4 Temmuz 2025 Cuma
Evernote Temizliği I
3 Temmuz 2025 Perşembe
Kontrol Kalemi: Robert Graves - Ben, Claudius
Yayıncı: İş Bankası Kültür Yayınları
Çeviren: Dost Körpe
Editör: Gamze Varım
Sayfa Sayısı: 528
Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Ben, Claudius" isimli romanda arıyoruz.
Roma İmparatorluğu hakkında çok sık düşünen biri değildim. Derste imparatorluğun son zamanlarını ve feodal döneme katkılarını anlatmadan önce düşünür, aralıklarla da Roma tarihi üzerine okur, izlerdim. Ancak son birkaç aydır daha sık düşünür oldum. Önce HBO'nun muazzam ötesi Rome'unu izledik (Sen de yargılanacaksın HBO!), ardından dizinin etkisiyle daha geçen sene okuduğum "Ben, Claudius"u bir kez daha okudum. Artık Roma hakkında daha sık düşünen biriyim.
Robert Graves, Roma'nın dördüncü imparatoru Claudius'un kaleminden Augustus, Tiberius ve Caligula dönemlerini anlatırken iktidar hırsı üzerine zamansız bir esere imza atmayı başarmış. Saray oyunları, politik mücadeleler, savaşlar ve arkadan iş çevirmeler. Entrikanın bitmediği, son sayfaya kadar devam ettiği bir anlatı "Ben, Claudius". Graves, tarihsel gerçekleri temel alarak kurduğu anlatısında bütün bu keşmekeşin içinde beceriksiz, düşük zekalı ve işe yaramaz görülerek eğlence konusu haline getirilen tarihçi Claudius'u baş karakter olarak seçmiş ve böylece okuru sıkmadan isim ve olay bombardımanının nasıl yapılacağı problemine iyi işleyen bir çözüm bulmuş. Kendini yetiştirmiş, çok okuyan, iyi yazan Claudius'un tarafsız bir şekilde kaleme almaya söz verdiği tarih kitabını okuduğumuz söylenince kitabın yapısını tahmin etmek zor olmuyor. Claudius, titizlikle İmparatorluk'ta yaşananları anlatıyor. Arada kendi hayatındaki gelişmelere de yer vermiyor. Tarihçi olduğu için değil, imparatorluk ailesinde yer aldığı ve bir şekilde kendisini olayların içinde bulduğu için yapıyor bunu. Böylelikle kitap, bir tarih çalışması olmadığını her seferinde gösteriyor.
Hikaye elbette imparatorlar ve imparatorluk üzerinden ilerliyor; ancak anlatıcımız ve ana karakterimiz Claudius'un yanında bahsedilmesi gereken ilk isim, kalan üç imparator değil. Bu üç imparatorun hayatına, iktidarına ve Roma'nın kaderine müdahale etmiş olan Livia. Augustus'un sevgili eşi, Tiberius'un annesi ve Caligula'nın büyük büyük annesi. İktidar hırsının ete kemiğe bürünmüş hali olan Livia, Graves'in kaleminde unutulmayacak bir karaktere dönüşmüş. Sıradan bir kötü karakter değil. İktidar hırsı olan bir insan sadece. Hatta romanda da belirtildiği üzere Tiberius ve Caligula gibi zorbaların eylemlerine karşın İmparatorluğun yıkılmamasının tek nedeni, Livia'nın kurmuş olduğu idari sistem. Bu nedenle Livia'yı salt kötü bir karakter olarak görmek mümkün görünmüyor. Esasında birkaç karakter dışında hiçbir karakter hakkında kesin kanıya varmak mümkün değil. Augustus'un büyük bir imparator olduğu kadar büyük bir çocuk olduğu söyleniyor. Tiberius'un tiranca yönetiminin nedenleri ve Caligula'nın kibrinin nereden kaynaklandığı ele alınıyor. Graves, bu karakterlerle akraba olan Claudius'u kullanarak bu karakterleri anlamak istiyor. Okura da onları bütün yanlarıyla göstererek iktidar için mücadele edenlerin kimler olduğunu göstermeye çalışıyor.
