25 Ekim 2024 Cuma

Kontrol Kalemi: Barış Bıçakçı - Dünyaya Yeni Gelen Okurlar İçin



Yayıncı: İletişim Yayınları

Editör: Tanıl Bora

Kapak: Suat Aksu

Sayfa Sayısı: 131

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Dünyaya Yeni Gelen Okurlar İçin" isimli romanda arıyoruz.

Zaman zaman Barış Bıçakçı uğruyor hayatlarımıza. Bir anda yeni romanının geleceği haberini alıyor, o güne kadar bekliyor, çıktığı gibi okuyor, böylece onu dinlemiş oluyor ve ardından kendisini uğurluyoruz; bir sonraki eserine kadar. O da iki eseri arasındaki süreçte ortadan kayboluyor, hiç görünmüyor, haber vermiyor; sonra bir anda yeni eseriyle karşımıza çıkıyor. Eseri bırakıp bir kez daha ortadan kayboluyor. Aralıklarla bu döngü tekrarlanıyor. Ancak her seferinde ne yapıyorsa daha iyi yapıyor olarak geri dönüyor. Bir dahaki görüşmemize kadar, bilgeliğini ve üslubunu daha ne kadar sadeleştirebilir, sanki onun peşine düşüyor. İlk bakışta oldukça rahat yazıldığı düşünülebilecek, derinliğinin ise ancak sonradan anlaşılabileceği bir tarz bu. Barış Bıçakçı'nın her eserinde bir adım daha ileri taşıdığı bu yeteneği, -şimdilik- son romanında da bizi karşılıyor; bu sefer yanında birtakım sürprizleri de var. 

İyi bir roman insanı önce evcil bir kediye, sonra da ontolojik bir meseleye dönüştürüyormuş, bunu sizden öğrendim.

Evcil bir kedi gibi kuruluyorsunuz kitabın başına. Ama hayır, birkaç sayfa içinde yazarın size hazırladığı sürprizle karşılaşıyorsunuz. Halis Bey ile tanışan Ayşe, onun notlarından yola çıkarak hazırlamak istediği ansiklopedi çalışmasına yardımcı olma teklifini kabul ediyor. Ardından ansiklopediden bir madde okuyorsunuz. İzleyen bölümde ise Halis Bey, sizin de biraz önce okuduğunuz maddeye ilişkin düşüncelerini Ayşe'ye anlatıyor. Aslında hepsi, elbette Barış Bıçakçı tarafından yazılıyor; ancak kendisini bir adım daha geriye çekerek araya ödüllü bir öykücü olan Ayşe'yi yerleştiriyor. Bu adımla okurla arasına bir set koyduğu anlamına gelmiyor ama. Sanki Ayşe aracılığıyla okurla daha iyi iletişim kuruyor. Hatta ansiklopedi maddelerinin Halis Bey'in notlarından yola çıkılarak yazıldığı düşünüldüğünde sanki bu iki karakterin yardımıyla okura çok daha rahat ulaşıyor. Söylemek istediklerini bu iki karakterden süzerek karşımıza çıkarıyor. Bir ortak çalışmanın eseri olan ansiklopedinin neye hizmet ettiğini de böylece ortaya koyuyor.

Oysa Ayşe maddeleri yazdıkça aslında Halis Bey'in ansiklopedisiyle, insanları yargılamadan anlamak mümkün mü, sorusuna cevap aradığına inanmaya başlamıştı.

Çok zor elbette. Nitekim Ayşe de Halis Bey'i anlamak da zorlanıyor. Üstelik gerçekten her şeyi anlamak zorunda olduğumuzdan da emin olamıyor. Ona göre anlamanın bir adım ötesi affetmek, ancak Ayşe bazı şeyleri affetmek istemiyor. Geçmişini, ailesini ve hayatını daha iyi bildiğimiz Ayşe'nin neden böyle düşündüğünü anlayabiliyoruz. Bu nedenle ister istemez Halis Bey'e dönüyoruz. Onun neden anlamak istediğini sorguluyoruz. Hakkında daha az bilgiye sahip olduğumuz Halis Bey'in neden bu ansiklopedi fikrine takıntılı bir şekilde bağlandığını merak ediyoruz, Ayşe de merak ediyor. Onun kendince cevapları var.

Halis Bey'in ansiklopedisi bir avuntular ansiklopedisiydi.  

