sürekli okuyan okur olduğunu kabul ettim. Bir süre, iyi okurun nitelikli eserler okuduğunu kabul ettim. Bir ara okumaya zaman ayırmayı başarabilen herkesin iyi okur olabileceğini düşündüm. Bu aralar böyle bir ayrımın anlamsızlığı üzerine düşünüyorum. Selçuk Altun'un ''Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir'' romanını bu anlamsızlığı düşünürken okudum. İlginçtir, daha ilk bölümlerde, ayrımın anlamsız olabileceğine dair düşüncelerimi unutarak aklıma Altun'un iyi bir okur olduğu geldi. Kendisini ve baş karakterini Alberto Manguel'le bir arada hayal ettim. Kitap boyunca, iyi okur olan baş karakterimizi kıskandım. Belki hala iyi okurluğun ne olduğunu söyleyemem ama size iyi okurları gösterebilirim. Özellikle bu kitabı bitirdikten sonra, çevremde pek çok sayıda iyi okur olduğunu fark ettim.

İyi Okurun Peşinde

Kitap, ilk yarısı itibarıyla bir kitap severin hayatını anlatıyor. Bunu yaparken bir başvuru kitabı olmayı oluyor. Yalnızca yeni yazarlar açısından değil; sanatın diğer alanları için de kitap, güzel bir kaynakça ve başlangıç listesi işlevi görecektir. Baş karakterimizi okurken onun okuduklarını görüp heyecanlanacak, okumaya bu kadar vakit ayırabilmesine şaşıracak, kıskanacak ve daha fazla okumak için şevkleneceksiniz. Şanslısınız, bir sonraki kitabınızın seçerken faydalanabileceğiniz sayfalar önünüzde duruyor olacak.

Sayfalar boyunca devam eden okurluğa övgü, bir noktada baş karakterimizin anonimleşmesine yardımcı oluyor. Bu satırları yazarken, baş karakterin adını hatırlayamadığımı ancak Çela, Halis Silah, K. Ant gibi karakterlerin isimlerini kolaylıkla anımsayabildiğimi fark ettim. Belki de bunun sebebi, baş karakterimiz üzerinden iyi okurun portresini çizmek. Elbette, bir romanda olmanın sağladığı avantajlar var. Maddi konuların kolaylıkla aradan çıkarılması, belki de bunlardan -şu an içinde bulunduğumuz şartları düşündüğümüzde- en önemlisi. Gerçi bu durumun altyapısı Halis Silah karakteriyle atılıyor ancak çözümün üzerinde çok durulmaması, meseleyi farklı bir noktaya çekiyor. Elbette, yazarın amacı bir insanın kendisine nasıl iyi bir gelecek kurduğunu anlatmak değil. Çok daha farklı, iyi okurların birbirlerini bulduğu bir bulmaca kurmak. ''Dünyanın en iyi yazarını tanımak ister misin?'' gibi her okurun peşine düşeceği iyi bir soruyla, ilgi çekici bir yan karakter ve onun hikayesiyle kitabın ikinci yarısı, merak öğesini de yanına alarak sizi kitabın sonuna taşıyor. Görece az sayıda sayfada elinize çözülmüş bir gizem bırakması, yazarın bir başarısı. Üstelik bunu yapmasına aslında hiç gerek yok. Gerçekten de karakterimizin gizemle karşılaştığı sayfaları okuyunca şaşırdım. Bunun beklemiyor olmamın yanı sıra, bir bölüm önce karşılaştığımız ilginç kiracılık halinin, yalnızca edebi bir hoşluk olarak düşünülmemiş olması da şaşırmamda etkiliydi. Yazar, karakterini bir oyunun içine almadan, beni oyuna dahil etmeyi başarmıştı.

Sürprizi bozmayacağım, dünyanın en iyi yazarını size söylemeyeceğim. Dünyanın en iyi okurunun kim olduğunu düşünmenizi de istemeyeceğim. Önce kitabı okumanızı, ardından da etrafınızdaki iyi okurları düşünmenizi isteyeceğim. Ben kendi iyi okurlarımı kıskanıyorum. Ancak oralarda olduklarını bilmek kendimi iyi hissettiriyor.

6 Aralık 2020 Pazar

Kontrol Kalemi XVII: Avunamayanlar - Kazuo Ishiguro




Kitap Editörü: Begüm Kovulmaz
Düzelti: Filiz Özkan
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/Ekim 2009
Çevirmen: Roza Hakmen
Sayfa Sayısı: 540


Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Avunamayanlar isimli romanda arıyoruz.


Alıntıyı anımsarsınız: ''Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.'' İşte Avunamayanlar da baş karakterimiz Mr. Ryder'ın bilmediğimiz bir Avrupa şehrine varmasıyla başlıyor. Gelişi biraz gecikmiş, onun için hazırlanan karşılama komitesi dağılmış olsa da Mr. Ryder'ın uzun süredir beklenen ''önemli bir yabancı'' olduğunu anlıyoruz. Roman, ilgi çekici bir başlangıçla hikayesinin içine hızlıca dahil ediyor bizi. Mr. Ryder'ın şehre önemli bir konser için geldiğini, kendisinin şehirde çok sayıda hayranının olduğunu öğrenince ister istemez sayfaları daha hızlı çevirmek istiyoruz. Henüz daha ilk sayfalardan hikayenin bize vaat ettiği çok fazla şey olduğunu düşünüyoruz.