Bu açıdan hala çağdaş bir eser. Roma İmparatorluğu'nu anlatıyor olması, kitabı elbette tarihi bir roman yapıyor. Ancak politika üzerine anlattıklarıyla çağı yakalayan bir roman. Roma İmparatorluğu, popülizmin icat edildiği topraklar değil; ancak popülizmin değerinin anlaşıldığı ve popülist siyasetin etkin olarak kullanıldığı bir coğrafya. Roma İmparatorluğunun siyasi çekişmelerini anlatan bu romanı içinde bulunduğumuz dünyayı düşünerek okumak, farklı bir okuma deneyimi sunacaktır. Roma Senatosu'nun işlevini nasıl yitirdiği, halkın gözünün nasıl boyandığı, politikacıların nasıl karar aldıkları ve kişisel hırsları için ne kadar ileri gidebilecekleri gibi noktaların binlerce yıl öncesinden bu zamana nasıl hiç değişmediklerini görmek, sizi şaşırtabilir. Aslında şaşırtmamalı. İnsan değişmedi ki binlerce yıllık tutkuları, duyguları, nitelikleri ve amaçları değişmiş olsun.
Neyse, ben Claudius'un hikayesine devam etmeye gidiyorum. Livia'ya verdiği bir söz var ve ne olacağını merak ediyorum.
Teselli Puanı: 5/5
2 Temmuz 2025 Çarşamba
Güncelleme
- En son 10 Nisan'da yazmışım. Hayır, kendimi düzeltiyorum: Bu bloga en son 10 Nisan'da yazmışım. Halbuki öncesinde ve bir süre daha tezi yazmaya devam ettim. İyi haber: Tezi savundum.
- Elim sıcakken yazmaya devam etmem tavsiye edildi.
- Müzik dinledim. Çok müzik dinledim. Son görüşmemizden bu yana geçen zamanda farklı türden farklı isimleri defalarca dinledim. Bu aralar Gorillaz dinliyorum. "Demon Days", müthiş bir albüm. Gorillaz, müthiş bir grup.
- Rüyalar Sarayı'nın ardından çok okumamışım. Biraz önce bitirdiğim "Ben, Claudius", Rüyalar Sarayı'nın ardından okuduğum beşinci kitaptı. Saygıdeğer İmparator'dan zaten bahsedeceğim. Bu yüzden Richard Ford'un "Kanada"sından bahsetmek istiyorum. Sever misiniz bilmem, ancak ben Amerikan taşra hikayelerini seviyorum. Kanada, bir yanıyla bir taşra hikayesi. Başka bir yanıyla bir büyüme, bambaşka bir yanıyla bir suç hikayesi. İyi romanlar, amorf yapılardır. Kanada da iyi bir roman.
- Çok az şiir okuduğumu fark ettim. Arayı kapatmak için şiir okumaya başladım. Telefonumun "Notlar" kısmını beğendiğim parçalarla dolduruyorum. İşte bir tane: "Neden yazılır bir şiir/Neden okunur bunca yazı/Çünkü nasıl alışabilir başkaca/İnsanın karmaşıklığı", Edip Cansever.
- Sınav dönemini tamamladık. Daha önce pratikler ve sınavlar hakkında yazdığım için derinlerden gelen yeni yazı yazma isteğini boğabildim. Dönemin başlamasına yakın -belki- yeni bir fikri kaleme alabilirim. Belki de yeni bir listenin zamanı gelmiştir.
- Bu satırları yazarken "Dirty Harry" çalıyor.
- Geçen zamanda pek çok şey yaşanmış olabilir. Ancak bahsetmeye değmeyecek şeylerin yaşandığından emin olamayız. Bu yüzden, şimdilik bu kadar. Çok yakında görüşürüz.
10 Nisan 2025 Perşembe
Kontrol Kalemi: İsmail Kadare - Rüyalar Sarayı
Yayıncı: Jaguar Kitap
Çeviren: Finesa Xhibo
Editör: Berk Çetin
Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Rüyalar Sarayı" isimli romanda arıyoruz.