Ülkenin yakın geçmişindeki olaylara gönderme yapılan yerlerde yalnızca birkaç sayfada şahit olduğumuz haksızlıklara yer veriliyor. Ancak Halis Bey, gerçekten buradan mı yola çıkmış? Ayşe'nin yorumu dışında, bunu söyleyemiyoruz. Ayşe dahi kendi yorumundan emin olamıyor. Ansiklopedinin maddelerine baktığımızda da karar veremiyoruz. Çünkü gündelik hayatın detaylarına ilişkin, üstelik henüz tamamlanmamış bir metin okuyoruz. Halis Bey'in notlarının Ayşe'nin gözünden satırlara dökülmüş hali, Halis Bey'in öğrendiklerini gösteriyor bize. "Anlam"ı, "Mübalağa"yı, "İyilik"i, "Şiir"i, "Roman"ı ve nicelerini farklı bir açıdan Halis Bey ile birlikte öğreniyoruz, ilk defa.

Sakin sakin ilerliyor ve bitmesi gerektiği anda bitiyor kitap. Biraz daha kısa olsa yarım kalmış hissettirebilir, biraz daha uzun olsa boğabilirdi. Ama ne yarım kalmış hissettiriyor, ne de sıkıyor. Sağlam adımlarla yolculuğunu tamamlayıp veda ediyor. Arkasında ansiklopedinin diğer maddelerine duyulan merak ve Barış Bıçakçı'yı anadilimizde okumanın getirdiği büyük bir şükran bırakıyor. 

Dünyayı yeniden mümkün ve okunaklı kılan bir sözcüktür. Anadilinizde duyduğunuz bir sözcük.

 

Teselli Puanı: .../5  

21 Ekim 2024 Pazartesi

Kontrol Kalemi: Machado de Assis - Mezarımdan Yazıyorum



Yayıncı:
 Jaguar Kitap

Çeviren: Ertuğ Altınay

Editör: Ferhat Özgür

Sayfa Sayısı: 270

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Mezarımdan Yazıyorum" isimli romanda arıyoruz.

Geçenlerde Cem Akaş'ın Susan Sontag'la yaptığı eski bir söyleşiyi okurken Sontag'ın kitaplar hakkındaki düşüncelerine gelince duraksadım (Söyleşi için tık tık). Amerikan romanı üzerine sohbet ederken kitapların harika olması gerektiğini düşündüğünü söylüyor. Ardından o can alıcı cümleyi kuruyor: 

İki kez okumaya değmeyen bir kitap, bir kez okumaya da değmez.

Lafı uzatmaya gerek yok, "Mezarımdan Yazıyorum" defalarca okunmaya değecek bir kitap!

Ölü kahramanımız Brás Cubas, okura yattığı yerden sesleniyor. Yapmak istediği, hayat hikayesini anlatmak; ancak çok farklı, okuru heyecanlandıran bir hayat hikayesi yok. Görece iyi durumda bir ailenin el üstünde tutulmuş, şımartılmış oğlu olarak biraz kibir, biraz ihtiras, bolca hata barındıran, belki de benzerine daha önce defalarca okuduğunuz bir hayat hikayesiyle karşı karşıyayız. Zaten Cubas'ı harika bir karakter yapan da hayat hikayesi değil; kendisini ve hikayesini anlatışındaki orijinalliği. Okura doğrudan seslenmesi, okuru aşağılaması, okurun dikkatini vermeyeceğini düşündüğü bölümleri inat ederek kitaptan çıkarmaması ve hatta çok güzel olduğunu düşündüğü bir paragrafı, ne kadar da iyi yazdığını söyleyerek kendisini överek bitirmesi, gelecekteki eleştirmenlerinin kulağını çekmesi ve daha niceleri. 

Hayır, zamanımızın bir karakteri değil Cubas. Machado de Assis de çağdaş bir yazar değil; bütün bunları 1881'de düşünmüş. Klişe bir hayata sahip klasik bir karakteri alarak okuduktan uzun zaman sonra dahi hatırlanacak bir baş karaktere dönüştürmeyi başarmış. Çünkü pek de sevilesi olmayan Cubas'ı, bütün o sinir bozuculuğuna rağmen katlanılabilir, hatta katlanmayı da geçerek sempati duyulabilir bir hale dönüştürebilmiş. Aslında en temel başarısı, esasında uzun bir monolog olabilecek anlatısında Cubas'a, onu tekdüze bir karakterden çıkaran insani özellikler ekleyebilmesi.  Cubas, kendi kaleminden okuduğumuz hikayesini anlatırken onu izlediğimizden emin olmak istercesine bize dönerek doğrudan bizi muhatap alır ve geriye dönerek birkaç bölüm önce anlattığı bir şeye göz atmamızı isterken bütün o kibrine, umursamazlığına rağmen yine de hikayesini anlatmak istediğini anlarız. Okuru umursamaz, beğenmez görünen hallerine, kendi zevkine göre yazdığını ısrarla göstermesine karşın, en nihayetinde yine bizi muhatap alıyor. Davranışlarını açıklamak, kayda değer bir hayat yaşadığını, özel biri olduğunu göstermek istiyor. Kayda değer bir hayatı veya özel bir insan olup olmadığı tartışılır, ancak bütün bu yaptıklarıyla unutulması zor bir karakter olduğunu gösteriyor.

