10 Nisan 2025 Perşembe

Kontrol Kalemi: İsmail Kadare - Rüyalar Sarayı


Yayıncı: Jaguar Kitap

Çeviren: Finesa Xhibo

Editör: Berk Çetin

Sayfa Sayısı: 183

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Rüyalar Sarayı" isimli romanda arıyoruz.

İmparatorluğun dört bir köşesinde görülen rüyaları toplamak, tasnif etmek, yorumlamak ve her hafta "Ana Rüya" olarak tabir edilen, İmparatorluğun politikalarını belirleyecek esas rüyayı sunmakla görevli bir kurum: Tabir Sarayı, bir bakıma Rüya Bakanlığı. Meşhur Köprülü ailesinin (Qyprilli) genç üyesi Mark-Alem, Tabir Sarayı'nda işe başlar. Mark-Alem, Saray'ın koridorlarında kaybolurken biz okurlar da onu takip eder, onunla birlikte kayboluruz. Tıpkı sisli bir havada ilerler gibi yolumuzu tam tayin edemeden, dışarıdan gelecek yardıma her an muhtaç ilerleriz. Sisin dağılıp önümüzü görebildiğimiz o anı bekleriz.

Ancak "Rüyalar Sarayı"nda sisin dağıldığı bir an yok. Tıpkı rüyalar gibi muğlaklık üzerine inşa edilen roman, bu muğlaklığı aydınlatmak için harekete geçme konusunda bocalayan Mark-Alem gibi bir baş karaktere sahip olduğu için hikayesini sis perdesinin arkasından anlatıyor. Ancak kötü bir şey değil bu. Aksine, rüyaları yorumlayan bir bürokratik yapı fikrine son derece uyan bir tercih. Tabir Sarayı'nın labirenti andıran koridorları, belirsiz çalışma saatleri, karmaşık yapısı ve esasında en başta yaptığı işin muğlaklığı ve kötüye kullanıma açıklığı; tekinsiz bir ortam yaratıyor. Bu ortam yaratıldıktan sonra iki tercih yapılabilir: Ya bu tekinsizlikle mücadele edecek bir kahraman yaratacaksınız ya da kahramanınız bu tekinsizlikte boğulacak. İsmail Kadare tercihini Dava'nın Joseph K.'sını andıran bir karakter yaratmaktan yana kullanmış. Ancak bununla  yetinmemiş.

Meşhur Köprülüler ailesinin bir ferdi olarak aile adının altında bocalayan Mark-Alem, bütün bu bocalamalarına rağmen bürokratik merdivenin basamaklarını tırmanıyor. Rüyalar hakkında belirgin bir yeteneği olmasa da en önemli dairelerde çalışıyor. Öyle ki ailenin felaketine neden olacak rüya birkaç kez karşısına çıkıyor, ancak rüyayı yorumlayamıyor. Buna rağmen, felaket yaşandıktan sonra görevinde yükseliyor. İmparatorluğun üst kademelerinde yer alan dayısı Vezir'in bu işte ne kadar parmağı olduğu bilinmiyor. Bütün kitap boyunca yaptığı işte bocalayan, Tabir Sarayı'nın işleyişini tam anlamıyla çözemeyen ve rüyalar karşısında tedirginliğini atamayan Mark-Alem, ailesinin felaketi olan bir olayın ardından Saray'ın bürokratik merdivenlerini tırmanıveriyor (bürokratik koridorlarını geçiveriyor, demeliyim belki de). 

180 sayfalık bu kısa romanda Mark-Alem'i akıntıya kapılmış bir halde görüyoruz. Tabir Sarayı'nın koridorlarında molaya çıkan memurların akıntısına, rüyaların tekinsizliğinin akıntısına, günlerin akıntısına ve en sonunda bürokratik akıntıya kapılıyor. Akıntıya karşı çıkmıyor, kendisini akıntıya bırakıyor. Bu kabullenişin Mark-Alem'i Saray'ın en önemli mevkilerine getirmesi, kitap boyunca yer yer karşılaştığımız bürokrasi eleştirisinin zirve noktası oluyor. Ailesinin felaketine neden olan rüyanın gerçek anlamını, önüne birkaç kez gelmesine rağmen anlayamayan Mark-Alem, kurumun bir numaralı ismi oluyor. Bunun imparatorluk içindeki güç gruplarının mücadelesinin bir sonucu olup olmadığı ise muallakta kalıyor. 

İlk sayfada Mark-Alem'le beraber girdiğimiz Tabir Sarayı'ndan, son sayfada bu sefer Mark-Alem'i içeride bırakarak ayrılırken yanımızda bu belirsizlik kalıyor. Halbuki bürokrasi bize bunu vaat etmiyordu. Kesinlik, hız, netlik, teknik vs. Max Weber, modern bürokrasinin bu avantajları sayesinde demir bir kafese dönüşeceğini söylüyordu. Kadare, bir demir kafes inşa etmiyor. Belirsizlik ve tekinsizlik karşısında bir akıntı sunuyor. Biz belki kurtuluyoruz bu akıntıdan, neticede kitap bitiyor. Ancak akıntı durmuyor.

Teselli Puanı: .../5

2 Ocak 2025 Perşembe

Bu Bir "Sınav Döneminde Hayatta Kalma Rehberi" Değildir.