Ta ki Gustav'ın asansördeki ilk monologuna kadar. Gerçi evet, Gustav'ın monologunu okuduğum anda, kitabın devamında buna benzer pek çok monologla karşılaşacağımı tahmin etmemiştim. Gayet doğal bir sahne canlanmıştı önümde. Otele gelen önemli müşteriyle muhabbet etmek için çabalayan geveze bir çalışan ve nezaket sınırları dahilinde sohbetin sünmesine müsaade eden konuk sahnesi, kitabın başı için fena da bir sahne değil. Ancak ilerleyen sayfalarla birlikte, Mr. Ryder'ın maruz kaldığı bütün o monologların ardından yoruldum. Çok kısaca özetlersem, şehre gerçekten önemli bir etkinlikte piyano çalmak için bulunan Mr. Ryder, şehir sakinleri ile sonu gelmez, boğucu, tedirgin edici ve yer yer anlaşılmaz maceralar yaşıyor. Lafın gelişi macera dediğime bakmayın, kimi zaman gerçekten ne olduğunu anlamakta zorlanıyorsunuz. Elbette yazarın bir tercihi bu. Kitaba hakim olan sisi oldukça iyi yaratmış. Ki daha önce Ishiguro okuduysanız, onun bu tarz sisler yaratmakta ne kadar başarılı olduğuna da aşinasınızdır. Ancak bu sefer farklı. Gömülü Dev ya da Beni Asla Bırakma'da var olan sislerin dağıldığı bir ferahlık noktasına er ya da geç varıyordunuz. Avunamayanlar ise bu noktada yolunu dolambaçlı yöne kırmaktan çekinmiyor. Siste devam etmenizi, bunalmanızı, yer yer kitabı okumaya ara vermenizi istiyor. Çünkü yoruluyorsunuz. Mr. Ryder'ın şehirdeki günleri boyunca devam eden dinlenememe problemine ortak oluyorsunuz. Meraklı bir okur olarak içinizdeki merak duygusunu kaşıyan bu romana devam etmeye can atıyorsunuz. Ama önünüzdeki sayfalarda birtakım olaylar gerçekleşiyor ve anlam veremiyorsunuz. Boris, gerçekten Mr. Ryder'ın oğlu mu? Sophie ile Ryder'ın arasında ne var? Bu mutsuz aile portresi gerçek mi? Yoksa bellek ile şimdi arasında geçişlere sahip güvensiz bir anlatıcıya mı sahibiz?

Belki bu noktada durmak gerekir. Çünkü cevaptan emin olamıyorum. Özellikle iki farklı karakter üzerinden baktığımız zaman, tam olarak ne düşünmemiz gerektiğinin açık olmadığını söyleyebilirim. Bu iki karakterden ilki Stephan. Otel müdürü olan babası ile annesini gururlandırmak isteyen, onlara piyano çalmada yetenekli olduğunu göstermek isteyen Stephan'ın bir noktada Mr. Ryder ile ortak bir bağının olduğunu öğreniyoruz. Bu öğrenme, tam da Ishiguro'nun diğer kitaplarındaki sisi dağıtma tarzına benzer bir şekilde karşımıza çıkıyor: Laf arasında, iki karakter arasındaki olağan bir sohbette çok önemli bir şey, hiç önem taşımıyormuşcasına söyleniyor. Böyle bir durumda ister istemez, Stephan'ın Mr. Ryder'ın gençliği olabileceği düşüncesine kapılıyorum. Kabul edilme arzusunu taşıyan bu iki karakter, Stephan'ın kitabın sonundaki kararıyla birbirlerine daha da benziyorlar. 

Bununla beraber bahsettiğim ikinci karaktere bakarsak ortalığın ne yazık ki aydınlanmadığını fark ediyoruz: Gustav. Otelde, taşıyıcı olarak taşıyan Gustav, Boris'in büyükbabası ve Sophie'nin babası. Kitap boyunca mutsuz bir aile tablosu içinde gördüğümüz Ryder, Sophie ve Boris üçlüsünün üçüyle de farklı yakınlıkta ilişkilere sahip. Üç karakteri de çok sevdiğini gördüğümüz Gustav'ın Boris'le son derece yakın olduğunu görüyoruz. Kızı Sophie ile ise yıllardır devam eden bir konuşmama durumunu sürdürüyor. Kırgınlık, küslük, kavga olmadan sadece doğrudan iletişimi kesen bu ikili, halinden son derece memnun görünüyor. Gustav, ilişkinin bu şekilde ilerlemesi gerektiğinden son derece eminle. Bununla birlikte Ryder ile olan ilişkisine baktığımızda ona saygı duyduğunu, saygıdan da öte sevdiğini görebiliyoruz. Üstelik Ryder da Gustav'ı seviyor görünüyor. Gustav'ın Ryder ve Sophie arasındaki ''şeyi'' bilip bilmediğini öğrenemiyoruz. Buna rağmen aralarındaki iletişim, Ryder'ın şehirdeki diğer herkesle kurduğu ilişkiden farklı.

Kitabın ilişkiler denkleminde Gustav'ın önemi ise -bence- biraz daha farklı. Ryder, Sophie ve Boris ile olan ilişkisinde Gustav'ın tam zıddı bir portre çiziyor. Sophie ile konuşuyor ama ona sinirlenmekten, bağırmaktan kendini alamıyor. Gustav'ın kendini pek düşünmeyen karakterine karşılık Ryder, Sophie karşısında bencil davranmaya son derece yatkın. Öbür taraftan Boris ile olan ilişkisi de sıkıntılı. Gustav ile Sophie arasındaki konuşmama durumunun daha toksik bir hali Ryder ile Boris arasında yaşanıyor. Üstelik bunun sorumlusu Ryder gibi görünüyor. Bu noktada Gustav ile Ryder'ın iki zıt karakter olduğunu söylemek mümkün. Böyle olunca da Boris'in Ryder'ın çocukluğu olabileceği düşüncesine pek sıcak bakamıyorum. Gerek Ryder ile Sophie arasındaki ilişkinin karmaşıklığı, gerek Ryder'ın ilkokul anılarının farklılığı bu düşünceyi uzak kılıyor.