İnsanın düzenli aralıklarla (yılda iki üç kere) Güney Amerika'dan gelen eserlere şans vermesi gerektiğini düşünüyorum. Her seferinde yenilikçi, her seferinde ilginç eserlerle karşılaşmak olası. Nice cevherler, Cubas gibi unutulmayacak karakterler taşıyorlar.

Teselli Puanı: 5/5 

9 Eylül 2024 Pazartesi

Kontrol Kalemi: John Brunner - Şok Dalgası Süvarisi



Yayıncı: Metis Yayınları

Yayın Yönetmeni: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Çeviren: İrma Dolanoğlu Çimen
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/1999
Sayfa Sayısı: 274

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Şok Dalgası Süvarisi" isimli romanda arıyoruz.

Kırk dokuz yıl önce, henüz internetin hayatımızı ele geçirmediği; cep telefonları, görüntülü aramalar, solucan virüslerinin henüz ortalıkta olmadığı 1975'te, biraz önce tanıştığınız Shockwave Rider yayınlanır. Üstelik bugünden geriye doğru bakınca, John Brunner'ın geleceğe yönelik tahminlerinin isabet oranı karşısında şaşırırsınız. Ancak sıkı durun! Tahminler yalnızca teknolojik araçlara yönelik değildir; günümüz insanının, gelişen teknoloji karşısındaki psikolojik durumunu da kırk dokuz yıl önceden tahmin eder. Bununla da yetinmez. Gidilen yolun kötü bir istikamete varacağı öngörüsüyle uyarılarda bulunur. Yine yetinmez. Her şeye rağmen bir ütopyanın mümkün olduğu umuduyla bitirir.

Gelecekte her şeye egemen olan Ağ, kendi düzenini inşa etmiş. Her şey ve herkes takip edilirken yalnızca belirli bir azınlık bu kontrolden kendilerini muaf tutabiliyor; Ağ'a sahip olan iktidar ve Ağ'ın içinde özgürce dolaşabilenler. İkinci gruba dahil olanlardan kahramanımız Nick Haflinger, Tarnover isimli özel bir araştırma okulundan kaçarak artık her şeye hakim olan internet (kitapta "Ağ" olarak geçiyor) üzerinden kendisine yarattığı sahte kimliklerle kaçak hayatı yaşamaktadır. Bir yandan "Delfi" bahislerinden ve becerilerinden kazandıklarıyla yaşarken belirli aralıklarla kimliğini ve mekanını değiştirerek Tarnover'dan kendisi için geleceklerden kaçmaya devam ediyor. Ancak bir gün yakalanıyor ve kitabın büyük bir kısmı Haflinger'ın sorgusunu takip ediyor.

"Şimdiye kadar sahip olmadığımız kadar seçme şansına, daha çok hareketliliğe, daha çok bilgiye, amacımıza ulaşmak için daha çok fırsata sahip olduğumuz bir çağda insanlar benzer olmayı nasıl tercih edebilir? Tuşlanmalı hayat tarzı midemi bulandırıyor."

Kitabın üçte ikilik kısmı her ne kadar Nick'in hikayesini anlatıyor olsa da okuru zorlayacak, hatta yer yer kitabın içine girilmesini dahi zorlaştıracak kadar karışık ilerliyor. Bunun iki sebebi var. İlk ve temel sebep, içinde bulunduğumuz dünyanın yalnızca geniş tasvirlerle tanıtılmış olması. Birtakım önemli olaylar yaşandığını, çok büyük bir depremin ABD'yi vurduğunu, Ağ'ın kullanılmasının bu depremle ilgili olduğunu ve gelinen noktada Ağ'ın her şeye egemen olduğunu okuyoruz. Ancak bütün bunlara ilişkin, okuduklarımızı bir zemine yerleştirecek kadar bilgi edinemiyoruz. Hakkında en fazla bilgi sahibi olduğumuz "Uçurum" denen bölge, ancak onu da çok kısa bir aralıkta görüyoruz. Bu nedenle dünya inşası noktasında kitabın yaşadığı sıkıntılar, kitabın ilgi çekici konusuna rağmen okuru kitabın içine girmekte zorluyor. Ben ancak ikinci bölümün sonundaki olaylarla tam olarak kitabın içine girebildim.