Coğrafyamızın kimi bölgelerinde yılda dört, kimilerindeyse yılda yalnızca iki kez denk gelebileceğiniz, sadece birkaç hafta süren, ancak deneyimleyenlerin üzerinde kolay kolay silinmeyecek izler bırakan, ilk defa işiteceklerin "bu mu yani" diyebileceği bir fenomen vardır: Hukuk fakültesi sınav dönemi.

Bu görece nadir bir deneyimde neler yaşandığı, halk arasında kulaktan kulağa yayılagelmiştir. Haftalar, belki aylar öncesinden okunmaya başlanmasını gerektirecek kadar biriken notlar, buna rağmen her hafta bu yığına hatrı sayılır miktarda katkıda bulunan hocalar, ders programının kuytularında gerçekleştirilmeye çalışılan pratikler, yetişmeyen dersler, ne zaman dolduğu meçhul kütüphaneler, zaman-mekan algısını bozacak kadar uzun sınavlar, fizyolojik problemlere neden olacak kadar yazmanızı gerektiren sorular, kepçeyle verilen cevaplara rağmen çay kaşığının ucundan damlamış gibi hissettiren notlar... Hepsine eşlik eden kahve, bitmeyen yorgunluk, stres, kaygı, korku ve daha nice duygu da cabası.

Söylenenlerin bir kısmı bariz abartıdır, diğer kısmı ise hakikatin ufak bir zerresini dahi göstermez. Bu yazıda yazılanların da bir kısmı abartı, diğer kısmı uydurmadır. Kulağınıza gelenlerin bir kısmı sadece rivayettir. Rivayetlerin böyle yayılagelmesinin sebebi ise şudur: Sınav dönemini atlatanın deneyimi, bir diğerinden farklıdır. Kimi zaman herkesi etkileyen özel anlar yaşansa da sınav deneyimi, her sınav için ayrı; her öğrenci için eşsizdir. Bu nedenle korkulur zaten.

Üç haftalık (belki bir aylık) bir Sisyphos deneyimidir. Bütün bir günün yorgunluğuyla yatağınıza uzandığınızda ertesi gün sizi neyin beklediğini bilirsiniz. Medeni'dir, İdare'dir, Usul'dür, farklı isimlerle karşınıza çıkan kayayı günün sonuna kadar itersiniz. O kaya her gün değişir, kayayı itme eylemi değişmez. İtmeye çalıştığınız kaya kıpırdamaz bazen. Bazen de kayanın altında kalırsınız. Kendinizi suçlarsınız, kayayı suçlarsınız, kayayı oraya koyanı suçlarsınız. Kayayı sonsuza kadar itecekmişsiniz gibi gelir. Hukuk fakültesini bırakan ünlü isimleri anladığınızı düşünür, okulu asla bitiremeyeceğinizi düşünürsünüz. Elm sokağında mahsur kalmış gibi hissedersiniz. Ama o kutlu gün geldiğinde -ki her zaman gelir-, yanıp yıkılmış şehrin harabelerinden doğan güneşe bakıp hayatta kalmanın tadını çıkarırsınız.

Coğrafyamızın kimi bölgelerinde yılda dört, kimilerindeyse yılda yalnızca iki kez denk gelebileceğiniz, sadece birkaç hafta süren, ancak deneyimleyenlerin üzerinde kolay kolay silinmeyecek izler bırakan, ilk defa işiteceklerin "bu mu yani" diyebileceği bir fenomen vardır.

Hakkında söylenenlere bakmayın, çok takılmayın. Bunlara takılacak vaktiniz yok, yetişmesi gereken konular var. Derslerinize çalışın. 


Unutmadan, sınavlarınızda başarılar dilerim.

20 Aralık 2024 Cuma

Pratiklerde Hayatta Kalma Rehberi

Başlarken Not: Neredeyse bir sene önce, vize sınavlarından sonra, sınav dönemi boyunca üzerine düşündüğüm metni blogda paylaşmıştım. Bu yazı, o yazının devamı. Bu nedenle önce o yazıyı okumanız daha iyi olacaktır. Çünkü orada yer alan tavsiyeler, doğal olarak burada yer almayacak. Bu yazıda daha spesifik olarak sınav gözetmenliği boyunca dikkatimi çeken durumlara ilişkin tavsiyelerde bulunacağım. Aslında daha çok söyleneceğim ama öyle söyleyince pek hoşunuza gitmiyor, "sen kim oluyorsun" itirazları ve diğer daha kötü anmalarla kulaklarım çınlıyor.

Notun Notu: Yazıya başlarken niyetim gerçekten de sınavlar hakkında tavsiye verdiğim ikinci bir yazı yazmaktı. Ancak soru çözümüne yönelik pratik derslere ilişkin söyleyeceğim çok sözüm varmış. Ayrı bir yazı oluşturacak hacme ulaşınca önce bu yazıyı yayınlamaya karar verdim. Yazmak için yola çıktığım yazı da haliyle ertelendi. Sınavlardan önce yetişir mi, bilemiyorum. Gerçi ilk yazıyı düşünürsek yetişip yetişmemesi o kadar da önemli görünmüyor. Ama o yazı da bir ara gelecek.


Tebrikler, bir vize dönemine daha neredeyse vardınız. Herhalde konuların yavaş yavaş sonuna gelmiş, bir süredir ortalıkta gezinen sihirli sözcükleri duymaya başlamışsınızdır (bazı rivayetlere göre çoktan, henüz ilk haftalarda bu sözcüklerle tanışanlarınız var): Pratik dersi, soru çözümü, konu tekrarı.