İmparatorluğun dört bir köşesinde görülen rüyaları toplamak, tasnif etmek, yorumlamak ve her hafta "Ana Rüya" olarak tabir edilen, İmparatorluğun politikalarını belirleyecek esas rüyayı sunmakla görevli bir kurum: Tabir Sarayı, bir bakıma Rüya Bakanlığı. Meşhur Köprülü ailesinin (Qyprilli) genç üyesi Mark-Alem, Tabir Sarayı'nda işe başlar. Mark-Alem, Saray'ın koridorlarında kaybolurken biz okurlar da onu takip eder, onunla birlikte kayboluruz. Tıpkı sisli bir havada ilerler gibi yolumuzu tam tayin edemeden, dışarıdan gelecek yardıma her an muhtaç ilerleriz. Sisin dağılıp önümüzü görebildiğimiz o anı bekleriz.
Ancak "Rüyalar Sarayı"nda sisin dağıldığı bir an yok. Tıpkı rüyalar gibi muğlaklık üzerine inşa edilen roman, bu muğlaklığı aydınlatmak için harekete geçme konusunda bocalayan Mark-Alem gibi bir baş karaktere sahip olduğu için hikayesini sis perdesinin arkasından anlatıyor. Ancak kötü bir şey değil bu. Aksine, rüyaları yorumlayan bir bürokratik yapı fikrine son derece uyan bir tercih. Tabir Sarayı'nın labirenti andıran koridorları, belirsiz çalışma saatleri, karmaşık yapısı ve esasında en başta yaptığı işin muğlaklığı ve kötüye kullanıma açıklığı; tekinsiz bir ortam yaratıyor. Bu ortam yaratıldıktan sonra iki tercih yapılabilir: Ya bu tekinsizlikle mücadele edecek bir kahraman yaratacaksınız ya da kahramanınız bu tekinsizlikte boğulacak. İsmail Kadare tercihini Dava'nın Joseph K.'sını andıran bir karakter yaratmaktan yana kullanmış. Ancak bununla yetinmemiş.
Meşhur Köprülüler ailesinin bir ferdi olarak aile adının altında bocalayan Mark-Alem, bütün bu bocalamalarına rağmen bürokratik merdivenin basamaklarını tırmanıyor. Rüyalar hakkında belirgin bir yeteneği olmasa da en önemli dairelerde çalışıyor. Öyle ki ailenin felaketine neden olacak rüya birkaç kez karşısına çıkıyor, ancak rüyayı yorumlayamıyor. Buna rağmen, felaket yaşandıktan sonra görevinde yükseliyor. İmparatorluğun üst kademelerinde yer alan dayısı Vezir'in bu işte ne kadar parmağı olduğu bilinmiyor. Bütün kitap boyunca yaptığı işte bocalayan, Tabir Sarayı'nın işleyişini tam anlamıyla çözemeyen ve rüyalar karşısında tedirginliğini atamayan Mark-Alem, ailesinin felaketi olan bir olayın ardından Saray'ın bürokratik merdivenlerini tırmanıveriyor (bürokratik koridorlarını geçiveriyor, demeliyim belki de).
180 sayfalık bu kısa romanda Mark-Alem'i akıntıya kapılmış bir halde görüyoruz. Tabir Sarayı'nın koridorlarında molaya çıkan memurların akıntısına, rüyaların tekinsizliğinin akıntısına, günlerin akıntısına ve en sonunda bürokratik akıntıya kapılıyor. Akıntıya karşı çıkmıyor, kendisini akıntıya bırakıyor. Bu kabullenişin Mark-Alem'i Saray'ın en önemli mevkilerine getirmesi, kitap boyunca yer yer karşılaştığımız bürokrasi eleştirisinin zirve noktası oluyor. Ailesinin felaketine neden olan rüyanın gerçek anlamını, önüne birkaç kez gelmesine rağmen anlayamayan Mark-Alem, kurumun bir numaralı ismi oluyor. Bunun imparatorluk içindeki güç gruplarının mücadelesinin bir sonucu olup olmadığı ise muallakta kalıyor.