Bunları neden anlatıyorum? Çünkü emin olamıyorum. Avunamayanlar, son zamanlarda okuduğum, hakkında karar vermekte en çok zorlandığım kitap oldu. Bir artı/eksi listesi yaptığımda iki tarafın da birbirine ağır gelebilecek yanları olduğunu kabul etmem gerekiyor. Gerçekten de yan karakterlerin zengin hikayesi, detaylara verilen önem, esrarı saklıyor oluşu, kitabın gözümdeki değerini artırıyor. Öbür taraftan kitabın, benim için zor okunan bir kitap olduğu gerçeğini de göz ardı edemiyorum. 30-40 sayfadan sonra dinlenme, biraz nefes alma ihtiyacı hissettim. Karakterler arasındaki iletişim kopukluğu, boğucu atmosfer ve çok keskin geçişler kimi zaman yorabiliyor. Bitirip üzerine düşündüğüm bir günün ardından ağzımda tuhaf bir tadın kaldığını söyleyebilirim. Daha önce bilmediğim bu tadı sevip sevmediğimden emin değilim. Belki de avuntu aradığım için yaşadığım deneyimi garipsiyorum, kim bilir...

Avunamama Puanı: 5/5

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Kontrol Kalemi XVI: Mesafenin Şiddeti - Yalçın Tosun

 



Mesafenin Şiddeti - Yalçın Tosun (Yapı Kredi Yayınları)

Kitap Editörü: Murat Yalçın
Düzelti: Filiz Özkan
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/Temmuz 2020
Sayfa Sayısı: 113

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Mesafenin Şiddeti isimli öykü kitabında arıyoruz.

İlk (ve en beğendiğim kitap isimlerinden birine sahip olan) kitabı ''Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'' ile kendisini tanıdığım ve ardından sıkı bir takipçisi olduğum Yalçın Tosun'dan özür dileyerek başlamak istiyorum. Çünkü beş yıllık aradan sonra Mesafenin Şiddeti'nin çıkacağını öğrenerek heyecanlanmış olmama rağmen böylesi güzel bir haberi çok çabuk unuttum. Çok sıradan bir günde, uzun zamandır yapmadığım kitap satış sitesi gezimi gerçekleştirmeseydim, muhtemelen uzun bir süre boyunca da bu unutkanlığım sürecekti. Kitabı gördüm, sipariş etmekte tereddüt etmedim ve geldiği gün okumaya başladım. Kötü bir okur olduğum ve geç okuduğum için özür dileyerek kontrol kalemimi elime alıyorum.

Daha önce değerlendirmelerimde pek dikkate almadığım bir hususla başlıyorum: Kapak. Yalçın Tosun'un şimdiye kadar çıkan kitaplarının kapakları hep güzeldi. Güzelliklerinin yanı sıra bana, öyküleri de tamamladıklarını hissettirirdi. Özellikle Dokunma Dersleri ve Bir Nedene Sunuldum'un kapakları, zaman zaman kitaplığınızdan çekip uzun uzun bakacağınız, göz dolduran kapaklardı. Ne yazık ki Mesafenin Şiddeti, böyle bir kapağa sahip değil. İsmine yakışır bir şekilde sizinle hikayeler arasına bir mesafe koyuyor. Elbette kapaklar beni, özellikle merak ettiğim kitapları okumaktan alıkoymaz. Ancak önceki çalışmaları düşününce standardın korunması iyi olabilirdi. Çünkü yazar, yazdığı hikayelerle kendi standardını oluşturmuş ve bunu korumayı bu kitabında da sürdüren bir isim. Son dönem öykücülüğümüzde kendine has bir yeri olan Yalçın Tosun'un kitaplarının kapaklarının da bu kendine haslığı sürdürmesi gerektiği kanaatindeyim.

Peki nedir Yalçın Tosun'un öykücülüğümüzdeki yerini özel kılan? Bana kalırsa bunu satır aralarında görmek mümkün. Yazdığı öyküleri gizlemeyi, öykünün vurucu noktalarını sessizliğe ve satır aralarına saklamayı başaran bir isim Yalçın Tosun. Bu durum, anlatısına da özen göstermesini gerektiriyor ki karşımızda fazladan bir kelime bile barındırmayan hikayeler görüyoruz. Hatta kimi zaman anlatmak istediği durumları, hissettirmek istediği duyguları olması gerekenden daha az kelimeyle, kelimelerden artan boşluğa sessizliği hikayelerinin başat bir ögesi olarak yerleştirerek kullanıyor. Mesafenin Şiddeti'nde de çok iyi yazdığı bu tarzı kullandığı hikayeler var. Örneğin ''Beden'' ve ''Uvertür Şarkıcı'' isimli hikayeler, benim Yalçın Tosun'un çok sevdiğim tarzıyla yazılmış hikayeler. Ancak bu kitapta fazlası var, yeni bir paragrafa geçmemi gerektiren bir yenilik var.

