4 Kasım 2026 Çarşamba

Bir Makalenin Hikayesi

 “Bir akademik çalışmanın ilk kıvılcımı nasıl parlamıştır?”

“Ufak bir fikir, büyüyerek şu an okuduğum metne nasıl dönüşmüştür?”

Bir akademik çalışmayı bitirdikten sonra çoğu zaman şu soruları merak ederim: Bu metin ilk olarak nasıl bir fikirle başladı? Yazarın zihnindeki ilk hali nasıldı? Yazım süreci boyunca ne tür değişiklikler geçirdi? Yayınlanma sürecinde başına neler geldi? Eğer şanslıysam ve yazar bir tanıdığımsa bu sürecin en azından bir kısmına tanıklık etmişimdir. Fikrin ortaya çıkışı, “yazmaya değer” olduğuna karar verilen o an, yazma sürecindeki bocalamalar, ilk taslağın oluşumu ve sonrasında gelen düzeltmeler… Bunların bazılarını ucundan kıyısından bilirim. Ancak çoğu zaman elimizde yalnızca tamamlanmış metinler olur. Karşımızdaki metin yazar tarafından, belki yazarın arkadaşları tarafından, belki bölümdeki hocası tarafından, yayınlatmak üzere gönderdiği derginin editörü tarafından, o derginin yazım editörü tarafından, en az iki hakem tarafından incelenerek “yayınlanmaya uygun bulunan” metindir. Tamamlanmış bir akademik çalışma bize pek çok şey anlatır; fakat kendi hikayesini anlatmaz.

İşte bu yazı, o hikayeyi anlatıyor.

9 Mart’ta Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi’nin 34. cildinin 1. sayısında sevgili dostum Hasan Basri ile yazdığımız “Hukuk ve Edebiyat Bağlamında Türk Edebiyatından Hukuki Romanlar Listesi” başlıklı makalemiz yayınlandı. 7 Ocak’ta gönderdiğimiz makale, hakem değerlendirmesini tamamladıktan sonra, oldukça kısa sayılabilecek bir sürede yayınlandı. Buraya kadar verdiğim bilgilere sizler de rahatlıkla erişebilirsiniz. Makale hakkında rahatlıkla erişemeyeceğiniz bilgiler için ise doğru yerdesiniz. Mesela aklımdaki fikir için Hasan Basri’ye ilk defa 20.10.2025 tarihinde e-posta gönderdim. Bu e-postada, aklımda hukuk ve edebiyat ile alakalı bir fikrimin olduğunu söyledim ve “özür dileyerek” telefon numarasını rica ettim. Neden özür diledim? Çünkü Hasan Basri ile lisans dönemine dayanan bir geçmişimiz var.

Yıl 2014. Hukuk fakültesinde üçüncü yılımdayım. Bir önceki sene aldığım “Hukuk ve Edebiyat” dersinin ardından o sene dönem boyunca “Hukuk Felsefesi” dersi kapsamında oluşturulan üç çalışma grubundan birinde, toplam yirmi öğrenci, “yoksulluk” kavramını Latife Tekin’in eserleri üzerinden anlamaya, değerlendirmeye çalışıyoruz. Edebiyatı seviyorum, hukuku -edebiyattan biraz daha az olsa da- seviyorum, hukuka edebi eserler aracılığıyla bakmaktan keyif alıyorum. İlk defa okuduğum Latife Tekin, her eserinde beni bir kez daha vuruyor, çalışmaları zevkle takip ediyorum. İlk dönem biterken ikinci dönem bir sempozyum yapmaya ve bu sempozyuma Latife Tekin’i de davet etmeye karar veriyoruz. Latife Tekin’le iletişime geçme görevini ben üstleniyorum (Başka bir hikayenin konusu).

2015 Nisan’ının ilk iki gününde “hukuk festivalini” yapıyoruz. Geniş kapsamlı bir etkinlik planlamıştık. Oturumlardan atölyelere, sergilerden kısa film gösterimlerine kadar çok farklı insanın ilgisini çekeceğini düşündüğümüz etkinliklerimiz vardı. Latife Tekin de gelmişti. Orada olması başlı başına bir olayken yukarıdaki makale için son derece önemli olan bir kişi de gelmişti: Makalenin ortak yazarı Hasan Basri. O da hukuk okuyordu, o da edebiyatı seviyordu, o da Latife Tekin’e hayrandı. Ankara’da Latife Tekin’in de katılacağı bir etkinlik olduğunu görünce İstanbul’dan atlayıp Ankara’ya gelmişti. Onu iyi ağırlamaya çalıştık.