Bu durumun diğer bir sebebi, esasında yazarın kitabın dünyasını betimlemek istemeyişi. Nick'in sorgusu boyunca Freeman'la girdiği tartışma, kitabın esas yazılma nedeniymiş gibi görünüyor. Teknolojinin ve insanlığın gidişatı hakkında iki karşıt uçta olan bu iki karakter sayfalar boyunca tartışıyorlar. Nick'in yakalanmadan önceki hayatının anlatıldığı bölümler arasında bu iki karakterin, okuru ikna etmek için yürüttüğü tartışmayı izliyoruz. Bu nedenle de dünya inşası yahut Ağ'ın teknik izahı gibi kısımlara girilmiyor. Nick'in kitap boyunca bahsetttiği bir kodun ne olduğunu, ne işe yaradığını dahi öğrenmiyoruz. Ancak bu, çok da önemli olmuyor. Çünkü kitap, bir tezi konu ediniyor ve bizi bu teze ikna etmeye çalışıyor.

"Daha hızlı gitmenin yolu yavaşlamaktır."

Artık teknolojik yeniliklerin hızına yetişemiyoruz. Her hafta e-posta kutuma düşen bir teknoloji bülteni var. Bir ay önce yapılmış ve şu an yapılmakta olan öyle inanılmaz şeyler var ki bunun sonunun nereye varacağını düşünmeden edemiyorum. İşte Brunner'ın çıkış noktası da bu. Şok Dalgası Süvarisi'nde Ağ'ın her şeyi yönetecek noktaya gelişi, diğer benzer kurgulardan farklı olarak- insanların psikolojilerine olan etkisi üzerinden tartışılıyor. Hakkımızda her şeyi bilen, vermemiz gereken kararlara müdahale edebilen, işlerimizi seçebilen bir gücün karşısında insanların varlıklarını nasıl devam ettirebileceği sorusunu soruyor. Her gün biraz daha fazla yalnızlaştığımız, tek başına kaldığımız ve elimizin altındaki internet (Ağ) ile her şeyi yapabildiğimiz için bu durumu çok da önemsemediğimiz, giderek bu hıza alıştığımızı düşündüğümüz hayatımızın gerçek yüzünü ortaya koyuyor. Biraz önce Ağ'ın her şeyi yönetecek noktaya geldiğini belirtmiştim. Ağ, her şeyi yönetiyorsa esasında her şeyi yönetenler, Ağ'ı yönetenler olmuyor mu? Bütün sistem, Ağ'ı kontrol edenin manipülasyonuna açık hale gelmiyor mu? Kendisi hakkında belki kendisinin de bilmediklerini bilen bir Ağ karşısında, birey iyice çaresiz bir konuma düşmüyor mu?

"Yönetmesi en kolay nüfus zayıf, fakir, batıl inançlı, yarının ne getireceğinden korkan ve sokaktaki adama, üstleri yanından geçme teveccühünü gösterirken kaldırıma çıkması gerektiği devamlı hatırlatılan nüfustur."

Benzer hayatları yaşayan, yalnız insanlar. Hayatları hakkında kararlar alınıyor. Bu kararların bir kısmını ruhları bile duymuyor. Ağ'ın dışında kalma korkusuyla hayatlarını geçirmeye devam ediyorlar. İşte Nick Haflinger da bu gerçeğin farkına vardıktan sonra sistemin kaçağı olmak yerine bu sistemin tekerine sokulmuş bir çomak olmaya karar veriyor. Bu kararıyla kitabın sonuna hızlıca varıyoruz. Nick'in büyük planını, bu planını uygulayışını ve tepkileri görüyoruz. Vurucu bir sonla bitmiyor kitap; bir olasılıkla, bir umutla bitiyor. Belki bir ütopyanın inşasından önceki dönemi okuduk, belki de bir sonraki kitapta kaotik bir Amerika tasviri  bekliyor bizi. Önemli değil, insanların gerçek karar aldığı bir seçenek olacak. Kitabı bitirirken en azından bunun umudunu taşıyoruz.