Dersin asistanına merhaba deyin. Pratik çalışmalarınızı -büyük olasılıkla- o yürütecek, sizler için çok özel sorular hazırlayacak. Ardından bir de vize sınavınız için oluşturulacak soru havuzuna sorular hazırlayacak. Hayır, -çok çok büyük olasılıkla- pratikte çözdüğünüz soruların tıpatıp aynısıyla karşılaşmayacaksınız. Evet, -bir ihtimal- benzer sorular karşınıza gelecek. Önemli olan sorulara nasıl yaklaşmanız, cevapları nasıl gerekçelendirmeniz gerektiğini öğrenmeniz; bunları öğrendikten sonrası kolay. 

Eğer pratik çalışma dersten önce bırakılmışsa derse gelmeden soruları okuyup cevaplamaya çalışmakta fayda var. Kitaplarınız, kanunlarınız, ders notlarınız, arkadaşlarınız kısacası pek çok kaynak sayesinde cevaplar üzerine çalışabilir, böylece dersten alacağınız verimi artırabilirsiniz. Üstelik her gün yaptığınızdan farklı olarak yalnızca okumak yerine somut bir problem üzerine kafa yürüteceğinizden sınavlar için de adım atmış olacaksınız. (Pratik çalışmanın da amacı bu değil mi zaten? Yoksa siz başka bir şey mi sanmıştınız?) Çalışma dersten önce fotokopiye bırakılmadı mı? Sorun değil. Dinleme ve yazma becerilerinize güvenin. 

Soruları okuyup cevaplarınızı düşündüyseniz pratikleri çözmeye başlayalım. Birinci soruyu kim cevaplamak ister?

Siz de pratik derslerinde söz almaktan çekinenlerdenseniz işte ilk tavsiye: Çekinmeyin. Zaten dersin amacı, soruların nasıl çözülmesi gerektiğini anlatmak. Sınavdan önceki son derse, sınavla alakalı tüyo almak için gelen kalabalık önünde konuşmaya cesaret etmek, zor. Bunu anlayabiliyorum. Üzerine yanlış cevap verip rezil olma korkusu da eklenince cevabı bilseniz dahi riske girmemek sizin için en iyi ihtimal gibi görünüyor olabilir. Üstelik asistan zaten soruları cevaplayacak. "Ne gerek var?" düşüncesi, sizin sıralarınızdan kürsüye kadar -hatta şu an bu satırları yazdığım masa başına kadar- ulaşıyor. Ama ne yazık ki yanılıyorsunuz. Çünkü gerek var.

Soruya cevap verdikten sonra başınıza ne gelebilir? Gelin, birkaç ihtimal üzerinden ilerleyelim ve her ihtimalde elinize neler geçeceğini değerlendirelim.

İHTİMAL 1: Yanlış cevap verdiniz, hocanız neden yanlış cevap verdiğinizi ve ardından doğru cevabı açıkladı. Doğru cevabı ve bu cevabın nasıl verileceğini öğrendiniz.

İHTİMAL 2: Daha kötü ne olabilir? Çok saçma bir cevap verdiniz, amfidekiler güldü. Hocanız cevabın neden doğru olmadığını ve ardından doğru cevabı açıkladı. Doğru cevabı ve bu cevabın nasıl verileceğini öğrendiniz.

İHTİMAL 3: İyi ihtimalleri düşünelim. Doğru cevabı biliyorsunuz ancak heyecanlandığınız için soruyu, istediğiniz gibi yanıtlayamadınız. Hocanız doğru cevabı verdiğinizi söyledi ve açıklamanızda problemli noktaları gösterdi. Doğru cevabı ve bu cevabın nasıl verileceğini öğrendiniz.

İHTİMAL 4: En iyi ihtimali sona sakladım. Doğru cevabı biliyorsunuz ve açıklamanız da gerçekten çok iyiydi. Hocanız sizi tebrik etti ve cevabınızı bir kez daha tekrar etti. Çünkü kalabalık amfide sesinizi duymayanlar olabilir. Doğru cevabı ve bu cevabın nasıl verileceğini zaten biliyordunuz, bu sefer pratiklerde söz almanın gözünüzde büyüttüğünüz kadar korkunç olmadığını öğrendiniz.

Yukarıdaki her senaryoda kazanan siz oluyorsunuz. Ancak her öğrencinin zihninin karanlık ve kuytu köşesinde bekleyen ve sınav zamanı en baş köşeye göç eden o düşünce aklınıza geliyor: Sorunun cevabını bilmiyorum.

Eh, bu ihtimali de atlamayız elbette. 

1. Soruya dair hiçbir fikriniz yoksa sessiz kalıp cevabı öğrenmek en iyi tercih. Bir sözlüde olmadığınız için gözleriyle sizi yakalayıp sorunun cevabını isteyecek bir hocanız da yok. Yine de ortamı değerlendirin. Eğer amfi çok sessizse dikkatli olun. Tehlikede olabilirsiniz. Asistanların telaşlı öğrencileri tespit etme gibi ekstrem bir yeteneği vardır. Yakalanmayın. 