İlk sayfada Mark-Alem'le beraber girdiğimiz Tabir Sarayı'ndan, son sayfada bu sefer Mark-Alem'i içeride bırakarak ayrılırken yanımızda bu belirsizlik kalıyor. Halbuki bürokrasi bize bunu vaat etmiyordu. Kesinlik, hız, netlik, teknik vs. Max Weber, modern bürokrasinin bu avantajları sayesinde demir bir kafese dönüşeceğini söylüyordu. Kadare, bir demir kafes inşa etmiyor. Belirsizlik ve tekinsizlik karşısında bir akıntı sunuyor. Biz belki kurtuluyoruz bu akıntıdan, neticede kitap bitiyor. Ancak akıntı durmuyor.
Teselli Puanı: .../5
2 Ocak 2025 Perşembe
Bu Bir "Sınav Döneminde Hayatta Kalma Rehberi" Değildir.
Coğrafyamızın kimi bölgelerinde yılda dört, kimilerindeyse yılda yalnızca iki kez denk gelebileceğiniz, sadece birkaç hafta süren, ancak deneyimleyenlerin üzerinde kolay kolay silinmeyecek izler bırakan, ilk defa işiteceklerin "bu mu yani" diyebileceği bir fenomen vardır: Hukuk fakültesi sınav dönemi.
Bu görece nadir bir deneyimde neler yaşandığı, halk arasında kulaktan kulağa yayılagelmiştir. Haftalar, belki aylar öncesinden okunmaya başlanmasını gerektirecek kadar biriken notlar, buna rağmen her hafta bu yığına hatrı sayılır miktarda katkıda bulunan hocalar, ders programının kuytularında gerçekleştirilmeye çalışılan pratikler, yetişmeyen dersler, ne zaman dolduğu meçhul kütüphaneler, zaman-mekan algısını bozacak kadar uzun sınavlar, fizyolojik problemlere neden olacak kadar yazmanızı gerektiren sorular, kepçeyle verilen cevaplara rağmen çay kaşığının ucundan damlamış gibi hissettiren notlar... Hepsine eşlik eden kahve, bitmeyen yorgunluk, stres, kaygı, korku ve daha nice duygu da cabası.
Söylenenlerin bir kısmı bariz abartıdır, diğer kısmı ise hakikatin ufak bir zerresini dahi göstermez. Bu yazıda yazılanların da bir kısmı abartı, diğer kısmı uydurmadır. Kulağınıza gelenlerin bir kısmı sadece rivayettir. Rivayetlerin böyle yayılagelmesinin sebebi ise şudur: Sınav dönemini atlatanın deneyimi, bir diğerinden farklıdır. Kimi zaman herkesi etkileyen özel anlar yaşansa da sınav deneyimi, her sınav için ayrı; her öğrenci için eşsizdir. Bu nedenle korkulur zaten.
Üç haftalık (belki bir aylık) bir Sisyphos deneyimidir. Bütün bir günün yorgunluğuyla yatağınıza uzandığınızda ertesi gün sizi neyin beklediğini bilirsiniz. Medeni'dir, İdare'dir, Usul'dür, farklı isimlerle karşınıza çıkan kayayı günün sonuna kadar itersiniz. O kaya her gün değişir, kayayı itme eylemi değişmez. İtmeye çalıştığınız kaya kıpırdamaz bazen. Bazen de kayanın altında kalırsınız. Kendinizi suçlarsınız, kayayı suçlarsınız, kayayı oraya koyanı suçlarsınız. Kayayı sonsuza kadar itecekmişsiniz gibi gelir. Hukuk fakültesini bırakan ünlü isimleri anladığınızı düşünür, okulu asla bitiremeyeceğinizi düşünürsünüz. Elm sokağında mahsur kalmış gibi hissedersiniz. Ama o kutlu gün geldiğinde -ki her zaman gelir-, yanıp yıkılmış şehrin harabelerinden doğan güneşe bakıp hayatta kalmanın tadını çıkarırsınız.