Teselli Puanı: 5/5

27 Mayıs 2024 Pazartesi

Sınav Döneminin Başlangıcında Bir Haftalık Rapor

Merhaba.

Siz bu satırları okurken ben -muhtemelen- bir amfide sınav nöbetinde olacağım (klişe açılışlara bayılıyorum). Üç hafta sürecek maraton, öğrencilerin bir kısmı için tatille müjdelenmişken bütünlemeye kalan diğerleriyle birlikte biz, temmuzun sonuna kadar koşturacağız. Okulun en karışık, en yorucu, en yoğun ve kimilerine göre en eğlenceli zamanları. 

Bu yüzden sınav dönemi boyunca yeni bir rapor gelmeyecek. Belki yeni yazı gelebilir. Sınav nöbetleri esnasında insanın düşünmeye bol bol vakti oluyor. Rapor ise temelde o hafta izlediğim, okuduğum, dinlediğim şeylere dayandığından ve sınav haftasında -ne yazık ki- bütün bu eylemler çok azaldığından tekrara düşme tehlikesi içeriyor. Ben de tekrara düşmeyi hiç istemiyorum.

Bir süre nefes alayım. Döndüğümde Gibi bitmiş olacak, konuşuruz. Ben nihayet Terra Nostra'yı bitirmiş olacağım, konuşuruz. Yeni kitaplar ve müzikler keşfedeceğiz, konuşuruz. O zamana kadar kendinize iyi bakın.




20 Mayıs 2024 Pazartesi

Kafası Karışık Bir Haftalık Rapor

 Merhaba.

Dün akşam bir süredir izlemeyi planladığım "American Fiction'ı nihayet izleyebildim. Biraz dağınık bir film, ancak çıkış noktası ve oyunculuklarıyla seyirciyi içine alıyor. Ayrıca -belki bir kısmınız katılmayacak ama- çok hoş bir finali var. Müthiş karizmatik bir isme sahip olan Thelonius "Monk" Ellison'ın edebiyat dünyasına bıraktığı "çılgınlığın" beklemediği sonuçlarıyla mücadele ettiği filme şans verirseniz, pişman olmayacaksınız. Üstelik Jeffrey Wright bütün karizmasıyla ekranı dolduruyor.

Filmin beni düşündürdüğü nokta, seçme ya da seçememe ikilemi. Filmde bir yerde, üç yüz bin (300.000) adet basılan kitabın, peynir ekmek gibi satıldığını ve bir o kadar daha basılacağını duyuyoruz. Yayınevlerinin reklam politikalarının etkisi elbette çok büyük. Kitabın tam olarak piyasaya hitap etmesi ve okura istediğini vermesi de onu, satış konusunda peynir ekmekle yarışır konuma getiriyor. Elbette coğrafya yine durumları etkiliyor. Bizde işler pek böyle ilerlemiyor. En son hangi kurgu üç yüz bin adet basıldı, hatırlamıyorum bile. Ama yine de kitap seçimlerimizi etkileyen bir basım dünyası ve okur çevresinin varlığı aşikar. 

Reklamlara bakarsanız yeni basılan kitapların büyük bir kısmını muhakkak okumamız gerekiyor. Okur tavsiyelerine güveniyorsanız yeni basılan kitapların büyük bir kısmını muhakkak okumamız gerekiyor. Blog yazılarına güveniyorsanız yeni basılan kitapların büyük bir kısmını muhakkak okumamız gerekiyor. Yani kısacası, pek çok kitabı muhakkak okumamız gerekiyor. Peki gerçekten okumamız gerekiyor mu?

Bu blogun çıkış noktası aslında bu soruyla çok ilişkiliydi. Zamanımız dar ve okunacak kitap fazla. "Ne okuyalım? Binlerce kitap arasından okumak için tercih ettiğimiz kitap bizi teselli eder mi?" Bu iki sorudan hareketle kendi okuduklarımı -ama daha çok hakkında konuşmak istediklerimi- yazmaya başladım. Birkaç istisna dışında yeni çıkmış kitaplara pek el atmadım. Bunun ilk sebebi yeni çıkan kitaplar hakkında zaten yazılmasıydı ve inanın, çok iyi yazılar görünce yazmak istemiyordum. İkinci sebebi ise, zaten övülmüş/önerilmiş olan kitabın bir kez daha övülmesine ihtiyaç olmadığını düşünmemdi. Kitleler halinde övülmesi gerektiğini düşündüğüm kitaplar yok mu? Elbette var (öhöm, Terra Nostra). Ama bir süredir her kitabın, özellikle de yeni çıkan her kitabın kitle övgüsüne mazhar olmasının kitap seçim algımı bozmaya başladığını hissediyorum. 