Mesafenin Şiddeti'nin ilk üç hikayesi (Makaslar, Çok Mutsuz Ama Çok Neşeliydik, Primadonnanın Ölümü) Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'in son hikayesi ''Unutmabeni Çiçekleri''nde gördüğümüz bir anlatım tekniğine sahip. Esasında şöyle demek gerekir sanıyorum, Unutmabeni Çiçekleri'nde kullanılan tarz, geliştirilerek parçalar halinde bu üç öyküde kullanılmış. İlk iki öyküde birbirine bağlanan iki anlatıyı okuyoruz. Makaslar'ın taşıdığı gerilim, kısa kısa cümlelere bölünmüş iki anlatının üzerinde yükseliyor ve finale kadar başarıyla ilerliyor. Aynı şekilde Çok Mutsuz Ama Çok Neşeliydik de yan yana yollarda ilerleyen iki anlatının buluşmasıyla tamamlanıyor. Primadonnanın Ölümü ise Unutmabeni Çiçekleri'nin çok anlatıcılı yapısını kullanan iyi bir hikaye. Kitabın bu üç hikayeyle açılması, ilk başta tuhaf geliyor. Alışılagelmedik bir Yalçın Tosun okuduğumuzu hissettiriyor, ancak yazarın ilk kitabındaki bir hikayesinde kullandığı tarzının üstüne koyarak Makaslar gibi kuvvetli bir hikayeyle açılışı yapması insanı mest ediyor. İlk başta şaşırmış olsam da ''Bütün Hikâyeler Kırık'' isimli hikayeye geldiğimde bana tanıdık gelmeyen ilk sayfaların habercisiyle karşılaştığımı fark ediyorum. Üstelik daha önce de karşılaşmıştım. Yazar, Notos'un 74. sayısında yer alan bu hikayesinde ilk iki öykünün yapısına benzer bir yapıyı henüz bu kitaptan çok önce, 2019'da okurlarına sunmuş. Üstelik o zaman da ilk başta şaşırmış, ardından hikayeyi çok sevmiştim. Aradan geçen zamanda hafızamın azizliğine uğramak beni biraz üzse de eski bir dostla karşılaşmış olmaktan dolayı minnettarım. Hikayenin tek bir damardan ilerlemediği bu tarz, yazara pek çok imkan sunuyor. O da bu imkanları öylesine iyi kullanıyor ki hikayelerin yoğunluğu artıyor. Her sonda durup biraz düşünmek, hikayeyi sindirmek için beklemeniz gerekiyor.

Farklı anlatıma sahip olan hikayelerin dışındakiler alıştığımız ve çok sevdiğimiz Yalçın Tosun hikayelerinin başarılı örneklerinden. Sessizliğin, dile getirilemeyenlerin baş rolde olduğu, bazen yalnızca bir cümlesiyle sizi yakalayan hikayeler. Aradan geçen beş uzuuuun yılın ardından insanı doyuran, ancak daha fazlasını istemesine neden olan hikayeler. Okuru teselli ediyor mu, emin değilim. Çünkü kitaptan geriye, Yalçın Tosun'un daha önceki kitaplarında da olduğu üzere, bir sızı kalıyor.

Teselli Puanı: .../...

18 Mart 2020 Çarşamba

Kontrol Kalemi Özel Bölüm: Serbest Kürsü - Alejandro Zambra

serbest kürsü alejandro zambra ile ilgili görsel sonucu

Serbest Kürsü - Alejandro Zambra (Notos Kitap)

Editör: M. Tila Sadık
Kapak Tasarımı: Tane Mavitan
Çeviren: Seda Ersavcı
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/2019
Sayfa Sayısı: 147

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimizden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. Bu arayışımızda bugün çok özel bir konuğumuz var. Başlıktan da anladığınız üzere Alejandro Zambra'nın Serbest Kürsü isimli kitabına göz atacağız.

Yazıya başlamadan önce -biraz da bloga tekrar ısınabilmek için- eski yazılara göz attım. 03.02.2020 tarihli ''Yakında I'' başlıklı yazıda gelmeyen kargomdan şikayet edip beklediğim kitaplar hakkında bir ön değerlendirmede (bunu kitaplar hakkındaki temennilerim şeklinde okumak da mümkün) bulunmuşum. Yazıyı, Serbest Kürsü'yü dört gözle beklediğimi ve öncelikle onu okuyacağımı söyleyerek bitirmişim. Yazıda verdiğim kimi sözleri tutmamış olsam da (ö-höm) gerçekten de kargoyu aldığım gibi Serbest Kürsü'ye başladım. O yazıda, bu yazının ana fikrini vermiş olsam da burada bir kere daha yinelemekte fayda görüyorum; çünkü bir kez daha ikna oldum:

Alejandro Zambra tarafından yazılmış her şeyi okurum. (Bu yazıyla birlikte bu cümleye şu cümleyi ekleyebiliriz: ''Alejandro Zambra'yı herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.''

''Serbest Kürsü'' yazarın okuruna yüzünü döndüğü bir kitap. Bu durum, aslında Zambra'nın eserlerinin bir çoğu için söylenebilir. Özellikle ''Eve Dönmenin Yolları'' ve ''Belgelerim''de karşılaştığımız, bizi yazarla baş başa kalmışız ya da yazar, iki dakikalığına bir yere gitmiş de masada bıraktığı günlüğünü okumaktan kendimizi alamamışız gibi bir durumun içine sokan bir durum bu. Bir günlüğün şahsiliğini, anlattığı gündelik olayların sıradanlığını, o doğal akışını ve aslında bir okur için yazılmamış olmasını düşündüğümüzde Zambra'nın eserlerinin de benzer tınıda, samimi bir tınıda olduğunu görürüz. Bu samimiyet, biraz üstü kapalı (belki soğuk demeliyim) olsa da Zambra'yı okuduktan sonra sanki uzun süredir görüşmediğimiz bir arkadaşımızın dertlerini dinlemiş gibi hissetmemizin sebebini açıklayabilir.