Merak etmeyin, sadece iyi dinleyin ve anlamadığınız yerleri sorun. Gerekirse bir daha sorun. Gerekirse bir daha sorun, bir daha sorun.

2. Konuya dair hiçbir fikriniz yoksa, yani pratikte sorulan sorular size yabancı geliyorsa çalışma temponuzu artırmanın zamanı gelmiş demektir. Telaşa mahal yok. Bir kahve için, daha sıkı çalışmak için gereken mental dirayete gelmeye çalışın. Pratiği yine dinleyebilirsiniz, zamanı gelince tekrar dönmek için.

3. Derse dair hiçbir fikriniz yoksa, önce transkriptinizi kontrol edin. Belki de yanlış derse girdiniz. 

4. Bu sene aldığınıza emin olduğunuz bir derse dair hiçbir fikriniz yoksa, ikinci maddeye dönün. Ancak şunun farkına varın, zamanınız çok az ve yetiştirmeniz gereken bir ders var. Derin nefes alın, ne yapabileceğinizi düşünün. 

5. Hukuka dair hiçbir fikriniz yoksa, sizi fakültesine davet eden arkadaşınıza teşekkür edin. Arkadaşınız için zor, sizin için eğlenceli bir deneyim olmalı. Çıkışta arkadaşınıza sıcak bir şeyler ısmarlayın.

Böylece sona geliyoruz. Haftaya bu anlattıklarımı içeren bir pratik çalışma yapacağız. Soruları yukarıya bıraktım. O zamana kadar kendinize dikkat edin. Sınav hazırlığında ve elbette sınavlarda başarılar.

21 Kasım 2024 Perşembe

Kontrol Kalemi: Joachim Zelter - İşsizler Okulu


Yayıncı: İş Bankası Kültür Yayınları

Çeviren: Regaip Minareci

Editör: Başak Güntekin

Sayfa Sayısı: 157

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "İşsizler Okulu" isimli romanda arıyoruz.

Bina yönetmeliğinde ve okul binasının çeşitli noktalarında asılı afişlerde bir cümle yer alır. 

Work is Freedom.

SPHERICON'a hoş geldiniz. O ne bir plan ne de bir programdır, bir tür sistemdir. SPHERICON'da bir okul günü sabah saat 6.15'te başlar, gece 23'te sona erer. Kursiyerlerin hiç boş zamanı yoktur. Çünkü SPHERICON'da boş zaman yoktur. Zaman bölünmüştür: Eylem zamanı, yapma zamanı, iyileştirme zamanı, yeni başlangıçlar zamanı, öğrenme zamanı, düşünme zamanı, düşünce tarzını değiştirme zamanı, kesintisiz başvuru çalışması zamanı...

SPHERICON, kursiyerlere en iyi CV'nin nasıl hazırlanacağını öğreten bir okuldur. İşin değil, iş aramanın öğretildiği bir tesistir. Dikkat çekici CV nasıl hazırlanır, geçmişin hoşa gitmeyen detayları nasıl değiştirilir, potansiyel iş verenlerin beğenisi nasıl kazanılır, hepsini SPHERICON'da öğrenirsiniz. Önemli olan bir işinizin olmasıdır. Bunun için tesisin her yerinde günün her saati, her bölümde ayrı bir karakterin iş arama macerasının gösterildiği "Job Quest" sürekli gösterilir. Arayış önemlidir.

Öyledir. Çünkü devir değişmiştir artık. Yirminci yüzyılın kampları, çalışmanın bireyi özgürleştireceğini ilan ederken yirmi birinci yüzyılda birey artık özgürleşmiştir. Çünkü çalışmak özgürlüktür. Veya özgürlük, çalışmaktır. 

Cümle, tersten de geçerli: Freedom is Work.

Artık dönüşüm tamamlanmıştır. Yeni bir çağa geçilmiştir ve ihtiyaç duyulan artık sadece çalışan insan değildir. İş arayan insana da ihtiyaç vardır. Bunu ne kadar profesyonel yapabilirse o kadar iyi. Çünkü çalışan, ensesinde her zaman iş arayanın soluğunu hissetmelidir ki daha çok çalışsın. İşini kaybetmesin.

Bu oyunda hedef, yalnızca bir iş pozisyonunu ele geçirmek değil, aynı zamanda başkasının elinden almak... Olabilecek en maceralı yollardan işyeri sahiplerini dinliyor ve gözetliyorlar, şifreleri kırıyor, başkalarının e-postalarına bakıyor, küçücük bir dikkatsizlik, bir zayıf nokta arıyorlar... Sonra bir anda can alıcı butona basıyorlar: "Job Attack."


Yakın gelecekte geçen İşsizler Okulu, konusu ve girişiyle okuru heyecanlandırıyor. Umut verici girişle birlikte ilk dikkat çeken, yazarın okurla hikaye arasına mesafe koyan üslubu. Okurla hikaye arasına SPHERICON giriyor. Onun bürokratik duvarlarına çarpıyor, sıkı planlanmış programının arasından hikayeye sızmaya çalışıyorsunuz. SPHERICON'un hikayesini okuduğunuzu düşünüyorsunuz. Kaldı ki yazar, SPHERICON'un hikayesinin nasıl anlatılacağını da açık açık söylüyor:

SPHERICON üzerine bir kitap yazılacak olsa, içinde gerçek insanlar olmazdı, insan figürleri bile olmazdı, olsa olsa değişken özgeçmişlerden parçalar ya da hayali bölümler olurdu... Karakterlerinin çoğunun bir isme bile ihtiyacı olmazdı. Olsa bile bunları mütemadiyen takas etmek ve değiştirmek için olurdu... Dili, SPHERICON dili olurdu: Yönetmen komutu gibi, özlü ve kısa. Yönetmen komutu kısalığına indirgenmiş hareketler ve yorumlar. Sürekli şimdiki zamanda kalan bir dil.