Coğrafyamızın kimi bölgelerinde yılda dört, kimilerindeyse yılda yalnızca iki kez denk gelebileceğiniz, sadece birkaç hafta süren, ancak deneyimleyenlerin üzerinde kolay kolay silinmeyecek izler bırakan, ilk defa işiteceklerin "bu mu yani" diyebileceği bir fenomen vardır.
Hakkında söylenenlere bakmayın, çok takılmayın. Bunlara takılacak vaktiniz yok, yetişmesi gereken konular var. Derslerinize çalışın.
Unutmadan, sınavlarınızda başarılar dilerim.
20 Aralık 2024 Cuma
Pratiklerde Hayatta Kalma Rehberi
Başlarken Not: Neredeyse bir sene önce, vize sınavlarından sonra, sınav dönemi boyunca üzerine düşündüğüm metni blogda paylaşmıştım. Bu yazı, o yazının devamı. Bu nedenle önce o yazıyı okumanız daha iyi olacaktır. Çünkü orada yer alan tavsiyeler, doğal olarak burada yer almayacak. Bu yazıda daha spesifik olarak sınav gözetmenliği boyunca dikkatimi çeken durumlara ilişkin tavsiyelerde bulunacağım. Aslında daha çok söyleneceğim ama öyle söyleyince pek hoşunuza gitmiyor, "sen kim oluyorsun" itirazları ve diğer daha kötü anmalarla kulaklarım çınlıyor.
Notun Notu: Yazıya başlarken niyetim gerçekten de sınavlar hakkında tavsiye verdiğim ikinci bir yazı yazmaktı. Ancak soru çözümüne yönelik pratik derslere ilişkin söyleyeceğim çok sözüm varmış. Ayrı bir yazı oluşturacak hacme ulaşınca önce bu yazıyı yayınlamaya karar verdim. Yazmak için yola çıktığım yazı da haliyle ertelendi. Sınavlardan önce yetişir mi, bilemiyorum. Gerçi ilk yazıyı düşünürsek yetişip yetişmemesi o kadar da önemli görünmüyor. Ama o yazı da bir ara gelecek.
Tebrikler, bir vize dönemine daha neredeyse vardınız. Herhalde konuların yavaş yavaş sonuna gelmiş, bir süredir ortalıkta gezinen sihirli sözcükleri duymaya başlamışsınızdır (bazı rivayetlere göre çoktan, henüz ilk haftalarda bu sözcüklerle tanışanlarınız var): Pratik dersi, soru çözümü, konu tekrarı.
Dersin asistanına merhaba deyin. Pratik çalışmalarınızı -büyük olasılıkla- o yürütecek, sizler için çok özel sorular hazırlayacak. Ardından bir de vize sınavınız için oluşturulacak soru havuzuna sorular hazırlayacak. Hayır, -çok çok büyük olasılıkla- pratikte çözdüğünüz soruların tıpatıp aynısıyla karşılaşmayacaksınız. Evet, -bir ihtimal- benzer sorular karşınıza gelecek. Önemli olan sorulara nasıl yaklaşmanız, cevapları nasıl gerekçelendirmeniz gerektiğini öğrenmeniz; bunları öğrendikten sonrası kolay.
Eğer pratik çalışma dersten önce bırakılmışsa derse gelmeden soruları okuyup cevaplamaya çalışmakta fayda var. Kitaplarınız, kanunlarınız, ders notlarınız, arkadaşlarınız kısacası pek çok kaynak sayesinde cevaplar üzerine çalışabilir, böylece dersten alacağınız verimi artırabilirsiniz. Üstelik her gün yaptığınızdan farklı olarak yalnızca okumak yerine somut bir problem üzerine kafa yürüteceğinizden sınavlar için de adım atmış olacaksınız. (Pratik çalışmanın da amacı bu değil mi zaten? Yoksa siz başka bir şey mi sanmıştınız?) Çalışma dersten önce fotokopiye bırakılmadı mı? Sorun değil. Dinleme ve yazma becerilerinize güvenin.