''Serbest Kürsü'' ise bu noktada yazarın diğer kitaplarından ayrılıyor. Çünkü burada yazar, kitabın ilk bölümünde doğrudan okuruna seslenirken diğer iki bölümde okurunu önce çalışma odasına, ardından da yaşantısına davet ediyor. İlk bölümde yazarın çeşitli üniversitelerde yaptığı konuşmaları okuyoruz. Zambra, aynı Zambra. Sadece yazmıyor, bu sefer konuşuyor. Bizim bu konuşmayı okuyor olmamız her şeyi başa döndürse de yazılarındaki samimiyetin konuşmalarında da olduğunu fark etmek zor değil. Sıkı bir okur olan yazarı, sevdiği kitaplar hakkında konuşurken dinlemek/okumak, benim için büyük bir keyif olduğundan daha önce isimlerini hiç duymadığım ve belki hiçbir zaman okuyamayacağım kitapların bahsi geçtikçe mutlu oldum.

Daha büyük ölçekte, edebiyat üzerine düşüncelerini paylaştığı satırlar ise okurların da üzerine düşünebileceği soruları ortaya atıyor. Örneğin, ''Romanlar, onları bilgisayarda yazmaya başladığımızda değişti mi?'' Soruyu okurluk kurumu açısından değiştirelim: ''Romanlar, onları elektronik okuyucularda okumaya başladığımızda değişti mi?''

İkinci bölüm, yazarın bitiremediği, beğenmediği ya da bir sebeple yarım bıraktığı öykülerini içeriyor. İlk bölümde ne düşündüğünü söylediği öyküleri yazarın bu eleştirileri ışığında okumak, okur için farklı bir deneyim olacaktır. Özellikle Aşktan Sonraki Aşk öyküsünü, kitabı alır almaz okumanızı, ardından kitabı tekrar okumaya başlamanızı tavsiye ederim. Böylelikle, belki de yazarla hayali bir tartışmanın içerisine girebilirsiniz.

Son bölüm için sadece şunu söyleyeceğim: ''İyi ki Meksika'dayız'' isimli parçayı okuyun ve hissettiğiniz duyguyu bana yazın. Bana kalırsa, Zambra'yı neden bu kadar sevdiğimizin pek de gizemli olmayan sırrı, bu parçada yatıyor. Zambra, anlattıklarıyla bize o kadar tanıdık geliyor ki sokağa çıktığımızda onunla karşılaşma ihtimalimiz olduğunu düşünmeden edemiyoruz.

Serbest Kürsü, tanımadan uzaktan sevdiğimiz Zambra'yla arkadaş olduğumuz kitap.

3 Şubat 2020 Pazartesi

Yakında I


Gerek alışkanlıktan gerek hızlı olduklarına dair taşıdığım inançtan dolayı çoğunlukla tek bir siteden kitap sipariş ediyorum. Son siparişime kadar oldukça hızlı olan bu site (pazartesi günü sipariş ettiğim kitaplar, cuma günü elime geçmişti), son siparişimde beklenmedik bir şekilde bir esrar perdesinin arkasına gizlenmeyi tercih ederek hafızamla oyun oynamaya karar verdi. 16 Ocak Perşembe günü verdiğim sipariş, bu satırların yazıldığı 3 Şubat Pazartesi günü hala elime ulaşmış değildi. 

Hayır, amacım kesinlikle şikayet etmek değil. Gereken şikayeti, şikayet etmem gereken yerlere, gereken şekilde ama gereğinden biraz fazla sayıda dile getirdim. Sorun şu ki aradan geçen sürede, hem yoğunluk, hem unutkanlık, hem de araya giren kitaplar sebebiyle hangi kitabı, neden sipariş ettiğimi unuttum. Evet, hepsini okumak için sipariş ettim. İlginçtir, hepsini yakın zamanda okumak için sipariş ettim. Ancak aradan geçen süre siparişimi (ve elbette zihnimi) bulanıklaştırdı. Bu yüzden yapmak istediğim, sipariş listemi sizlerle paylaşarak hangi kitabı, neden sipariş etmiş olabileceğimin izini sürmek. Hazırsanız, başlayalım.


16.01.2020 Tarihli Kitap Siparişi (Siparişin Adına ''Gelmeyen'' Diyebiliriz)

1. Görme Biçimleri - John Berger
2. Enformasyon Bombası - Paul Virilio
3. Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar - Richard Kearney
4. Kan Revan İçinde - Roy Porter 
5. İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları - Louis Althusser
6. Mimesis: Batı Edebiyatında Gerçekliğin Tasviri - Erich Auerbach
7. Çelik Fırtınalarında - Ernst Jünger
8. Serbest Kürsü - Alejandro Zambra

Liste bu şekilde. İlk bakışta benzerlik yakalayabildiğim birkaç nokta var. Birincisi bu bir tatil listesi olarak düşünülebilir. Çalışma alanım dışında, daha çok ilgi alanlarıma yönelik kitaplar siparişi ele geçirmiş. İkinci olarak kitapların arasında tematik bir yakınlıktan pek söz edemeyiz ki bu, ilk durumla alakalı. Belli ki kısa bir tatil dönemine gireceğimi düşünerek bunu değerlendirmek istemişim. Pek bir kaybım olduğunu söyleyemem. Ne ben tatile girebildim, ne de kitaplar geldi. 