Yine 2015’teyiz. Koç Üniversitesi’nde on beş günlük Hukuk Felsefesi Yaz Okulu düzenleniyor ve bu sefer biz, Ankara’dan kalkıp İstanbul’a gidiyoruz. Hasan Basri orada. On beş gün boyunca gerek derslerde gerek ders dışı zamanlarda vakit geçiriyoruz. Bizi çok iyi ağırlıyor. O yaz, hatırlanmaya değer bir yaz oluyor.

Araya yıllar giriyor. Hasan Basri’yle yıllar boyunca görüşmüyoruz. Mezun oluyoruz, lisans üstü eğitime başlıyoruz, olmak istediğimiz akademiye giriyoruz, akademik çalışmalar yayınlıyoruz. Hayat önümüze bambaşka yollar açıyor. Bütün bunlar olurken birbirimizden kopuyoruz. Bu yüzden o dönemde neler yaptığını, yayınladığı çalışmalar dışında, pek bilmiyorum. Çalışmalarını da bir süre kullandığım Twitter sayesinde görüyorum. Ancak bu, pek sağlıklı bir yol sayılmaz.

Peki ben ne yapıyorum? En nihayetinde geçtiğimiz haziran ayında doktora tezimi savunuyor ve yayınlamam gereken çalışmaları yayınlıyorum. Zihnimin bir köşesinde, ta lisans yıllarından beri bekleyen bir fikir o esnada beni dürtüyor. Doktora tezini yazdığım dönemde de ara ara kendini hatırlatan bu fikrin geçmişi, Wigmore’un “A List of One Hundred Legal Novels” isimli makalesiyle karşılaşmama kadar gidiyor. Edebiyat, hukuk ve liste yapmak gibi sevdiğim üç şeyi birleştiren bu makaleyi okuduktan sonra ilk kıvılcım atılıyor: “Bir hukuk romanları listesi fikri, harika. Güncel bir listede hangi kitaplar olurdu acaba?”

Evet, fikrin ilk hali bu: Wigmore’un listesini güncelleştirmek. Wigmore’un ölçütlerini kullanarak Wigmore’un okumadığı, haberinin dahi olmadığı eserlerle listeyi zenginleştirmeyi planlıyorum. Hatta makalenin ana hatlarını, başlıklarını, yer vereceğim eserlerin bir kısmını da belirliyorum. Kendi kendime listeler yapmaya başlıyorum. Ancak fikri rafa kaldırmam gerekiyor. Çünkü bitirmem gereken bir doktora tezim var. Elimden geldiğince doktora tezime odaklanıyorum.

Molalarımda roman okumaya devam ediyorum, hukukla ilgili olduğunu düşündüğüm romanları not ediyorum, listeler oluşturuyorum. Bugünden geriye bakınca beni harekete geçirenin o ilk fikir olduğunu görüyorum. Yapmak istediğim bir akademik çalışma var, ilk fırsatta yapacağımı biliyorum. Doktora tezimi savunup elimdeki akademik çalışmaları da yayınladıktan sonra tekrar o ilk fikre dönüyorum. Ancak bu sefer o kadar da iyi bir fikirmiş gibi hissettirmiyor. Listeyi zaman zaman ele alan çalışmalar var. Bu yönüyle özgün bir çalışma olmayacağını düşünüyorum. Yalan yok, bu düşünce beni biraz umutsuzluğa düşürüyor. Wigmore’u tanıtmak, makalesini insanlara göstermek istiyorum. Ancak bunu özgün bir yolla yapmak istiyorum. Beni kurtaran, yine edebiyat oluyor. Sönmek üzere olan kıvılcıma can katan Türk edebiyatı oluyor. Hukuk ve Edebiyat dersi okuma listelerine girebilecek yeni eserler ararken Türk edebiyatına bakmam gerektiğini düşünüyorum ve çok detaylı olmayan bir araştırmayla listeye eklenebilecek birkaç roman buluyorum. Ardından bir soru beliriyor: Bunu daha sistematik bir şekilde nasıl yapabilirim? Cevabı belli olan bir soru bu: Wigmore’un ölçütlerini kullanarak.