Özlü ve kısa. İşsizler Okulu'nu tarif edecek iki iyi kelime. Gerçekten kitabın yarısına kadar bırakın kahramanı, bir kahraman adayını bile görmüyorsunuz. Göreceğinizi de düşünmüyorsunuz. SPHERICON ve oradaki eğitmenlerden olan Fest tüm sahneyi kaplıyor. Ancak Fest bile bir karakter olarak orada değil, komutu verecek yönetmen olarak bulunuyor. Kursiyerlere nasıl iyi CV hazırlayacaklarını anlatıyor. Sürekli ve ısrarlı sorularla onları zorluyor.

İkinci yarıdaysa kitap farklı bir yöne sapıyor. SPHERICON'daki iki kursiyer Karla ve Roland, görmeyi umduğumuz distopyanın sonunu getirecek karakter adayları olarak beliriyor. Ancak sadece aday olarak kalıyorlar. Bir anda hızlanan tempoya ne yazık ki yetişemiyorlar. Öyle ki Roland'ı bir noktadan sonra görmüyoruz dahi. Bunun nedenlerini düşününce aklıma yalnızca kitabın başında hoşuma giden üslup geliyor. Bu farklı üslup, SPHERICON'u anlatmaya çok uygun. Ancak bir karakteri tasvir etmeye o kadar da uygun değil. Karla'yı anlatırken dahi soğuk, mesafeli kalıyor. Bu, belli ki bilinçli bir tercih. Ancak Karla'yla aramıza giren mesafe, kitabın vurucu olması gereken finalini de uzaktan izlememize, Karla'nın gördüğü manzarayı onunla görememize neden oluyor. Çalışma kamplarının modern (ancak elbette çağa uygun olarak değiştirilmiş) halini okuduğumuz romanda yine geçmişi hatırlatan bu finalin çok daha vurucu olması gerekirdi. Bu nedenle kitap, ne yazık ki tat kaçırabilecek bir final yapıyor.

Yine de ilginç bir okuma deneyimi sunması açısından şans verilmesi gereken bir eser.

Teselli Puanı: 3/5 

25 Ekim 2024 Cuma

Kontrol Kalemi: Barış Bıçakçı - Dünyaya Yeni Gelen Okurlar İçin



Yayıncı: İletişim Yayınları

Editör: Tanıl Bora

Kapak: Suat Aksu

Sayfa Sayısı: 131

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Dünyaya Yeni Gelen Okurlar İçin" isimli romanda arıyoruz.

Zaman zaman Barış Bıçakçı uğruyor hayatlarımıza. Bir anda yeni romanının geleceği haberini alıyor, o güne kadar bekliyor, çıktığı gibi okuyor, böylece onu dinlemiş oluyor ve ardından kendisini uğurluyoruz; bir sonraki eserine kadar. O da iki eseri arasındaki süreçte ortadan kayboluyor, hiç görünmüyor, haber vermiyor; sonra bir anda yeni eseriyle karşımıza çıkıyor. Eseri bırakıp bir kez daha ortadan kayboluyor. Aralıklarla bu döngü tekrarlanıyor. Ancak her seferinde ne yapıyorsa daha iyi yapıyor olarak geri dönüyor. Bir dahaki görüşmemize kadar, bilgeliğini ve üslubunu daha ne kadar sadeleştirebilir, sanki onun peşine düşüyor. İlk bakışta oldukça rahat yazıldığı düşünülebilecek, derinliğinin ise ancak sonradan anlaşılabileceği bir tarz bu. Barış Bıçakçı'nın her eserinde bir adım daha ileri taşıdığı bu yeteneği, -şimdilik- son romanında da bizi karşılıyor; bu sefer yanında birtakım sürprizleri de var. 

İyi bir roman insanı önce evcil bir kediye, sonra da ontolojik bir meseleye dönüştürüyormuş, bunu sizden öğrendim.

Evcil bir kedi gibi kuruluyorsunuz kitabın başına. Ama hayır, birkaç sayfa içinde yazarın size hazırladığı sürprizle karşılaşıyorsunuz. Halis Bey ile tanışan Ayşe, onun notlarından yola çıkarak hazırlamak istediği ansiklopedi çalışmasına yardımcı olma teklifini kabul ediyor. Ardından ansiklopediden bir madde okuyorsunuz. İzleyen bölümde ise Halis Bey, sizin de biraz önce okuduğunuz maddeye ilişkin düşüncelerini Ayşe'ye anlatıyor. Aslında hepsi, elbette Barış Bıçakçı tarafından yazılıyor; ancak kendisini bir adım daha geriye çekerek araya ödüllü bir öykücü olan Ayşe'yi yerleştiriyor. Bu adımla okurla arasına bir set koyduğu anlamına gelmiyor ama. Sanki Ayşe aracılığıyla okurla daha iyi iletişim kuruyor. Hatta ansiklopedi maddelerinin Halis Bey'in notlarından yola çıkılarak yazıldığı düşünüldüğünde sanki bu iki karakterin yardımıyla okura çok daha rahat ulaşıyor. Söylemek istediklerini bu iki karakterden süzerek karşımıza çıkarıyor. Bir ortak çalışmanın eseri olan ansiklopedinin neye hizmet ettiğini de böylece ortaya koyuyor.