Okumak, nihayetinde kişisel bir eylem. Bir okuma kulubüne dahil olmanız kitap seçimi gibi okuma öncesi ve değerlendirme gibi okuma sonrası eylemlerinizi etkiliyor. Grubun kendisinin, şahsi beğenilerinizi etkilemesini bir kenara bırakırsak aslında yaptığımız son derece yalnızlaştırıcı bir eylem. Belirli bir vaktinizi ayırıp hoşunuza gideceğini düşündüğünüz bir kitaba ayırıyorsunuz. Bu süreç, okumaya başlamadan önce okuyacağınız kitabı bulmaya çalışmanızla başlıyor. Belki yalnızca isminden dolayı iki saniyede kasaya varıyorsunuz. Belki önceden belirlediğiniz kitaplara, hedefine kilitlenmiş bir roketin kararlılığıyla gidiyorsunuz. elki saatlerce geziniyorsunuz, yine de karar veremiyorsunuz. Neticede önemli bir karar vermek üzere olduğunuzu düşünüyorsunuz. Birazdan yeni bir dünyaya adım atacaksınız. Bu açıdan kitap okumayı keşif gibi düşünebilirsiniz. Egzotik canlılarla, topografik garabetlerle karşılaşacağınız, ancak bunlardan memnun olup olmayacağınızı bilmediğiniz yepyeni bir kara parçası. Nelerle karşılacağınızı, karşılaştıklarınızı sevip sevmeyeceğinizi bilemezsiniz. Hatta bazen, adanın diğer ucundan gelen dumanı merak edersiniz de bu nedenle devam edersiniz. Neresinden bakarsanız bakın, bir yandan korkutucu. 

Elbette, sınırlı bir vaktinizi ayırdığınız için hoşunuza gideceğiniz kitapların seçiminde güvendiğiniz insanlara danışmakta fayda var. Herkes bunu yapıyor. Okurluğuna hayran olduğunuz birinin yazdıkları, arkadaş sohbetleri, sosyal medya yorumları vs. faydalanıp iyi kitaplar bulmak hiç de zor değil. Keşfetmek yerine daha önce oralarda bulunmuş bir rehberden tavsiye almak belki daha iyi bir fikir. Ancak şunu düşünün; yepyeni bir kıtaya ayak bastınız. Üstelik kıyıdan biraz uzaklaşınca sizden önce buraya gelmiş olanların izlerini de fark ediyorsunuz. Silinmeye yüz tutmuş, ancak hala orada olan izler. Bir maceranın yaşandığının kanıtı. İnsan heyecanlanıyor.

Tabii bütün okumalar böyle olacak diye bir şey yok. Bazen sadece engin bir denizde yolculuk etmek istersiniz. Bildiğiniz, güvendiğiniz yazar yepyeni eseriyle sizi alsın, yolculuğa çıkarsın, yeni keşfettiği yerleri o alıştığınız diliyle size anlatsın ve sonra sizi tekrar evinize bıraksın. Sadece bunu düşünmek bile insanı rahatlatıyor.

Okumanın güzel yanı da burada yatıyor. Beyaz balinanın peşinde de koşabilirsiniz, Godot'yu beklemeye devam da edebilirsiniz. Üstelik istediğiniz an, tercihinizden vazgeçip yepyeni bir tercihte bulunabilirsiniz. Neticede her zaman bir risk var: Hayal kırıklığına uğrama riski.

Zachary Kanin, New Yorker

13 Mayıs 2024 Pazartesi

Yeni Bir Haftalık Rapor, Son Kez Terra Nostra (Liste İlavesiyle)