Soruları okuyup cevaplarınızı düşündüyseniz pratikleri çözmeye başlayalım. Birinci soruyu kim cevaplamak ister?
Siz de pratik derslerinde söz almaktan çekinenlerdenseniz işte ilk tavsiye: Çekinmeyin. Zaten dersin amacı, soruların nasıl çözülmesi gerektiğini anlatmak. Sınavdan önceki son derse, sınavla alakalı tüyo almak için gelen kalabalık önünde konuşmaya cesaret etmek, zor. Bunu anlayabiliyorum. Üzerine yanlış cevap verip rezil olma korkusu da eklenince cevabı bilseniz dahi riske girmemek sizin için en iyi ihtimal gibi görünüyor olabilir. Üstelik asistan zaten soruları cevaplayacak. "Ne gerek var?" düşüncesi, sizin sıralarınızdan kürsüye kadar -hatta şu an bu satırları yazdığım masa başına kadar- ulaşıyor. Ama ne yazık ki yanılıyorsunuz. Çünkü gerek var.
Soruya cevap verdikten sonra başınıza ne gelebilir? Gelin, birkaç ihtimal üzerinden ilerleyelim ve her ihtimalde elinize neler geçeceğini değerlendirelim.
İHTİMAL 1: Yanlış cevap verdiniz, hocanız neden yanlış cevap verdiğinizi ve ardından doğru cevabı açıkladı. Doğru cevabı ve bu cevabın nasıl verileceğini öğrendiniz.
İHTİMAL 2: Daha kötü ne olabilir? Çok saçma bir cevap verdiniz, amfidekiler güldü. Hocanız cevabın neden doğru olmadığını ve ardından doğru cevabı açıkladı. Doğru cevabı ve bu cevabın nasıl verileceğini öğrendiniz.
İHTİMAL 3: İyi ihtimalleri düşünelim. Doğru cevabı biliyorsunuz ancak heyecanlandığınız için soruyu, istediğiniz gibi yanıtlayamadınız. Hocanız doğru cevabı verdiğinizi söyledi ve açıklamanızda problemli noktaları gösterdi. Doğru cevabı ve bu cevabın nasıl verileceğini öğrendiniz.
İHTİMAL 4: En iyi ihtimali sona sakladım. Doğru cevabı biliyorsunuz ve açıklamanız da gerçekten çok iyiydi. Hocanız sizi tebrik etti ve cevabınızı bir kez daha tekrar etti. Çünkü kalabalık amfide sesinizi duymayanlar olabilir. Doğru cevabı ve bu cevabın nasıl verileceğini zaten biliyordunuz, bu sefer pratiklerde söz almanın gözünüzde büyüttüğünüz kadar korkunç olmadığını öğrendiniz.
Yukarıdaki her senaryoda kazanan siz oluyorsunuz. Ancak her öğrencinin zihninin karanlık ve kuytu köşesinde bekleyen ve sınav zamanı en baş köşeye göç eden o düşünce aklınıza geliyor: Sorunun cevabını bilmiyorum.
Eh, bu ihtimali de atlamayız elbette.
1. Soruya dair hiçbir fikriniz yoksa sessiz kalıp cevabı öğrenmek en iyi tercih. Bir sözlüde olmadığınız için gözleriyle sizi yakalayıp sorunun cevabını isteyecek bir hocanız da yok. Yine de ortamı değerlendirin. Eğer amfi çok sessizse dikkatli olun. Tehlikede olabilirsiniz. Asistanların telaşlı öğrencileri tespit etme gibi ekstrem bir yeteneği vardır. Yakalanmayın.
Merak etmeyin, sadece iyi dinleyin ve anlamadığınız yerleri sorun. Gerekirse bir daha sorun. Gerekirse bir daha sorun, bir daha sorun.
2. Konuya dair hiçbir fikriniz yoksa, yani pratikte sorulan sorular size yabancı geliyorsa çalışma temponuzu artırmanın zamanı gelmiş demektir. Telaşa mahal yok. Bir kahve için, daha sıkı çalışmak için gereken mental dirayete gelmeye çalışın. Pratiği yine dinleyebilirsiniz, zamanı gelince tekrar dönmek için.