Wigmore’un ölçütleri mi? Bir dakika. Bu, Wigmore’un makalesini okuduğum andan beri düşündüğüm bir şey. Ancak bu zamana kadar makaleye hep güncellenmesi gereken bir liste olarak, yani hatalı şekilde baktığım için onun bir araç olabileceğini gözden kaçırmışım. Wigmore listesini, makalede de ele aldığımız ölçütleri kullanarak hazırlıyor, böylece kendinden sonraki araştırmacılara bir değerlendirme aracı sunmuş oluyor. Weisberg ve sonraki çalışmalar da öncelikle Wigmore’un ölçütlerini değerlendirerek kendi ölçütlerini ve listelerini oluşturuyor. Benim de yapmam gerekenin tam olarak bu olduğunu anlıyorum.

Anlıyorum, ama nasıl yapacağım? Türk edebiyatı gibi geniş bir külliyatı tek başıma incelememin samanlıkta iğne aramaktan zor olacağını, araştırmamın ilk on beş dakikasının sonunda anlıyorum. Külliyat çok geniş, ben layıkıyla inceleyecek yetkinlikte değilim. O yüzden önce külliyatı biraz daraltmak gerektiğini düşünüyorum. Ancak işin içinden çıkamıyorum. 1950 sonrası desem, olmuyor. 1980 sonrası desem olmuyor, 2000’ler sonrası desem olmuyor. Bütün hepsi hem keyfilik barındırıyor hem de beni hala tek bir kişinin üstesinden gelebilecek bir çalışma olduğuna ikna edemiyor.

Asıl umutsuzluğa burada kapılıyorum. Aklımdaki fikrin boyumu aştığını, tek başına altından kalkamayacağımı düşünüyorum. Tadım iyiden iyiye kaçıyor. Sürekli alternatif yollar, çalışmayı mümkün kılacak adımlar düşünüyorum. Aradığım yolu, bambaşka bir etkinlikte buluyorum.

Bir doktora sunumunda konuşmacı, sunumunun sonunda konuyla ilgilenen kişilerle çalışmayı çok isteyeceğini, yakın zamanda buna yönelik bir proje gerçekleştirmek istediğini, ilgilenenlerden e-posta beklediğini söylüyor. Ekran karşısında, “işte bu” diyorum. Benim de yapmam gereken bu. Başlamam gereken nokta, bu kapsamlı çalışmayı beraber yapabileceğim ekip arkadaşları bulmak.

Kaderin bir cilvesi, birkaç gün sonra yeni çıkan çalışmalara bakarken Hasan Basri’nin editörü olduğu kitabı görüyorum. İşte, ikinci “işte bu” anı. 20.10.2025 tarihinde Hasan Basri’ye e-posta gönderiyorum. Bu e-postada, aklımda hukuk ve edebiyat ile alakalı bir fikrimin olduğunu söylüyorum ve “özür dileyerek” telefon numarasını rica ediyorum. Hasan Basri’yle telefonla konuşarak online bir toplantı için sözleşiyoruz. İlk toplantıdan itibaren Hasan Basri projeyi sahipleniyor. Çekinceleri var, bu işi yapabileceğimizden emin değil. Benim de çekincelerim var. Bunları açık açık konuşuyoruz. Hatta bir noktada, bütün bu çekincelerimize makalede yer vermemiz gerektiğine karar veriyoruz. Amacımız bir çağrıda bulunmaksa çağrıda bulunup ortak bir çalışmaya davet edeceğimiz insanlara açık olmak iyidir. Aklımızdaki çekinceleri de yazma konusunda anlaşarak bir iş takvimi oluşturuyoruz. Yalnızca online olarak görüşebilmemize rağmen iş bölümümüze ve takvimimize rahatlıkla uyuyoruz. Hatta öngördüğümüz zamandan daha önce makaleyi tamamlıyoruz.

Her akademik makalenin arkasında farklı bir hikaye vardır. Kimi zaman küçük bir okuma deneyimi, kimi zaman zihni kurcalayan küçük bir soru, kimi zaman ise geçmişten gelen bir merak. Bizim makalemizin hikayesi yıllar önce başladı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bir Makalenin Hikayesi

  “Bir akademik çalışmanın ilk kıvılcımı nasıl parlamıştır?” “Ufak bir fikir, büyüyerek şu an okuduğum metne nasıl dönüşmüştür?” Bir akademi...