Oysa Ayşe maddeleri yazdıkça aslında Halis Bey'in ansiklopedisiyle, insanları yargılamadan anlamak mümkün mü, sorusuna cevap aradığına inanmaya başlamıştı.

Çok zor elbette. Nitekim Ayşe de Halis Bey'i anlamak da zorlanıyor. Üstelik gerçekten her şeyi anlamak zorunda olduğumuzdan da emin olamıyor. Ona göre anlamanın bir adım ötesi affetmek, ancak Ayşe bazı şeyleri affetmek istemiyor. Geçmişini, ailesini ve hayatını daha iyi bildiğimiz Ayşe'nin neden böyle düşündüğünü anlayabiliyoruz. Bu nedenle ister istemez Halis Bey'e dönüyoruz. Onun neden anlamak istediğini sorguluyoruz. Hakkında daha az bilgiye sahip olduğumuz Halis Bey'in neden bu ansiklopedi fikrine takıntılı bir şekilde bağlandığını merak ediyoruz, Ayşe de merak ediyor. Onun kendince cevapları var.

Halis Bey'in ansiklopedisi bir avuntular ansiklopedisiydi.  

Ülkenin yakın geçmişindeki olaylara gönderme yapılan yerlerde yalnızca birkaç sayfada şahit olduğumuz haksızlıklara yer veriliyor. Ancak Halis Bey, gerçekten buradan mı yola çıkmış? Ayşe'nin yorumu dışında, bunu söyleyemiyoruz. Ayşe dahi kendi yorumundan emin olamıyor. Ansiklopedinin maddelerine baktığımızda da karar veremiyoruz. Çünkü gündelik hayatın detaylarına ilişkin, üstelik henüz tamamlanmamış bir metin okuyoruz. Halis Bey'in notlarının Ayşe'nin gözünden satırlara dökülmüş hali, Halis Bey'in öğrendiklerini gösteriyor bize. "Anlam"ı, "Mübalağa"yı, "İyilik"i, "Şiir"i, "Roman"ı ve nicelerini farklı bir açıdan Halis Bey ile birlikte öğreniyoruz, ilk defa.

Sakin sakin ilerliyor ve bitmesi gerektiği anda bitiyor kitap. Biraz daha kısa olsa yarım kalmış hissettirebilir, biraz daha uzun olsa boğabilirdi. Ama ne yarım kalmış hissettiriyor, ne de sıkıyor. Sağlam adımlarla yolculuğunu tamamlayıp veda ediyor. Arkasında ansiklopedinin diğer maddelerine duyulan merak ve Barış Bıçakçı'yı anadilimizde okumanın getirdiği büyük bir şükran bırakıyor. 

Dünyayı yeniden mümkün ve okunaklı kılan bir sözcüktür. Anadilinizde duyduğunuz bir sözcük.

 

Teselli Puanı: .../5  

21 Ekim 2024 Pazartesi

Kontrol Kalemi: Machado de Assis - Mezarımdan Yazıyorum



Yayıncı:
 Jaguar Kitap

Çeviren: Ertuğ Altınay

Editör: Ferhat Özgür

Sayfa Sayısı: 270

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Mezarımdan Yazıyorum" isimli romanda arıyoruz.

Geçenlerde Cem Akaş'ın Susan Sontag'la yaptığı eski bir söyleşiyi okurken Sontag'ın kitaplar hakkındaki düşüncelerine gelince duraksadım (Söyleşi için tık tık). Amerikan romanı üzerine sohbet ederken kitapların harika olması gerektiğini düşündüğünü söylüyor. Ardından o can alıcı cümleyi kuruyor: 

İki kez okumaya değmeyen bir kitap, bir kez okumaya da değmez.

Lafı uzatmaya gerek yok, "Mezarımdan Yazıyorum" defalarca okunmaya değecek bir kitap!

Ölü kahramanımız Brás Cubas, okura yattığı yerden sesleniyor. Yapmak istediği, hayat hikayesini anlatmak; ancak çok farklı, okuru heyecanlandıran bir hayat hikayesi yok. Görece iyi durumda bir ailenin el üstünde tutulmuş, şımartılmış oğlu olarak biraz kibir, biraz ihtiras, bolca hata barındıran, belki de benzerine daha önce defalarca okuduğunuz bir hayat hikayesiyle karşı karşıyayız. Zaten Cubas'ı harika bir karakter yapan da hayat hikayesi değil; kendisini ve hikayesini anlatışındaki orijinalliği. Okura doğrudan seslenmesi, okuru aşağılaması, okurun dikkatini vermeyeceğini düşündüğü bölümleri inat ederek kitaptan çıkarmaması ve hatta çok güzel olduğunu düşündüğü bir paragrafı, ne kadar da iyi yazdığını söyleyerek kendisini överek bitirmesi, gelecekteki eleştirmenlerinin kulağını çekmesi ve daha niceleri. 