3. Derse dair hiçbir fikriniz yoksa, önce transkriptinizi kontrol edin. Belki de yanlış derse girdiniz.
4. Bu sene aldığınıza emin olduğunuz bir derse dair hiçbir fikriniz yoksa, ikinci maddeye dönün. Ancak şunun farkına varın, zamanınız çok az ve yetiştirmeniz gereken bir ders var. Derin nefes alın, ne yapabileceğinizi düşünün.
5. Hukuka dair hiçbir fikriniz yoksa, sizi fakültesine davet eden arkadaşınıza teşekkür edin. Arkadaşınız için zor, sizin için eğlenceli bir deneyim olmalı. Çıkışta arkadaşınıza sıcak bir şeyler ısmarlayın.
Böylece sona geliyoruz. Haftaya bu anlattıklarımı içeren bir pratik çalışma yapacağız. Soruları yukarıya bıraktım. O zamana kadar kendinize dikkat edin. Sınav hazırlığında ve elbette sınavlarda başarılar.
21 Kasım 2024 Perşembe
Kontrol Kalemi: Joachim Zelter - İşsizler Okulu
Yayıncı: İş Bankası Kültür Yayınları
Çeviren: Regaip Minareci
Editör: Başak Güntekin
Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "İşsizler Okulu" isimli romanda arıyoruz.
Bina yönetmeliğinde ve okul binasının çeşitli noktalarında asılı afişlerde bir cümle yer alır.
Work is Freedom.
SPHERICON'a hoş geldiniz. O ne bir plan ne de bir programdır, bir tür sistemdir. SPHERICON'da bir okul günü sabah saat 6.15'te başlar, gece 23'te sona erer. Kursiyerlerin hiç boş zamanı yoktur. Çünkü SPHERICON'da boş zaman yoktur. Zaman bölünmüştür: Eylem zamanı, yapma zamanı, iyileştirme zamanı, yeni başlangıçlar zamanı, öğrenme zamanı, düşünme zamanı, düşünce tarzını değiştirme zamanı, kesintisiz başvuru çalışması zamanı...
SPHERICON, kursiyerlere en iyi CV'nin nasıl hazırlanacağını öğreten bir okuldur. İşin değil, iş aramanın öğretildiği bir tesistir. Dikkat çekici CV nasıl hazırlanır, geçmişin hoşa gitmeyen detayları nasıl değiştirilir, potansiyel iş verenlerin beğenisi nasıl kazanılır, hepsini SPHERICON'da öğrenirsiniz. Önemli olan bir işinizin olmasıdır. Bunun için tesisin her yerinde günün her saati, her bölümde ayrı bir karakterin iş arama macerasının gösterildiği "Job Quest" sürekli gösterilir. Arayış önemlidir.
Öyledir. Çünkü devir değişmiştir artık. Yirminci yüzyılın kampları, çalışmanın bireyi özgürleştireceğini ilan ederken yirmi birinci yüzyılda birey artık özgürleşmiştir. Çünkü çalışmak özgürlüktür. Veya özgürlük, çalışmaktır.
Cümle, tersten de geçerli: Freedom is Work.
Artık dönüşüm tamamlanmıştır. Yeni bir çağa geçilmiştir ve ihtiyaç duyulan artık sadece çalışan insan değildir. İş arayan insana da ihtiyaç vardır. Bunu ne kadar profesyonel yapabilirse o kadar iyi. Çünkü çalışan, ensesinde her zaman iş arayanın soluğunu hissetmelidir ki daha çok çalışsın. İşini kaybetmesin.
Bu oyunda hedef, yalnızca bir iş pozisyonunu ele geçirmek değil, aynı zamanda başkasının elinden almak... Olabilecek en maceralı yollardan işyeri sahiplerini dinliyor ve gözetliyorlar, şifreleri kırıyor, başkalarının e-postalarına bakıyor, küçücük bir dikkatsizlik, bir zayıf nokta arıyorlar... Sonra bir anda can alıcı butona basıyorlar: "Job Attack."