Yeni bir haftadan selamlar. Bu aralar bildirileri yetiştirmeye çalıştığım için haftamın ve enerjimin çok büyük bir kısmını yazmaya ayırıyorum. Bu nedenle okuma, izleme, dinleme işleri geri planda kalıyor. Bildiğiniz üzere birkaç haftadır "Terra Nostra " okuyorum, hem de büyük bir keyifle (Korkmayın, bu sefer kitabı çok az öveceğim). Geçen hafta kitabın ilk bölümünü bitirirken "İkinci Ahit" isimli müthiş bölümünü okudum. Feodalizmin çöküş zamanlarında bir senyör, bir saray çalışanı, bir de tüccar arasındaki tartışmayı işleyen bölüm beni net bir şekilde ikna etti. Kitabı, bir zamanlar adı "Genel Kamu Hukuku Dersinde Önerilebilecek Kitaplar" olan, ancak sonradan adını kaybeden listeme eklemeye karar verdim. Hem bu vesileyle, bir süredir yapmak istediğim, listeyi güncelleme işini de halledebilirim. Listenin ilk hali şu şekildeydi:

Listenin tamamlandığı gafletine düştükten sonra zamanla birkaç eser daha burada yer alma konusunda beni ikna etti. Robert Graves'ten "Ben, Claudius"; Monika Maron'dan "Uçucu Kül", Şevket Süreyya Aydemir'den "Suyu Arayan Adam", Dag Solstad'tan "Lise Öğretmeni Pedersen'in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasi Uyanışa Dair Anlatısı", Sophie Mackintosh'tan "Mavi Bilet", Hilary Jordan'dan "Uyandığında", Marlen Haushofer'dan "Duvar" ve Ursula K. Le Guin'den "Karanlığın Sol Eli", listeye Terra Nostra'dan önce giren diğer kitaplar oldu. Şimdilik son eser olan Terra Nostra ile listeyi kapatırken birtakım uyarılarda bulunmam gerektiğini fark ediyorum.
Liste, her liste gibi sübjektif. Tamamen benim okurken büyük keyif aldığım ve hukuk öğrencilerinin okumaları gerektiğini düşündüğüm kitaplardan oluşuyor. Elbette akla ilk gelen kitapları (Dava, öhöm) almak istemedim. Hukukla ilişkisi biraz daha silik olabilen, belki bu ilişkiyi aratacak kadar silik birkaç  kitap varken geleceğin hukukçularına belirli bir bakış kazandıracağını düşündüğüm kitaplar da var. Örneğin, "Biçem Alıştırmaları" gibi deneysel bir metin "şimdi hukukla ne alaka?" diye düşündürebilir. Ancak bir hukukçu metinlerle haşır neşir olacaksa -ki olacak-, bu kitabı da okuması gerekli, diye düşünüyorum.

Listede bolca bilimkurgu ve distopya var. Eğer bu tarz kitaplardan hoşlanmıyorsanız, üzülmeyin. Listede farklı kitaplar yine de ilginizi çekebilir. Bu tarz kitapları seviyorsanız, sizin için hoş bir seçki olacak. Özellikle feminist distopyalar, daha önce üzerine eğilmediğiniz konularda sizi, çok önemli tartışmalara çekebilir. Katherine Burdekin, Ursula K. Le Guin, Sophie Mackintosh, Hilary Jordan ve Marlen Haushofer'ın liste içinde bir liste olarak düşünebilir, ayrıca okuyabilirsiniz.

Kitapların mekan ve zaman aralığı da hoşuma gitmedi değil. Ortaçağ'dan itibaren hemen hemen her döneme ilişkin bir kitap var. Bununla beraber, Milli Mücadele dönemi Anadolusu'na Nazi Almanyası'na, Sovyetler Birliği'ne, İskandinav ülkelerine gitme şansına sahipsiniz. Çok uzak bir gelecekte, çok başka dünyalarda geçen müthiş bir seri dahi var. Listeyi oluştururken buna pek dikkat etmemiştim ancak çeşitlilik, iyi olmuş. 

İki öykü, bir tiyatro metni, bir OuLiPo metni, bir de kurgu-kurgu dışı birlikteliği içeren metin dışında kitaplar, görebileceğiniz üzere hep roman. Kimisi kolay okunur, kimisi ise biraz dikkat ve uğrş gerektirebilir. Hepsini okumak size kalmış, listeden birkaç kitap bile yeni okurlarla tanışsa benim hedeflerim gerçekleşmiş demektir.

Peki bu kitapları okuyunca ne olacak? Daha iyi bir hukukçu mu olacaksınız? Elbette, tek başına bu kitaplar sizi daha iyi bir hukukçu yapmayacak. Ancak şunu temin edebilirim, bu kitapları okuduktan sonra, okumadan önceki halinizden daha kötü bir hukukçu olmayacaksınız, olamayacaksınız. Zaten önemli olan da bu değil mi?