Hayır, zamanımızın bir karakteri değil Cubas. Machado de Assis de çağdaş bir yazar değil; bütün bunları 1881'de düşünmüş. Klişe bir hayata sahip klasik bir karakteri alarak okuduktan uzun zaman sonra dahi hatırlanacak bir baş karaktere dönüştürmeyi başarmış. Çünkü pek de sevilesi olmayan Cubas'ı, bütün o sinir bozuculuğuna rağmen katlanılabilir, hatta katlanmayı da geçerek sempati duyulabilir bir hale dönüştürebilmiş. Aslında en temel başarısı, esasında uzun bir monolog olabilecek anlatısında Cubas'a, onu tekdüze bir karakterden çıkaran insani özellikler ekleyebilmesi.  Cubas, kendi kaleminden okuduğumuz hikayesini anlatırken onu izlediğimizden emin olmak istercesine bize dönerek doğrudan bizi muhatap alır ve geriye dönerek birkaç bölüm önce anlattığı bir şeye göz atmamızı isterken bütün o kibrine, umursamazlığına rağmen yine de hikayesini anlatmak istediğini anlarız. Okuru umursamaz, beğenmez görünen hallerine, kendi zevkine göre yazdığını ısrarla göstermesine karşın, en nihayetinde yine bizi muhatap alıyor. Davranışlarını açıklamak, kayda değer bir hayat yaşadığını, özel biri olduğunu göstermek istiyor. Kayda değer bir hayatı veya özel bir insan olup olmadığı tartışılır, ancak bütün bu yaptıklarıyla unutulması zor bir karakter olduğunu gösteriyor.

İnsanın düzenli aralıklarla (yılda iki üç kere) Güney Amerika'dan gelen eserlere şans vermesi gerektiğini düşünüyorum. Her seferinde yenilikçi, her seferinde ilginç eserlerle karşılaşmak olası. Nice cevherler, Cubas gibi unutulmayacak karakterler taşıyorlar.

Teselli Puanı: 5/5 

9 Eylül 2024 Pazartesi

Kontrol Kalemi: John Brunner - Şok Dalgası Süvarisi



Yayıncı: Metis Yayınları

Yayın Yönetmeni: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Çeviren: İrma Dolanoğlu Çimen
Baskı Yeri/Tarihi: İstanbul/1999
Sayfa Sayısı: 274

Okunacak kitap fazla, okumak için gereken zamanımız ise az. Üstelik, zamanımız gittikçe azalırken okunmayı bekleyen kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Elimizde sihirli bir değnek olmadığı için kalan sınırlı vaktimizi iyi eserlerin peşinden koşarak, kötü eserlerden ise kaçarak geçiriyoruz. Koşunun yorgunluğunu atmak ve kötü eserler karşısında ihtiyacımız olan teselliyi bulabilmek içinse elimden gelen, teselli için önerilebilecek iyi eserlerin peşine düşmek. İşte bu yüzden bugün teselliyi, "Şok Dalgası Süvarisi" isimli romanda arıyoruz.

Kırk dokuz yıl önce, henüz internetin hayatımızı ele geçirmediği; cep telefonları, görüntülü aramalar, solucan virüslerinin henüz ortalıkta olmadığı 1975'te, biraz önce tanıştığınız Shockwave Rider yayınlanır. Üstelik bugünden geriye doğru bakınca, John Brunner'ın geleceğe yönelik tahminlerinin isabet oranı karşısında şaşırırsınız. Ancak sıkı durun! Tahminler yalnızca teknolojik araçlara yönelik değildir; günümüz insanının, gelişen teknoloji karşısındaki psikolojik durumunu da kırk dokuz yıl önceden tahmin eder. Bununla da yetinmez. Gidilen yolun kötü bir istikamete varacağı öngörüsüyle uyarılarda bulunur. Yine yetinmez. Her şeye rağmen bir ütopyanın mümkün olduğu umuduyla bitirir.

Gelecekte her şeye egemen olan Ağ, kendi düzenini inşa etmiş. Her şey ve herkes takip edilirken yalnızca belirli bir azınlık bu kontrolden kendilerini muaf tutabiliyor; Ağ'a sahip olan iktidar ve Ağ'ın içinde özgürce dolaşabilenler. İkinci gruba dahil olanlardan kahramanımız Nick Haflinger, Tarnover isimli özel bir araştırma okulundan kaçarak artık her şeye hakim olan internet (kitapta "Ağ" olarak geçiyor) üzerinden kendisine yarattığı sahte kimliklerle kaçak hayatı yaşamaktadır. Bir yandan "Delfi" bahislerinden ve becerilerinden kazandıklarıyla yaşarken belirli aralıklarla kimliğini ve mekanını değiştirerek Tarnover'dan kendisi için geleceklerden kaçmaya devam ediyor. Ancak bir gün yakalanıyor ve kitabın büyük bir kısmı Haflinger'ın sorgusunu takip ediyor.

"Şimdiye kadar sahip olmadığımız kadar seçme şansına, daha çok hareketliliğe, daha çok bilgiye, amacımıza ulaşmak için daha çok fırsata sahip olduğumuz bir çağda insanlar benzer olmayı nasıl tercih edebilir? Tuşlanmalı hayat tarzı midemi bulandırıyor."