Liste, bir bütün olarak bana pek az şey çağrıştırıyor. Onları da yukarıda söyledim. Tek tek kitaplara bakmak, kitap kapaklarını görüp hafızamda uyandıracağı birtakım izlerin peşinden gitmek istiyorum. Bu seriye devam edebilirim. Ancak bunun için her siparişimin gecikmesi gerekir ki bunu hiç istemem. Son tahlilde bu yazı serisine devam etmeyi de gönülden istiyor değilim. Ancak geleceğin neler getireceğini bilemeyiz. (Merak edenler için kitabı inceleyebilecekleri linkleri koyuyorum.):

1. Görme Biçimleri - John Berger


Sipariş Hakkında Emin Olduğum Noktalar
1. Bir tavsiye değildi.
2. Daha önce John Berger okumadım.
3. Kitabın ismi ya da kapağı, onu tercih etmemde etkili değil.

Sipariş Hakkında Emin Olmadığım Noktalar
1. Celil Sadık'ın Uygarlığın Ayak İzleri kitabını yakın zamanda okumuş olmamın bu kitabı sipariş etmemde etkili olup olmadığından emin değilim.
2. Kitabı birkaç yerde duymuş olmamın bu kitabı sipariş etmemde etkili olup olmadığından emin değilim.
3. John Berger'i birkaç yerde duymuş olmamın bu kitabı sipariş etmemde etkili olup olmadığından emin değilim.

Listedeki kitaplar arasında ilginç bir yerde duran ikinci kitap (ilkine birazdan geleceğiz). Satırları yazarken üzerinde biraz daha düşündüm ama kitabı neden sipariş etmiş olabileceğime dair hiçbir fikrim yok.

2. Enformasyon Bombası - Paul Virilio


Sipariş Hakkında Emin Olduğum Noktalar
1. Metis Yayınları'ndan çıkmış olması kararımı etkilemiştir.
2. Kitabı Althusser'in kitabını okuduktan sonra okumak üzere sipariş ettim.
3. Kapağı biraz canımı sıktı.

Sipariş Hakkında Emin Olmadığım Noktalar
1. Althusser okumadan bu kitabı kendimden bu kadar emin bir şekilde sipariş edecek özgüvene sahip olduğumdan emin değilim.
2. Birinci maddeye devam olarak kitabın fiyatından emin değilim. Eğer çok uygun gördüysem bu kararımı etkilemiştir.
3. Kitaptan tam olarak ne beklediğimden emin değilim. 

Notlarımı kontrol ediyorum, alınacaklar listesinde adı geçmiyor. Son okuduğum kitapları kurcalıyorum, bu kitaba bir atıf göremiyorum. Kaynakçalarında ismi geçmiyor. Şüphelenebileceğim hiçbir isim aklıma gelmiyor. Kitabı sipariş etmemde en önemli etkenin, kitabın indirime girmesi ve çok cüzi bir miktara geliyor olması gerektiğini düşünmekten başka çarem yok.

3. Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar - Richard Kearney


Sipariş Hakkında Emin Olduğum Noktalar
1. Çalışma alanımla ilgili olması onu sipariş etmemde önemli bir nokta.
2. Kitabın kapağının güzelliği, birinci maddenin önüne geçiyor.
3. Kitabın adında gizli bir oyun var.

Sipariş Hakkında Emin Olmadığım Noktalar
1. Sipariş verdiğim siteden şüphe etmeye başlıyorum. Çünkü bu kitap da Metis'in çıkardığı kitaplardan biri.

Kontrol ettiğimde şüphem ortadan kalkıyor. Bu kitabı görmek, heyecanlanmama yol açtığına göre sipariş kararımda da bu heyecan etkili olmuş. 

4. Kan Revan İçinde - Roy Porter


Sipariş Hakkında Emin Olduğum Noktalar
1. Metis'i seviyorum.
2. Tarih okumayı seviyorum.

Sipariş Hakkında Emin Olmadığım Noktalar
1. Tıbba karşı ne zaman ilgi duymaya başladığımdan emin değilim. Tıp öğrencileri, ders çalışma azimleri nedeniyle her zaman ilgimi çekmiştir ama çalıştıkları alana dair ilgim ve bilgim son derece az.
2. Belki de tıp öğrencilerinin çalışma azimlerine olan ilgim, merakımı tetikledi. En azından bir başlangıç kitabı aradım. 
3. Kitabın adı, bu arayışımda etkili olmuş olabilir.

Bir gün kitaplarıma kavuşursam okuyacağım ikinci kitap olacak. Birincisine birazdan geliyoruz.

5. İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları - Louis Althusser


Sipariş Hakkında Emin Olduğum Noktalar
1. Bunca zaman okumamış olmam ayıp.
2. Bunca zaman okumamış olmam çok büyük bir ayıp.
3. Bunca zaman okumamış olmam bahsini kapatmak istiyorum.

Sipariş Hakkında Emin Olmadığım Noktalar
1. Bu kitaba atıf yapan pek çok çalışma okuduğumdan kitabı okumamış olmamın mazur görülebileceğinden emin değilim.
2. Kitabı okumayı bunca zamandır ertelememin gerçek ve kabul edilebilir bir sebebi olduğundan emin değilim.

Sipariş verdiğim zamanda söylediğim şeyi hatırlıyor gibiyim: ''Artık zamanı geldi.'' Genellikle bu cümleyi, bir şeyin zamanının zaten geçmiş olduğunu fark etmeden kurarım.

6. Mimesis: Batı Edebiyatında Gerçekliğin Tasviri - Erich Auerbach


Sipariş Hakkında Emin Olduğum Noktalar
1. Sipariş edilen diğer kitaplarla düşünüldüğünde bu kitabı en son okuyacağımdan eminim.
2. Kitabın bana ağır geleceğinden korktuğumdan eminim. 
3. Kitabın Türkçe'de yayımlanıyor olmasının getirdiği heyecana şahit olduğumu ve kitabı merak etmeye başladığımı hatırlıyorum.