6 Mayıs 2024 Pazartesi

Terra Nostra'yla Devam Eden Bir Haftalık Rapor

Biliyorsunuz, bu aralar Terra Nostra'yı büyük bir keyifle okuyorum. Bu satırları yazmaya başlamadan önce de "Vakanüvis" isimli bölümünü okudum. Yazarların farklı eserleri satır aralarına yerleştirmelerini, özellikle de ufak bir sürprizle bunu yapmalarını seviyorum. Bu bölüm de belki kitabın en iyi bölümü değil, ancak okuru iz peşinde koşturan iyi bir bölüm. Vakanüvisin kimliği konusunda takip etmenizi istediği ipuçlarını bırakıp bir yandan hikayesini anlatıp, bölüm sonunda artık bir kimliğe sahip olduğunu düşündüğünüz vakanüvisin kim olduğuyla (ya da olmadığıyla) sizi uğurluyor. Kitabın alametifarikalarından biri olan şaşırtıcılık, bu bölümde zirve noktalarından birini görüyor.

Bu epik anlatı, okurdan bütün dikkatini yalnızca ona ayırmasını istiyor. Yorgunluk, dikkat dağınıklığı, kafa sesleri vs. dinlemiyor. Okur, bir anlığına dalıp zihnindeki o kısa yolculuktan dönünce ne okumakta olduğunu karıştırabiliyor. Kim kimdi, neredeydik, ne oluyordu? Hepsi, bir pamuk ipliğine bağlıymışçasına ilerliyor. Üstelik bu pamuk ipliği yalnız değil, bir yumak halinde önünüzde duruyor. Okuduğunuz bölüm hangisiyse bu yumaktan farklı bir iplik çekiyorsunuz. Kulağa biraz zor geliyor değil mi? Özellikle birkaç hafta önce artık dikkatini eskisi kadar toplayamayan bu dostunuzu düşündüğünüzde...

Başta çok zorlandım. Kitabın içine girebilmek, takip edebilmek, ipliklerin ucundan tutabilmek için ciddi çaba sarf ettim. Karakterlerin kim olduğunun yazılı olduğu ilk sayfalara döndüm. Yorgunken, dikkatim dağınıkken, telefonla uğraşmak istediğim ayan beyan ortadayken kitaba hiç bakmadım. Yalnızca hazır olunca başına oturdum. Bunca çabanın ardından biraz olsun kapıyı aralayabildiğimi umuyorum, daha iyimser bir tabirle "düşünüyorum." Hala, kitabın nereye varacağına dair bir tahminim yok, hala bazı karakterleri okurken ufak bir kafa karışıklığı yaşıyorum. Ama biliyor musunuz? İnanılmaz keyif alıyorum.

O yüzden bu haftayı pek bir şey yapmayarak geçirirken çok da canım sıkılmadı. Bir bildiri sunacaktım, ona hazırlandım. Bir tam metin hazırlığına giriştim. Gelen birkaç idari işi hallettim. Bunları böyle anlatmak bana da size de sıkıcı gelebilir. Ancak farklı bir şey oldu, bu işleri yaparken arka planda "Terra Nostra"yı düşündüm. Tuhaf tuhaf rüyalar görmemin bir numaralı sebebi, okuma iştahımı kabartan o sert lokma, bir an önce okumak istediğim birkaç kitap sırada beklemesine rağmen, acele etmeden, belki bir-iki bölüm okuduğum, doyunca bıraktığım nefis eser.

Birkaç hafta daha sadece "Terra Nostra"dan bahsetsem sıkılmam, eminim. Ama şimdilik sizi kitabın İspanyolca baskısındaki kapağıyla bırakıp diğer kısma geçiyorum.

Hala takip ediyorsanız burada her hafta "Gibi"nin beşinci sezonunu ne kadar övdüğümü biliyorsunuzdur. Dizinin en iyi sezonu olmaya her geçen bölümüyle daha çok yaklaşıyor. "İrade" ile bir adım daha attı. Sezon bitip yeniden izleme zamanı gelince, bölümler arasındaki ufak göndermelere biraz daha dikkatli bakıp ne kadar tamam bir sezon olduğunu bir kez daha göreceğimizi düşünüyorum. O zamana kadar, online (ama aslında genel olarak) toplantıların zararları üzerine düşünün. Çünkü bir ara toplantılar üzerine yazacağım.

Bitirirken iyi bir şarkıyla veda edeyim. Görüşürüz.
https://www.youtube.com/watch?v=ugWtuTmiGLM

Bir Başka Yılın Dökümü

Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...