Kitabın üçte ikilik kısmı her ne kadar Nick'in hikayesini anlatıyor olsa da okuru zorlayacak, hatta yer yer kitabın içine girilmesini dahi zorlaştıracak kadar karışık ilerliyor. Bunun iki sebebi var. İlk ve temel sebep, içinde bulunduğumuz dünyanın yalnızca geniş tasvirlerle tanıtılmış olması. Birtakım önemli olaylar yaşandığını, çok büyük bir depremin ABD'yi vurduğunu, Ağ'ın kullanılmasının bu depremle ilgili olduğunu ve gelinen noktada Ağ'ın her şeye egemen olduğunu okuyoruz. Ancak bütün bunlara ilişkin, okuduklarımızı bir zemine yerleştirecek kadar bilgi edinemiyoruz. Hakkında en fazla bilgi sahibi olduğumuz "Uçurum" denen bölge, ancak onu da çok kısa bir aralıkta görüyoruz. Bu nedenle dünya inşası noktasında kitabın yaşadığı sıkıntılar, kitabın ilgi çekici konusuna rağmen okuru kitabın içine girmekte zorluyor. Ben ancak ikinci bölümün sonundaki olaylarla tam olarak kitabın içine girebildim.

Bu durumun diğer bir sebebi, esasında yazarın kitabın dünyasını betimlemek istemeyişi. Nick'in sorgusu boyunca Freeman'la girdiği tartışma, kitabın esas yazılma nedeniymiş gibi görünüyor. Teknolojinin ve insanlığın gidişatı hakkında iki karşıt uçta olan bu iki karakter sayfalar boyunca tartışıyorlar. Nick'in yakalanmadan önceki hayatının anlatıldığı bölümler arasında bu iki karakterin, okuru ikna etmek için yürüttüğü tartışmayı izliyoruz. Bu nedenle de dünya inşası yahut Ağ'ın teknik izahı gibi kısımlara girilmiyor. Nick'in kitap boyunca bahsetttiği bir kodun ne olduğunu, ne işe yaradığını dahi öğrenmiyoruz. Ancak bu, çok da önemli olmuyor. Çünkü kitap, bir tezi konu ediniyor ve bizi bu teze ikna etmeye çalışıyor.

"Daha hızlı gitmenin yolu yavaşlamaktır."

Artık teknolojik yeniliklerin hızına yetişemiyoruz. Her hafta e-posta kutuma düşen bir teknoloji bülteni var. Bir ay önce yapılmış ve şu an yapılmakta olan öyle inanılmaz şeyler var ki bunun sonunun nereye varacağını düşünmeden edemiyorum. İşte Brunner'ın çıkış noktası da bu. Şok Dalgası Süvarisi'nde Ağ'ın her şeyi yönetecek noktaya gelişi, diğer benzer kurgulardan farklı olarak- insanların psikolojilerine olan etkisi üzerinden tartışılıyor. Hakkımızda her şeyi bilen, vermemiz gereken kararlara müdahale edebilen, işlerimizi seçebilen bir gücün karşısında insanların varlıklarını nasıl devam ettirebileceği sorusunu soruyor. Her gün biraz daha fazla yalnızlaştığımız, tek başına kaldığımız ve elimizin altındaki internet (Ağ) ile her şeyi yapabildiğimiz için bu durumu çok da önemsemediğimiz, giderek bu hıza alıştığımızı düşündüğümüz hayatımızın gerçek yüzünü ortaya koyuyor. Biraz önce Ağ'ın her şeyi yönetecek noktaya geldiğini belirtmiştim. Ağ, her şeyi yönetiyorsa esasında her şeyi yönetenler, Ağ'ı yönetenler olmuyor mu? Bütün sistem, Ağ'ı kontrol edenin manipülasyonuna açık hale gelmiyor mu? Kendisi hakkında belki kendisinin de bilmediklerini bilen bir Ağ karşısında, birey iyice çaresiz bir konuma düşmüyor mu?

"Yönetmesi en kolay nüfus zayıf, fakir, batıl inançlı, yarının ne getireceğinden korkan ve sokaktaki adama, üstleri yanından geçme teveccühünü gösterirken kaldırıma çıkması gerektiği devamlı hatırlatılan nüfustur."

Benzer hayatları yaşayan, yalnız insanlar. Hayatları hakkında kararlar alınıyor. Bu kararların bir kısmını ruhları bile duymuyor. Ağ'ın dışında kalma korkusuyla hayatlarını geçirmeye devam ediyorlar. İşte Nick Haflinger da bu gerçeğin farkına vardıktan sonra sistemin kaçağı olmak yerine bu sistemin tekerine sokulmuş bir çomak olmaya karar veriyor. Bu kararıyla kitabın sonuna hızlıca varıyoruz. Nick'in büyük planını, bu planını uygulayışını ve tepkileri görüyoruz. Vurucu bir sonla bitmiyor kitap; bir olasılıkla, bir umutla bitiyor. Belki bir ütopyanın inşasından önceki dönemi okuduk, belki de bir sonraki kitapta kaotik bir Amerika tasviri  bekliyor bizi. Önemli değil, insanların gerçek karar aldığı bir seçenek olacak. Kitabı bitirirken en azından bunun umudunu taşıyoruz.


Teselli Puanı: 5/5

Bir Başka Yılın Dökümü

Merhaba. Daha önceki senelerde, bir sene boyunca okuduğum kitapları kaydetmeye karar vermiştim. Böylece her sene 7 Ağustos'ta bir liste ...