Sipariş Hakkında Emin Olmadığım Noktalar
1. Arka kapakta adı geçen eserlerin bir kısmını okumamış olmamın beni ne kadar zorlayacağından emin değilim.
2. Kitabı anlamak için sarf edeceğim çabanın yoğunluğundan emin değilim.

Bu kitabı büyük bir özgüvenle sipariş ettiğime karar verdim. Deli cesareti de diyebiliriz sanırım. Hatta belki de durumumu özetleyecek en iyi tasvir budur: Deli cesareti.

7. Çelik Fırtınalarında - Ernst Jünger


Sipariş Hakkında Emin Olduğum Noktalar
1. Cam Arılar'ı, bir bölümü dışında beğenmediğim için bu kitabı sipariş ederken duraksadığımı, bu nedenle siparişe açıldığı ilk an sipariş edemediğimi hatırlıyorum.
2. Savaş anlatılarını sevdiğim, bu kitap hakkında da birkaç kişiden dikkate değer övgüler gördüğüm için ikna olduğumdan eminim.
3. Jaguar Kitap'ı seviyorum.

Sipariş Hakkında Emin Olmadığım Noktalar
1. Her okurun yıldızının barışmadığı bir yazar vardır: Benim için bu ismin Ernst Jünger olmasından korkuyorum.
2. Savaş anlatılarına doyup doymadığımdan emin değilim. Böylesi bir durum kitabın dışındaki bir nedenden ötürü ona gereken değeri vermemi engelleyebilir. Bu durum canımı sıkıyor.
3. Genelde sipariş listemde yalnızca bir kurmaca esere yer verirken bu kitabın da listeye girmiş olması, kitaba güvendiğim anlamına mı gelir?

Kitabı okumadan kitap hakkında inceleme yazmaya karar verdim. (Elbette, bu bir söz değil. Kendimi bağlamıyorum.)

8. Serbest Kürsü - Alejandro Zambra 


Sipariş Hakkında Emin Olduğum Noktalar
1. Alejandro Zambra tarafından yazılmış her şeyi okurum.
2. Alejandro Zambra tarafından yazılmış her şeyi okurum.
3. Alejandro Zambra tarafından yazılmış her şeyi okurum.
4. Alejandro Zambra tarafından yazılmış her şeyi okurum.
5. ...
6. ...

Listenin dört gözle beklediğim, elime geçtiği gibi okumaya başlayacağım yegane kitabı. Elbette geç kavuşmamızın sorumlusu olarak kendisinden özür dileyeceğim. Bu arada ciddiyim, Alejandro Zambra tarafından yazılmış her şeyi okurum.

11 Ocak 2020 Cumartesi

Kontrol Kalemi XV: Kaptan Kanca'nın Bir Macerası ve Öbür Yeni Öyküler - Faruk Duman



Kaptan Kanca'nın Bir Macerası ve Öbür Yeni Öyküler - Faruk Duman (Yapı Kredi Yayınları)

Kitap Editörü: Murat Yalçın
Düzelti: Korkut Tankuter
Kapak Tasarımı: Nahide Dikel
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/Ekim 2019
Sayfa Sayısı: 158

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, Kaptan Kanca'nın Bir Macerası ve Öbür Yeni Öyküler isimli öykü kitabında arıyoruz.

İnternetten kitap sipariş ederken uymaya çalıştığım bir kuralım var. Çoğunlukla kurgu dışı kitapları sipariş etsem de her seferinde en az bir öykü kitabını sepetime ekliyorum. Yeni yıldan önceki son alışverişimde, sepetimde yer alan kitap ise Faruk Duman'ın son kitabı Kaptan Kanca'nın Bir Macerası ve Öbür Yeni Öyküler'iydi.

İki bölüm ve on sekiz hikayeden oluşan kitap, ''Kaptan Kanca'nın Bir Macerası'' isimli hikayeyle açılıyor. Bu bölümde yer alan ''Horla'', ''Gömü'', ''Çıvgın'' hikayeleri ikinci bölümdeki hikayelerden gerek uzunlukları gerek de tema benzerlikleriyle ayrılıyor. Bu dört öykü, kitabın büyük bir kısmını oluşturacak uzunlukta. Buna ek olarak (Çıvgın'ın gevşek bağı haricinde) öyküleri birbirleriyle düşünmek mümkün. Deniz anlatısı ve Julia  karakteri, ilk bölümdeki dört öykünün üçünde yer alıyorlar. Anlatıcımızın deniz ve Julia'yla aralarındaki ilişki, ilk üç öyküdeki tema benzerliğini zenginleştiriyor. 1970-80'ler ve darbe sonrasında yaşananları, düzenli olarak farklı yerlere sürülen ve her daim polis tarafından izlenen bir memur ailesi ekseninde okuduğumuz öyküler, dönemin karanlığını tasavvur etmede oldukça başarılı. Yazar, yaşanmış hikayelerin ağırlığını, insanların maruz kaldığı şiddetin, gözetlenmenin saçmalığını sözünü sakınmadan anlatıyor. Deniz anlatısı ve Julia'nın anlatıcımızla olan ilişkisinin öykülerde yer verilmesi de bu noktada önemli. Siyasi damarı bulunan bu hikayelere, Kaptan Kanca izleğinde gerçek dışı bir yan eklenmesi öykülerdeki kasveti bir nebze dağıtıyor. Ancak burada bir nokta var. Okuma zevkini zedelememek adına detay veremeyeceğim ancak Kaptan Kanca'nın anlatıcımızla olan bağı, anlatıcının ailesiyle yaşadığı (maruz kaldığı) olaylardan kendince bir kaçış yolu bulmaya çalıştığını gösteriyor. Bu bağlamda, ilk bölümdeki dört öykünün üçünde yer alan deniz, denizcilik, Julia'nın Yeri anlatılarının önemlerinin, yalnızca gerçek dışılıklarıyla sınırlı olmadığını, öykülerin ortak temasını zenginleştiren önemli yan anlatıları olduğunu ortaya koyuyor. 