Yakın gelecekte geçen İşsizler Okulu, konusu ve girişiyle okuru heyecanlandırıyor. Umut verici girişle birlikte ilk dikkat çeken, yazarın okurla hikaye arasına mesafe koyan üslubu. Okurla hikaye arasına SPHERICON giriyor. Onun bürokratik duvarlarına çarpıyor, sıkı planlanmış programının arasından hikayeye sızmaya çalışıyorsunuz. SPHERICON'un hikayesini okuduğunuzu düşünüyorsunuz. Kaldı ki yazar, SPHERICON'un hikayesinin nasıl anlatılacağını da açık açık söylüyor:
SPHERICON üzerine bir kitap yazılacak olsa, içinde gerçek insanlar olmazdı, insan figürleri bile olmazdı, olsa olsa değişken özgeçmişlerden parçalar ya da hayali bölümler olurdu... Karakterlerinin çoğunun bir isme bile ihtiyacı olmazdı. Olsa bile bunları mütemadiyen takas etmek ve değiştirmek için olurdu... Dili, SPHERICON dili olurdu: Yönetmen komutu gibi, özlü ve kısa. Yönetmen komutu kısalığına indirgenmiş hareketler ve yorumlar. Sürekli şimdiki zamanda kalan bir dil.
Özlü ve kısa. İşsizler Okulu'nu tarif edecek iki iyi kelime. Gerçekten kitabın yarısına kadar bırakın kahramanı, bir kahraman adayını bile görmüyorsunuz. Göreceğinizi de düşünmüyorsunuz. SPHERICON ve oradaki eğitmenlerden olan Fest tüm sahneyi kaplıyor. Ancak Fest bile bir karakter olarak orada değil, komutu verecek yönetmen olarak bulunuyor. Kursiyerlere nasıl iyi CV hazırlayacaklarını anlatıyor. Sürekli ve ısrarlı sorularla onları zorluyor.
İkinci yarıdaysa kitap farklı bir yöne sapıyor. SPHERICON'daki iki kursiyer Karla ve Roland, görmeyi umduğumuz distopyanın sonunu getirecek karakter adayları olarak beliriyor. Ancak sadece aday olarak kalıyorlar. Bir anda hızlanan tempoya ne yazık ki yetişemiyorlar. Öyle ki Roland'ı bir noktadan sonra görmüyoruz dahi. Bunun nedenlerini düşününce aklıma yalnızca kitabın başında hoşuma giden üslup geliyor. Bu farklı üslup, SPHERICON'u anlatmaya çok uygun. Ancak bir karakteri tasvir etmeye o kadar da uygun değil. Karla'yı anlatırken dahi soğuk, mesafeli kalıyor. Bu, belli ki bilinçli bir tercih. Ancak Karla'yla aramıza giren mesafe, kitabın vurucu olması gereken finalini de uzaktan izlememize, Karla'nın gördüğü manzarayı onunla görememize neden oluyor. Çalışma kamplarının modern (ancak elbette çağa uygun olarak değiştirilmiş) halini okuduğumuz romanda yine geçmişi hatırlatan bu finalin çok daha vurucu olması gerekirdi. Bu nedenle kitap, ne yazık ki tat kaçırabilecek bir final yapıyor.
Yine de ilginç bir okuma deneyimi sunması açısından şans verilmesi gereken bir eser.
Teselli Puanı: 3/5
Bir Başka Yılın Dökümü
Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...
-
Yayıncı: Jaguar Kitap Çeviren: Finesa Xhibo Editör: Berk Çetin Sayfa Sayısı : 183 Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise...
-
Acısıyla tatlısıyla bir sınav döneminin daha sonuna geldiniz, tebrikler. Artık derin bir nefes alabilir, vize sonuçlarını beklemeye başlayab...
-
Merhaba. Eski öykülerimle karşılaşmaya devam ediyorum. Bu sefer Google Drive'ımı kontrol ettim ve tamamlayıp yayınlamak amacıyla dergil...