İlk bölümün son öyküsü ''Çıvgın'' ise ilk bölümle ikinci bölüm arasındaki öyküler arasındaki bağı sağlıyor. Tema olarak ilk bölümün öyküleriyle benzerlik taşıyan Çıvgın, ikinci bölümün doğaya dönük hikayeleriyle de örtüşüyor. İkinci bölümdeki hikayeler kısa, kimileri yalnızca birer sayfa. Buna ek olarak merak duygusunu kaşıyan, sessizliği, anlatılamayanı ve bunların cazibesini okura aktarmayı kolaylıkla başaran öyküler okuyoruz. ''Başlangıç'' ve ''Yılan'' isimli öyküler, bunun en iyi örnekleri. Her iki öyküde meraktan beslenip anlatmak yerine sessiz kalma tercihiyle bitiyor. Her ne kadar ilk bölümdeki ''Horla'' adlı öykünün, bu merak ve bilinmeyeni diğer iki hikayeden daha iyi kullandığını düşünsem de ''Başlangıç'' ve ''Yılan'' öykülerinin çok daha az sayfada okurun ilgisini cazip tutmaları takdire değer. 

Dümenimizi öykülerden dile kırdığımızda, yazarın kendine has bir dil kullandığını görüyoruz. Cümleleri bir anda kesen nokta, okuru anlatıcının zihnine ulaştırıyor. Anlatı, bu noktalama oyunuyla hız kazanırken kısa ve uzun cümlelerin yerleşimiyle tempo ustaca ayarlanıyor. Bu tercih, anlatıcıdan dinlediğimiz öykülerin tempo sıkıntısı yaşamasının önüne geçtiği gibi anlatıcımızın gençliğini cümlelerinden hissedebilmemize yardımcı oluyor. Kimi zaman, heyecanla anlatan anlatıcıyı gözünüzün önüne getirebiliyorsunuz.

''Kaptan Kanca'nın Bir Macerası ve Öbür Yeni Öyküler'' farklı teması ve yazarının dili kullanışıyla günümüz örneklerinden ayrılıyor. ''Horla'', ''Çıvgın'' ''Evimizin Çevresinde Çakallar Dolaşıyor'' öyküleri ise özellikle birer adım öne çıkan ve okunması gereken öyküler.

Teselli Puanı: 5/5

27 Aralık 2019 Cuma

İki Alıntı

Bir süredir ''öteki'' ve ötekiyle iletişim üzerine düşünüyorum, okuyorum.
Ötekinin yaratımı ve öteki üzerinden insanın kendine bir konum belirlemesi, kimliğini öteki üzerinden oluşturması konuları, konuya hangi açıdan yaklaşırsanız yaklaşın, ilgi çekici.


Her şey, İspanyol Altın Çağı ile alakalı okumamla başladı. Kaderin bir cilvesi olarak yakın zamanlarda Stanislaw Lem'in Solaris'ini de okuyordum. Bugünkü alıntılar, eşzamanlı iki okumanın sonuçları. Konu üzerinde düşünmeye başlamak için iyi bir başlangıç noktası olacağını düşünüyorum.

İlk alıntı, Bartolomeo De Las Casas'ın Yerlilerin Gözyaşları kitabından. De Las Casas, Dominiken rahibi olarak 1510'da Küba'ya papazlık görevi olarak gönderilir. Yeni kıtada İspanyolların, yerlilere karşı yürüttüğü sistematik zulüm, şiddet ve soykırımı gördükten sonra yerlilerin hakları için çalışmaya başladı. Kıtada tanık olduklarını yazıya döktü. Aşağıdaki alıntı, onun tanıklıklarından bir tanesi.


Kasik Hatuey, yakalanmadan önce İspanyollar’a karşı Latin Amerika’da başlayan direnişin ilk önderlerinden biriydi. Öldürülmeden önce yanına gelen din adamı, kendisine günah çıkartırsa cennete gideceğini söyleyince Hatuey şu soruyu sordu: ‘‘Bu sizin cennetinize İspanyollar da gidiyor mu?’’ Rahip, iyi İspanyolların da cennete gittiği cevabını verdi. Hatuey, böylesine zalim insanların gittiği yere gitmek ve onlarla birlikte olmaktansa cehenneme gitmeyi tercih edeceğini söyledi ve günahlarını çıkartmayı reddetti.



İspanyolların yeni bir kıta keşfettikleri doğrudur. Buna ek olarak onların yeni bir kıta yarattıkları da söylenir. Keşif ve keşfin devamını takip eden yaratım süreci, Solaris'in alttan alta temas ettiği konulardan bir tanesidir. Aşağıdaki alıntı da Stanislaw Lem'in bir bilimkurgunun ötesinde öteki ve iletişim konuları üzerine yazılmış en iyi kitaplardan biri olan Solaris'ten.


Peki ne yapacaktık o dünyalarla? Ya biz onların efendisi olacaktık ya da onlar bizim: Yetmezlik içindeki zihinlerimizde tek düşünce buydu!




Öteki üzerine bir yazı hazırlamak isterim. Hazırlayabilir miyim? İşte, bundan emin değilim.

Bir Başka Yılın Dökümü

Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...